Perşembe , 21 Eylül 2017

AYDIN/ ENTELEKTÜEL MESELESİNE DAİR[1] – TEMEL DEMİRER

“Entelektüelin görevi

iktidara hakikâti söylemektir.”[2]

 

Aydın/ entelektüel konusunda epeyce yazdım.[3] Yazdıklarımın tümü, elbette taraflıydı.

Yeri geldi belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan birisi olarak:

Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de olmazsınız!”

Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”![4]

Harvey Cox’un, “Aydının görevi her zaman ‘Başka türlü düşünmek’tir. Bu asla bir sapkınlık değildir. Toplum için kesinlikle gerekli bir özelliktir”!

George Orwell’ın, “Evrensel riyakârlık dönemlerinde hakikâti söylemek devrimci bir eylemdir”!

Noam Chomsky’nin, “Gerçeği söylemek ve yalanları gözler önüne sermek, aydınların sorumluluğudur”!

Jean Paul Sartre’ın, “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur… Aydın olarak görevim düşünmektir. Hiçbir engel tanımadan, tehlike karşısında bile kendime bir sınır koymadan, koydurtmadan düşünmek… Başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyor”!

Edward Said’in, “Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması için durmadan çabalayan bir kimsedir”!

Umberto Eco’nun, “Entelektüeller krizleri çözmeye değil, çıkarmaya yarar”! saptamalarına itirazı olanlar, bundan sonra yazdıklarımı okumasınlar!

Benim için aydın/ entelektüelin “ne”liği tam da bu saptamalarla tanımlanan çerçeveye mündemiçtir.

“Ne”liği betimleyen ve cümlenin öznesini soran “Nedir”, geniş kapsamlı, yoğun anlamlı ve derinlikli sorudur. Kolay mı? Bir objenin, sujenin, ideanın, özdeğin, şeyin; kendisine içkin olan tüm zorunlu ve yeterli koşulları sağlayıp sağlamadığını belirlemek için yöneltilen temel soru kalıbıdır. Soruyu soran özneye varolan hakkında bilgi verdiği gibi sorunun muhatabı olan şeye de var olmayı yeterli ve zorunlu kıldırır. Bir şey, o şey olmanın zorunlu ve yeterli koşullarını sağlıyorsa, başka bir anlamda o şeyin ideasını taşıyorsa, “Nedir” sorusu o şeye yöneltilebilir.

Kuşku yoktur ki tarafsız bir soru(n) yokken; aydın/ entelektüel kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılırken; bu -kasıtlı- anlam daral(tıl)masıysa beraberinde pek çok kafa karışıklığını devreye sokuyor.[5]

İyi de “aydın/ entelektüel” nedir, neye benzer?

Mesela kendini aydın/ entelektüel sayıp, “Ben aydın”ım diyen, aydının sorunları, aydının çektikleri, aydınlar ne yer ne içer gibi meselelerden durmadan dem vuran kişiler aydın mıdır?

Mesela bilim adamı olmak aydın olmak için yeterli mi?

Yazarçizer takımından olup mürekkep yalamış, dili morarmış olmak?

Sanatçı kimliğiyle öne çıkıp duyarlı insan olmak?

Uzatılan bir mikrofona iki kelime aklı başında bir şeyler söyleyebilmek?

Siyasi bir duruşu olmak ve bunu savunmaya çalışmak?

Yoksa tamamen tarafsız olmak ve bunu ayan beyan belli etmek, bir nevi siyasi-kültürel noterlik yapmak mı yeter ve gerek şart aydınlık için?

Ya da sadece bilgi sahibi olmak?

Bunların herhangi biri “aydın olma”ya yetmez!

“Aydın olmak”, tek bir çerçeve içine sığdırılamayacak kadar ayırdedici bir kavramdır. Çağına tanıklık eden; sadece tanıklık etmekle kalmayıp safını ezilenlerin yanında belirleyen; onların savaşımının dilsiz olmayan sorumlusu olmayı onurlu bir biçimde üstlenenler “aydın” vasfına layık olabilirler ancak.

Malum kapitalizmde “biliyor olmak” mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir. Çünkü bilgi borçlandırır, “anlamak” zorunda bırakır.

Aydın, resmi ideolojinin sözcülüğünü ve hatta bekçiliğini yapmaz/ yapamaz.

O, yurtsuzdur. Bir coğrafyada yaşasa da, bunun hangi coğrafya olduğu entelektüelin sorumluluklarını ve sahip olması gereken etik anlayışı değiştirmez.

