Salı , 22 Ağustos 2017

İşçiler, sendikalar, kıdem tazminatı… / Fikret Başkaya

Kapitalizm 1910’lu yılların başında ‘yapısal krize’ girdi. Krizden ancak iki emperyalist savaş sonrasında çıkabildi. “Otuz yıl savaşlarının” ardından yeniden yükselme dönemine girdi. Aslında süreç: Kriz-savaş-yeniden yapılanma şeklinde tezahür etti. Bu arada kapitalizmin tarihinin en büyük krizlerinden biri, “Büyük Buhran” (1929-1932) da yaşandı. İkinci emperyalist savaşın ardından sistem, yaklaşık 30 yıl sürecek istikrarlı bir genişleme dönemine girdi. Bu durum bir kaç bakımdan bir farklılık demeye geliyordu. Zira, söz konusu 30 yıl kapitalizmin tarihinde en istikrarlı ve en yüksek büyüme dönemiydi. İkincisi, sanayi kapitalizminin tarih sahnesine çıktığı dönemden beri ilk defa sınıfsal güç dengeleri görece sömürülen sınıflar, ezilen halklar lehine dönmüştü. Faşizmin yenilgisi temelinde işçi sınıfları moral üstünlük kazanmışlardı, dolayısıyla pazarlık güçleri artmıştı. Sendikalar işçi sınıfının en geniş kesimlerini çatıları altına toplayarak, önemli bir güç haline gelmişlerdi. Sömürge halkları sömürgecilik statüsüne baş kaldırıyor, yaklaşık 500 yıl boyunca uzak tutuldukları sofraya dahil olmak, kendi kaderlerine sahip çıkmak istiyorlardı. Kolonyalist status quo’ya baş kardırıyorlardı.Üçüncüsü, Sovyetler Birliği savaştan prestijini ve gücünü artırarak çıkmıştı. İşte bu üç faktörün diyalektiği, emperyalizmi ‘uyumlanmaya’, tavizler vermeye zorlamıştı…

 

Savaş sonrasında verimlilik artışına paralel olarak reel ücretler yükseldi, sosyal hizmetler ve korumalar genişledi, aynı şekilde kamu hizmetleri alanı da genişledi. Çalışma koşulları iyileşti, iş güvenliği ciddiye alınır oldu. Toplu sözleşmeler kural haline geldi… Sermayeden alınan vergiler artırıldı. Fransız iktisatçıları bu döneme “şanlı otuz yıl” diyeceklerdi… Böyle bir durumun ortaya çıkması, kapitalizm dahilinde “işlerin yoluna gireceği”, umudunu ve beklentisini, daha doğrusu yanılsamasını da büyütmüştü…

 

Lâkin balayı uzun sürmeyecekti, zira kapitalizm kriz üretmeden yol alamazdı ve 1974-75 den itibaren sistem tekrar “yapısal krize” girdi.  Kriz yapısal mahiyetteydi, kapitalizme içkindi ama, sanki dışsal bir faktörün sonucuymuş gibi, işte “petrol krizi”, olarak sunuldu ve bu yalana inananların sayısı az değildi… Sermaye ‘neoliberalizm’ denileni dayatmak üzere saldırıya geçti. İşçi sınıflarını ve ezilen halkları bulundukları mevzilerin gerisine püskürtmeyi amaçlayan politikalar-uygulamalar-düzenlemeler dayatıldı. Artık geride kalan dönemin tüm kazanımları saldırının hedefindeydi. İşe, sermayeden alının vergiler düşürülerek başlandı, sermayenin (özelikle de finans sermayesinin) hareketini kısıtlayan tüm engeller ortadan kaldırıldı, sendikalara saldırıya geçildi, reel ücretler aşındırıldı,  emperyalist merkezlerdeki sanayi işletmeleri ‘ucuz işçi cenneti’ denilen Üçüncü Dünya Ülkelerine kaydırıldı ki, buna delokalizasyon dendi. Bunun bir versiyonu da parçalamaydı… Bir malın parçaları farklı ülkelerde üretiliyor, merkezde montaja tabi tutuluyordu, buna da segmantasyon dediler… Elbette kaydırmanın yegane amacı ucuz işgücünü kullanmak değildi, Üçüncü Dünya Ülkelerinde doğal kaynakların korunmasına dair bir mevzuat bile yoktu, çevre duyarlılığı henüz oluşmuş değildi. Doğa yağması sorun edilmiyordu… Bir de söz konusu ülkelerde sermayeden alınan vergiler çok düşüktü. İşte kaydırma gerekçeleri bunlardı ve kaydırmayla  tüm ülkelerin işçileri birbirlerinin “rakibi” haline getirilmişti. Zira bir ülkede işçiler örgütlenip ücreti yükseltme talebinde bulunduklarında, sermaye pılıyı-pırtıyı toplayıp başka ülkeye göç etme şantajı yapıyordu.

