Salı , 23 Mayıs 2017

BARIŞ İÇİN ya da VİCDANA ÇAĞRI… – Çetin Veysal

Ortak eylemleri ve ortak yaşam tarzları olmayanların, ortak düşünceleri de yoktur.

 

 

 

 

 

Bugünlerde egemen olan iktidar odaklarının darbe ya da FETÖ ile mücadele adı altında gerçekleştirdikleri, ancak temel haklar ve özgürlükleri gasp ya da ihlal eden politik adaletsizliklerin yöneldiği düzlemin bir parçası da, “Barış İçin Akademisyenler” grubu olmuştur. Yalnızca toplumsal barış ve demokrasi amacında olan bir grup akademisyenin imzaladığı “barış bildirisi” “ne oldu da bu kadar tepkiye neden oldu”, sorusunun yanıtı açıktır: “Barış İçin Akademisyenler”in toplumsal barış için çağrısı denilebilecek bildirileri, Türkiye’nin Kürd illerinde ötekileştirilerek şiddet nesnesi haline getirilen insanlara yapılan haksız saldırı ve baskıların insanlık suçu olduğunu duyurmak, sessiz yığınların içinden, onlar adına değil, kendileri adına haksızlığa karşı bağırmak ve gücü elinde bulunduranların terör düşkünlüğünü açığa çıkarmak görevini ulusal ve uluslar arası ölçekte yerine getirdi.

“Barış İçin Akademisyenler”, bugünlerde ülkeyi ve toplumu şiddet ve baskıyla yönetenlere, “yaptığınız kötülükler ve işleyeceğiniz suçların ortağı olmayacak ama aynı zamanda bu zalimlik ve kötülükleri de sesimiz yettiğince Dünyaya duyuracağız, barış talebi uğruna direneceğiz” dediler. Bu tepki, iktidarı elinde bulunduranların yasadışı olan ve meşru olmayan keyfiyetine karşı çıkıştı. Ayrımcılık, düşmanlık, çatışma ve savaş üzerinden siyaset yapanlara “hayır” demekti.

İktidarın hukuk tanımaz kararları, kamu ve özel kurumlar üzerinde kullandığı gücüyle, onlarca yıl alın teri dökerek elde ettikleri mesleklerinden edilerek yalnızlaştırılmaya itilen, neredeyse yaşam hakları elinden alınmak üzere sokağa atılan, tehdit, şantaj, hukuksuzluk, baskı, öfke, nefret ve terör düşkünü şiddetin faşizan saldırılarına maruz kalan “Barış İçin Akademisyenler”, yukarıda değinilenler dışında, kısaca aşağıdaki düşüncelere vurgu yapmışlardır denebilir.

Barış adına küçük bir azınlık da olsa, aydınlar, bugün toplumda gerçekleşen zorbaca olayları, yasa tanımaz sözlü talimatları, iktidara karşı çıkan herkesi suçlayıp, cezalandırıcı yargılamalarla sindiren, hukuk dışı (sözde yasallıkla) faaliyetlerini sürdüren yasama, yargı ve yürütmenin icraatlarını protesto etmektedir. İnsanlar, yalnızca muhalif olduğu için işten atılmanın, keyfi ve sorgusuz tutuklamaların, cezaevine kapatılmanın gerçekleştiği baskıcı ve terör düşkünü politik iktidarın yönetiminin bir emir eri olmak istememektedirler.

Barış isteyenler, ne ülkemiz sınırları içerisinde ne de sınırlarımız dışında çatışma istememektedir. Çatışma ve terör olmasın, sorunlar kalemle çözülsün diyenler işlerinden edilir, mahkemelerde süründürülür ve hapse atılırken, dillerinden ölüm, korku, terör ve şiddetin düşmanlaştırıcılığını düşürmeyen çatışma ve kaos kışkırtıcıları hükümet tarafından ödüllendirilmektedir. Toplumun bütününe yayılmakta olan gerilimleri, düşmanlaşmaları ve karşıtlıkları besleyen politikaları eleştirenler “vatan haini” ilan edilerek, toplumsal barış bir kez daha yaralanmıştır.