İşlev ve tanımıyla müsemma aydın/ entelektüel tartışmalarının, onun kimliği kadar eskiyken; “aydın” ile “entelektüel” nitelemelerini karşı karşıya koymanın[6] gereksiz bir zorlama olduğunu düşünenlerdenim.

İngilizce, “zekâ” ya da “istihbarat” anlamına gelen; Latince “intellegere” fiil kökenli “Inteligensia”dan; Arapça’daki, aydın anlamına gelip “aydınlatılmış, parlak ışıklı, bilgili” anlamını taşıyan “Münevver”e dek aydın/ entelektüel konusuna dahildir. Birisi diğerinin karşıtı falan da değildir.

 

MESELENİN -BUGÜN(ÜMÜZ)DEKİ- ÖNEMİ

 

Meseleyi bugünde tartışmanın önemine gelince: Cumhurbaşkanı (“Reis”) Erdoğan’ın, “Tarihiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var. Karşılıklı etkileşim kaçınılmaz ama maalesef biz kültür ve sanatta sadece kopya çektik, taklit ettik.”[7] “Saplantılı aydınlara değil milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var,”[8] diye haykırdığı bugünün verili tablosunda aydını “terörize eden”, doğrudan “vatan hainliği” ile damgalayacak kadar pervasızlaşıp; bunu da “aydın olmak” adına(?!) pazarlayan bir zihniyet egemenliğini kurmuş durumda. Milliyetçi ve dinsel fanatizm, kendisinden başkasına düşüncesini ifade etme bir yana, yaşama hakkı bile tanımıyor.

Noam Chomsky’nin ifadesiyle, “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici”yken;[9] “Reis”in resmi ideoloji imalatçı ve yandaşlarını “gerçek aydın” olarak sunduğu, hoşlanmadıklarını ise aydından saymama (ve yok etme) eğiliminde olduğu bugünkü hâlde; Edward Said’i durmadan hatırlayıp/ hatırlatmakta büyük yarar var.

“Entelektüelin bir görevi de insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır,”[10] diyen Edward Said’in, entelektüeli, öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra da milliyeti, dini, geleneğiyle arasına koyduğu mesafeyle tanımladığı unutulmamalı.

Evet hiç şüphe yok ki entelektüel, zayıfların ve kimsesizlerin tarafında yer almalıdır; milliyetçiliği, şirket mantığını ve sınıfsal/ırksal ayrıcalıkları sorgulayan kişiler olmalıdır.

Kolay mı? Milliyetçilik, tarafgirliğin ve egoizmin kolektif hâlidir. Hem objektifliği ortadan kaldırır hem de zulümlerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu yüzden de milliyetçilikle mücadele entelektüelin temel görevleri arasındadır.

Ancak, insanlığa ve topluma karşı kendini sorumlu hissedip onların geleceğini “aydınlatma” gibi bir görevi olduğunu düşünenlere aydın demek doğruysa, aydın dediklerimizin epeyce azalacağı ortadadır!

“Bilgi için bilgi üretir” gibi yapıp suya sabuna dokunmayanlardan, “Reis”e fetvalar üretmekle meşgul olanlara veya sistemin/ “Yeni Türkiye”nin “kullanışlı” aydınları olmayı tercih edip, “Reis”e övgüler düzenlere uzanan tabloda “dönek”ler veya “yandaş”lar (“liboş” gibi terimleri kullanmak istemiyorum!) “güç sevdalıları”dır.

“Yandaşlığı” sıradanlaştıran “güç sevdalıları”na “aydın/ entelektüel” demek mümkün/ ve doğru mudur? Ya da sisteme entegre olmuş bu kategoriyi, aydınlığın değil karanlığın fikir kazıcıları olarak tanımlasak yanlış mı olur!?

Örneğin, bugün, dünya ile ilgili olarak “reel politik” deyip suya sabuna dokunmadan tepeden yorumlar yazmak… Türk(iye) sosyolojisi, siyasetin gerçeği veya tarihsel gelişmelerden söz edip bu ülkede olup bitenler konusunda “cool” yazılar döşenmek… Kısacası, aydın namı altında, güya yansız, objektif biri gibi yazıp, egemenlere fikir taşımak…

En büyük maharetleri de, bilimsel olarak ve özgürce yazdıkları izlenimi vermeleriyle ilgili. Dışarıdan bakar gibi büyük tespitler yapıp, bilgi birikimine dayalı olarak yorumlar getiriyorlar; oysa birikimleri, objektif düşündükleri, bilgiyi konuşturdukları, siyah-beyaz diye bakmak yerine çok renklilikten yana olduklarını göstermek için işe yaramakta. Donanımları, yazdıklarının yönünü de, sınırlarını da bir dolu bilgi-belge arkasına saklamak için kullanılmakta.