 

Neoliberal saldırının önemli bir ayağını da özelleştirmeler oluşturuyordu ve geride kalan dönemde özelleştirilmemiş, sermayeye peşkeş çekilmemiş hiç bir şey bırakılmadı. Bir zamanlar parasız sağlanan sağlık, eğitim, kamu hizmetleri sosyal güvenlik, vb. özelleştirildi. Artık parası olanın faydalanabildiği hizmetler haline getirildi… Velhasıl ortada kamu hizmeti diye pek bir şey kalmadı… Bu, paralılaşmanın, metalaşmanın, şeyleşmenin, çürümenin ‘son aşamasıydı’…

Neoliberal saldırıya ilerleyen dönemde ‘küreselleşme” dendi. Aslında emperyalizm dememek için edeb-i kelâm yoluna gidilmişti…

 

Lâkin, aradan geçen 42 yıl sonra kapitalizm “yapısal krizden” çıkabilmiş değil ve artık çıkma ihtimali de yok… Duvara dayanmış bulunuyor!

 

Türkiye neoliberal gericiliğin ilk laboratuvarlarından biri oldu. 24 Ocak- 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye iç ve dış sömürüye, yağma ve talana sonuna kadar açıldı. “Yerli ve yabancı” sermaye için “gül bahçesine” dönüştürüldü… Sermaye için iyi olan herkes için iyidir safsatası kafalara sokuldu. Bu zaman zarfında sendikalar hiç bir varlık gösteremedi. Hiç bir kritik dönemeçte tutarlı bir tavır ve direniş ortaya koyamadı. Bu her yerde biraz böyleydi. Aslında sendikalar düzen içi örgütlerdir, sömürü düzeninin bileşenidirler. Varlıklarını sömürü düzeninin varlığına borçlu olan bir tür “kontrol örgütleridir”… Marx, ” Sendikalar, işçileri bir örgüt çatısı altında bir araya getirerek önemli bir iş yapıyorlar ama mücadeleyi kapitalist sistem dahilinde yürütmeye kalktıklarında davayı daha baştan kaybediyorlar” demişti. Marx, kapitalist sistemi aşma perspektifi olmadan, sistem dahilinde kalıcı kazanımlar elde edilemeyeceğini, mücadelenin bir ücretli kölelik düzeni olan kapitalizmi aşma perspektifine endeksli olması gerektiğini, sonuçları  değil sebepleri hedef almak gerektiğini söylüyordu. Maalesef onun bu öngörüsü geride kalan dönemde defalarca doğrulanacaktı… Proletaryanın kurtuluşu ancak onun “öz-hareketinin” eseri olabilir, bürokratik yozlaşmayla malûl sistem içi örgütlerin değil…

 