İktidarın görmezden gelmezliği ve desteğiyle beslenen, suç, kötülük ve terör yapanların sözde yargı karşısında cezalandırılmaması, mali, adli ve siyasi suç şebekelerinin hükümet, yargı ve medya aracılığıyla körüklenmesi, iktidar yanlı yargının umursamaz tavrıyla güçlenen güruhların bu ülkeyi karışıklığa sürüklemesi, ölüm seviciliğin, zalimliğin başka türden bir görünüşüdür.

Elinde ve dilinde dindarlık, milliyetçilik eksik olmayan ama toplumun çıkarları adına kendisi zenginleşen, milleti ve ümmeti yerine kendi bencil çıkarlarını kollayan, gücü kendinde toplamaya çabalayan, hırsız, yolsuz, açgözlü ve zalimlerin sözlerindeki sahteliği anlamayan toplum kesimlerinin suçlulara alkış tutması kabul edilemez görünmektedir. Toplumun, iktidarda bulunanlara karşı, “madem adaletlisiniz, niçin zenginsiniz”, diye düşünmesi ve sorması beklenmektedir.

Gözlerinin önünde gerçekleşen adaletsizlikler karşısında suspus olan ama kendini adaletli, dindar, demokrat ya da milliyetçi gören muhaliflerin, vatanı için “lafta” her gün ölenlerin! akıl almaz vurdumduymazlığı, vicdanlara acıtıcı gelmektedir. İnsanların, kendilerinden başkaları adaletsizliklere maruz kalırken sessiz kalmalarına, ama söz konusu haksızlık kendilerine yapıldığında bas bas bağırmaları ise hayret verecek derecede şaşırtıcıdır.

Ülkenin bir ili, toplumun bir bölümü şiddet, baskı, iktidarın hukuk tanımaz yasallıklarıyla! inletilirken, sanki bu kötülükler kendilerine hiç uğrayamazmış gibi bekleyen ve saklanan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek her şeye kulağını ve gözünü kapatan, kendi öz toplumunun yurttaşının karşılaştığı hakaret ve işkencenin sanki başka bir evrende oluyormuş ve hiçbir şey yapma olanağı yokmuş gibi, yüreğini başkalarının acılarına kapayanın, kendi çocukları için hakikaten duygulandığına ve kendi geleceklerinin güvencede olduğuna inanmaları akıl almaz bir düşünce ve durumdur.

Kendisi de yoksul, yoksun, emeğiyle geçinen ve çalışan olduğu halde, egemenin, zenginin ve güçlünün yanında olanların, intihar edercesine, kendi varlıklarını ortadan kaldıracak tepkileri de anlaşılmaz görünmektedir. Toplumun üyelerinin bazılarının neden aşırı zengin ve toplumun çok büyük bölümünün neden açlık ve geçim sıkıntısı içerisinde olduklarını, neden yoksul çocuklarının savaş ve çatışmalarda ölmeye yazgılı olduklarını sorgulayamayanların, vicdani durumlarına tepki gösterilmektedir.

xxx

Yönetenler, milletten, vatan için ölüm, şehitlik, savaş ve kan istiyorlar. Bugün burada kendilerine biat edenlere şehitlik ve cennette mutluluk vaat ediyorlar. Şimdi ve burada günlük hayatını sürdüren insanlara, ölüm, acı, feryat, gözyaşı, yıkım, yokluk ve felaket getiriyorlar. Toplum bu isteklere ve vaatlere inanarak ya da inanmayarak sessiz kalarak boyun eğerken, ne gariptir ki, barış isteyenler, “bu ülkenin ortak zenginliklerini birlikte hepimiz üretiyorsak, üretimin zenginliklerini de adaletlice paylaşmalıyız, neden birkaç bin kişilik zengin tüm ortak zenginlikleri ele geçiriyor ve milyonlarca emeğiyle çalışan yoksun ve yoksul gelecek güvencesiz perişan yaşıyor”, diye figan ederken, halk, barış için adalet isteyenlere kulak kabartmıyor. Bu toplumun feci bir şekilde kandırıldığını ve vicdansızlaşmanın toplumda yaygınlaşmasının yıkıcılığını, duygu halinin zalimliğe vardığını düşünmeye başlıyor insan!