Yani, bilimin kulesinden konuşuyor gibi görünmeye gayret ediyorlar ama sesin merkezden, egemenden, iktidardan ve güçten geldiğini görmemek mümkün değil.[11]

Çünkü entelektüelin öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra da milliyeti, dini ve geleneğiyle arasına koyduğu mesafe ile tanımlanması gerekirken; bugün böylesi bir -“olması gereken”!- mesafe yok olmuştur!

Altını çizdiğim mesafeyle entelektüel, eskiden olduğu gibi, toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değildir, olamaz da! Aksine bu simgeleri sorgulayan, “kutsal” sayılan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir edendir. Ayrıca da hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.

Yeri gelmişken, özenle altını çizmeden geçmeyeyim: “Ehlileştirme+Asimilasyon = Dejenerasyon” karşısında aydın/ entelektüeller, sistem karşıtıdır; iktidara payanda olmazlar.

Roni Marguiles, Nabi Yağcı, vb’leri gibi burjuva ideolojik kuşatmanın dişililerine dönüşmezler.

2010 referandumundaki “yetmez ama evet”çi ortalamacılara benzemezler.

Aydın, ortalamacı, günü kurtaran bir duruşla yetinemez, sınırlanamaz.

Ben bunlara “aydın/ entelektüel” demem; bunun aksini “iddia” edenlerin de olduğunu unutmadan!

Ancak bugündeki “Reis”in Türkiye’sinde, Edward Said’in söylediklerinin pabucu ne zamandır dama atılmış durumdayken; “Son yıllarda değişen ne?” sorusuna Müge İplikçi şu yanıtı veriyor:

“Değişen elbette, entelektüelliğin tanımı! Artık entelektüel, ülkemizde tanık olduğumuz hâliyle, nicedir, iktidarın sözcülüğünü utanmadan, sıkılmadan yapan insan anlamına geliyor. Düşünmenin, iktidarla kol kola gidemeyeceğini umursamıyor. İktidar dilinin düşünce diliyle uzaktan yakından hiçbir bağı olamayacağını önemsemiyor. Çünkü asıl derdi, kendisinin de bir iktidar diline sahip olması… Ki bu, bir ülkede bir entelektüelin içine düşebileceği en hazin durum olsa gerek: Bir iktidar diline özlem duymak! Hatta o iktidar dilinin bir parçası olmak.”[12]

 

AYDIN(LAR)/ ENTELEKTÜEL(LER) DEYİNCE

 

“Entelektüel”, bildiğimiz aydın kelimesinin yabancı kullanımıyken; sözcüğünün anlamı “Akla ait, zihinle ilgili” demektir.

“Entelektüel” kelimesinin kökeni, Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanırken; İlk kez Fransa’da ‘Dreyfus Davası’yla ilgili yayımlanan bildirinin adında (Manifeste des Intellectuels) geçmiş ve 1898’de Émile Zola tarafından “Çalışmak ve hayatını kazanmak için zihnini kullanmak zorunda olan kişi” anlamında kullanılmıştır.

Türkçe’de “Aydın”, Osmanlıca’da “Münevver” sözcüğü ile karşılanan entelektüel, “Kol emeğinden farklı olarak zihinsel emek sürecine katılan kişiler” için kullanılır.

Entelektüel, soyut ve mantıksal düşünme yetisini kullanan anlamına gelir.

Batılı entelektüel, kimliğini ve zaferini, yüzyıllar boyunca, ortaçağ zihniyetine ve clericus’a (ruhban sınıfına) karşı verdiği mücadele sonunda kazanmıştı.

Post-modern zamanlarda bu kavramın içi boşaltılmakla kalınmamış, ona negatif anlamlar da yüklenmiştir. Buna rağmen aydın/ entelektüel, “statu quo”ya (ve onıun kalemşörlerine) karşı çıkandır.

O, korkusuz olan ve bildiğini cesurca dillendirendir. Bilgi üretir, bilgi dağıtır. Nadirdir yeryüzünde. Adalet ve etik çok önemlidir onlar için. Kazığa bağlanıp yakılma, sürgün, çarmıha gerilme riskine katlanmak durumundadır. Güçlü kişiliği vardır. Su katılmadık bireydir. Sanat ve bilimle ilgilenmek ona göredir. Özgürdür. Doğrudur. İktidara karşı hakikâti söyler. Muhaliftir. Lafı eveleyip gevelemeden söyler. Yüksek mevkilerde eşi dostu pek yoktur. Yalnızdır. Sürüye uyup mevcut duruma uyum göstermez.