Bizde, DİSK, KESK ve bir kaç küçük sendika dışında, sendikalar devletin ve sermayenin örgütleridir. Başka türlü söylersek, mülk sahibi sınıfların safındadırlar… Aslında isimlerinin değiştirilmesi gerekiyor… Mesela Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu olan TÜRK-İŞ, Türkiye’deki komprador rejimin üzerinde durduğu üç direkten biridir. Diğer ikisi: Genel Kurmay Başkanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. TÜRK-İŞ’in adının da “İşçileri Hizaya Getirme Başkanlığı” olarak değiştirilmesi hiç de fena olmazdı… İşçi sınıfı eğer mücadele ediyorsa “işçi sınıfıdır”.  Mücadele etmediği zaman amorf bir yığındır… Son yapılan anayasa referandumunda en çok işçi yoğunluğu olan iki kentte, Kocaeli’nde %56,7 ve Bursa’da da %53,21 oranında evet oyu çıkmış. Bu durum işçi kesiminin durumu hakkında bir fikir veriyor. Oysa, evet’in ardından kıdem tazminatının gündeme geleceğini sağır sultan bile duymuştu ama demek ki, evetçi işçilerin pek haberi olmamış… Devletin işi  topluma tuzak kurmaktan ibarettir. Tuzak kurmada daima burnundan kıl aldırmayan “konunun uzmanları” devreye girer. Uzman ağacı gören ama ormanı görmeyen olduğu için, realitenin bütününden haberdar değildir. Bu ‘özelliğinden ötürü  egemenlik sistemi için çok kullanışlıdır… Adına yaraşır bir işçi örgütünün, bir sendikanın işinin o tuzakları deşifre etmek ve gereğini yapmak olması gerekmiyor mu? Tabii burjuva devletin ve sermayenin safındaki örgütlerin o tarakta bezi olması mümkün değildir. Aslında bürokratik yozlaşmaya uğramış tüm örgütleri rahatlıkla devletin ve mülk sahibi sınıfların safında, velhasıl “karşı tarafta” saymak gerekiyor. Bunlar kaçınılmaz olarak gericidirler… Nitekim, Rosa Luxemburg, “Bürokrasinin olduğu yerde her türlü canlı yaşam yok olur” demişti.

 

İşçi statüsüne sahip olanlar, her çalıştıkları yıl için bir aylık ücrete eşit ikramiye alıyorlar veya teorik olarak öyle bir hakları var. Aynı memurların emekli  olduklarında aldıkları ikramiye gibi. İşçilerin böyle bir haktan faydalanması demek, bir bakıma her yıl 13 ücret ödenmesi gibi bir şey ama ödeme işten ayrılma durumunda ve/veya emekli olunduğunda yapılıyor. Şimdilerde sermaye sınıfı 13üncü ücrete göz dikmiş görünüyor. Bunun için de her zaman olduğu gibi bir dizi manipülasyona ve yalana baş vuruyorlar… Aslında bilinçli, gerçekten örgütlü, mücadelede kararlı bir işçi sınıfı olsaydı, sermeye sahipleri böyle bir şeye tevessül edebilirler miydi? Mesele çok basit ve hesap ortada denecektir… 1. Değeri sadece ve sadece canlı emek, yani eti-kemiği olan işçiler, emekçiler üretir; 2. Makina değer üretmez, robot değer üretmez. Makina- robot daha önceki dönemde harcanmış canlı emek tarafından üretilen, makinalarda mündemiç olan “birikmiş değeri” yeni ürüne aktarırlar… Daha çok ve daha hızlı üretmeye yararlar sadece… 3. Zenginler vergi vermez zira vergi tüketimden kısmaktır ve zenginlerin tüketimlerini kısması diye bir şey söz konusu bile değildir. Siz hiç vergi verdiği için daha az peynir, daha az ekmek, daha az yoğurt, daha az kitap satın alan zengin gördünüz mü? Kaldı ki, şu vergi verme  meselesi bir muhasebe operasyonundan ibarettir. Vergi diye verdikleri emekçilerden çalınandır, artı-değerin sadece çok küçük kısmıdır. Tam tersi doğrudur: Zenginler, varlıklı sınıflar vergi vermezler ama emekçilerin, mütevazı insanların verdiklerini, bütçeleri yağmalarlar… Emekçiler vergi verirler, dolayısıyla ödedikleri vergi kadar tüketimlerini kısarlar…

 

Lâkin, sermaye sınıfı sadece 13’üncü aya göz dikmiş değil. Birikmiş olan kaynağı bir fona aktararak, onu da kullanmak, yağmalamak istiyor… Gerçi durum bundan ibarettir ama ister “konunun uzmanları” olsun, isterse “her konunun uzmanları” olsun, kıdem tazminatı uygulamasına son verilmesinin, biriken kaynağın da fona aktarılmasının ne denli gerekli, ne kadar hayatî ve vazgeçilmez, olduğunu bıkmadan, usanmadan “sayın seyircilere” anlatmaya devam edeceklerdir… İşte uzman, böyle durumlar içindir NETEKİM!