Batı toplumları, gelir düzeylerinin yüksekliği, refah ve mutlu yaşam ölçülerine insanlarının neredeyse çoğunun ulaştığıyla övünürler. Genellikle Müslüman toplumlarının yöneticilerinin övünmeleri de, bazı değerlerin büyüklüğüne adanmışlığa vurgu yapmaktadır: “Büyük vatan”, “değerli bayrak” ve “yüce din” adına “kutsal ölüm”, “yüce şehitlik” ve “ölümle gelecek cennet yaşamı”na. Bu durum adanmışlığın asıl anlamı olarak gösterilirken, günlük hayatta da, bir yandan insanın dünyevi hayatta değersizliğine, öte yandan da, bu dünyevi hayatı yönetenlerin, acımasızca yoksulları ve emekçileri sömürenlerin çıkarlarını koruyan ve güvenceleyenlerin politik söylemleri olduğu gerçeğini gizlemektedir. Şimdi ve burada yaşanması gereken günlük yaşamın değerleri, yüce denilen yanılsamalar yaratan simgelerle yer değiştirmekte, insanın ve hayatın asıl değerleri olan adaletin, eşitliğin, demokrasinin ve özgürlüğün yaşamdaki anlamının görülmesi engellenmektedir. Her şey geleceğe havale edilmektedir. Şimdi ve burada yaşayan insanın yaşamının gün içinde ulaşması gereken mutlulukları toplumun gözünden kaçırılmaktadır.

Başkalarına haksızlık yapıldığında, bu haksızlığa karşı duran, bu haksızlıktan hesap soran adaletli ve hakkaniyetlidir. Adalet, özgürlük, kardeşlik ve eşitliğin güvencesi; ancak kendine yapılan haksızlıkta ortaya çıkan soruna karşı çıkanlar ve cesaretle feveran eden, bağıranlar değil, kendinden başkalarına yapılan adaletsizliklere duyarlı olanların cesaretleridir, tutumlarıdır. Demokrasi ve adaletin olduğu denli, barış ve kardeşliğin, eşitlik ve farklılıklarla bir arada yaşamanın, toplumsallığın güvencesi, başkalarının uğradığı haksızlıklara sahip çıkabilme cesaretidir. Ancak böylesi bir cesaret demokratlık olarak adlandırılabilir. Bu tutum ya da cesaret, ancak toplumun tüm üyelerinin ya da en azından büyük çoğunluğunun demokrat olması ile toplumda etki yaratabilir. Toplumun paydaşı yurttaşların büyük bölümünün düşünce ve eylemi demokratça olduğunda, demokrasi gerçekten güvence altındadır.

Her türlü sindirme ve baskı politikalarına rağmen, içerisinde insanlık, hakikat ve iyi, güzel ve doğru bilinciyle, terör ve şiddet içeren totalitarizme boyun eğmeyenler, “doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar” gerçeğine, “yaşasın onuncu köy” demekte ısrar ettikçe, demokrasi ilerleyebilir. Böylelikle bilgi, erdem ve cesaretle, kötülüklere karşı direnenler, barışa ve demokrasiye bağlanmış olurlar.

Unutmamalıdır ki, savaşta ölü rolü yapmak, savaş kazandırmayacak bir roldür. Bugün faşizan yönetimin adaletsizlikleri karşısında, sıranın ne zaman kendine geleceği düşüncesinin içinde yarattığı korkuyla tir tir titremek yerine, içinde birazcık olsun kendine güven olan herkes bir araya gelmelidir. Sıranın kendisine gelmesini beklemek yerine, olan bitene HAYIR diyenlerle güçleri birleştirmek, ortak demokratik bir anayasanın yazılabilmesi için çaba harcamak ve bunun için cesaretle ortaya çıkıp kendini göstermek gerek.

Barış İçin Akademisyenler, bilinç ve vicdanlarında duydukları sorumluluklarını bir bildiriyle yerine getirmeye çalıştılar. Kazanmış oldukları bilinçlerini ve geliştirdikleri duyarlı vicdanlarını izlediler. Sorumluluk bilinciyle attıkları imzanın arkasında durarak, imzalarını geri çekmediler. Yazdıkları ve imzaladıkları bildirinin arkasında dururken, esasen topluma şöyle seslendiler: Şimdi olan bitene “HAYIR” demeye cesareti olmayanlar, yarın korkunun esiri olurlar. Kral çıplak demek için, korkuyu yenmek gerek.