Maddi kazançla ilgilenmez. Şahsi çıkar peşinde koşmak, ikbal ve mevki gayreti içinde olmak, onun işi değildir. Siyasal iktidarın yakını olmak için el etek öpmez. Güçlünün uydusu değil, zayıfın savunucusudur. Zengin sofralarından yemlenmek için şaklabanlık yaparak kralın soytarısı rolüne soyunmaz. Üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşır.

Entelektüeller, somut olayların üstüne yükselebilip soyut kademede düşünebilen, toplumun temel yapısı, meseleleri ve değer yapısıyla meşgul olup başlıca sosyal, ekonomik ve politik gelişmeleri eleştirebilen, genellikle kabul edilmiş görüşleri, izah tarzlarını, varsayımları tahlil ve tenkit edebilme, bunlara bir şeyler katabilme veya hiç olmazsa bu görüşleri, izah tarzlarını veya faraziyeleri yorumlayabilme gücüne sahip kimselerdir. Entelektüel sayılabilmek için formel bir öğrenim görmüş olmak şart değildir. Edebi üslup, mesleki sıfat ve roller, siyasi veya idari sorumluluklar, entelektüel sıfatından ayrı tutulmalıdır.

Aldous Huxley’in tanımıyla, “Seksten daha ilginç bir şey keşfetmiş kişiye entelektüel denir”ken; O, herkesin şaşırdığına şaşırmayan ve herkesin korktuğundan korkmayandır.

Gerçek entelektüeller hiç kimseye bir şeyler ispat etme çabası içinde değildirler. Bir şeyler bilirler ve fırsat buldukça bunları insanlarla paylaşıp, bu yolda mücadele ederler.

Eleştirel tarzda düşünendir; “eleştirel düşünce”siyse, geniş ve derin kültüre dayanandır.

Aydın/ entelektüel olmak, topluma ışık tutmaktır. O sorgular, eleştirir; doğmalar, “kutsal”lara meydan okur; mücadele eder; sonuçta sürgün, marjinal, yabancıdır.

Günümüz(ün) “Yeni(lenemeyen) Türkiye”sinde ak trollerce hakaret anlamında kullanılır: “Biiiiizzzzz bu aydın müsveddelerinee, kendilerine entel diyeennnn, benim halkıma göbeğini kaşıyanlar dediiii bunlarrrr.. bunlar var ya bunlar, iki koyun güdemez bunlarrrr,” gibi tehditlere maruz kalan/ bırakılan aydın/ entelektüel olmak, kolay kolay elde edilemeyecek sıfattır.

Hakkında çok konuşulan, ama hakikisi mumla aransa dahi kolay kolay bulunmayandır; Türkiye’de entelektüel olmak suçtur; pek hazzedilmeyen insan tipidir.

Buraya kadar değindiklerimiz bağlamında somutlarsak: “Sekülerleşen, sekülerleştikçe kendi kuyusunu kazan Türkiye’nin düşünce dünyasına, zihnine, zihin yapısına şuur katan; Türkçe’yi şiirin, şiir dilinin kanatlarında yeni ufuklara taşıyan Türk entelijansiyasının âhir zaman şövalyesidir Cemil Meriç”[13] vurguyla sunulması yanında; Aydını, “şaşkın ve yabancılaşmış, enkaz arasında yolunu arayan yığınla Avrupa intelijansiyasının mağara duvarına vurulan gölgeleri” olarak tanımlayan Cemil Meriç; entelektüeli, zamanının irfanına sahip olan, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilen, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayan ve peşin hükümlere iltifat etmeyen, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendiren kimlikle tanımlamaya çalışmışsa da;[14] icraatlarıyla Jean-Paul Sartre’ın, “En büyük günah pişmanlıktır,” sözünü anımsatan Onun,[15] aydın/ entelektüel olarak anılmasını müthiş (ve asılsız) “abartı” olarak niteliyorum.

Aydın/ entelektüel tanımını Cemil Meriç gibi abartılı beyhudeliklerde aramak yerine; Marksizmi bir praksis felsefesi olarak tanımlayıp, “Bütün insanlar entelektüeldir ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez,” diyen Antonio Gramsci’ye müracaat etmek gerekir

Benito Mussolini’nin, “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız,” dediği O, dönemdaşı Pareto gibi iktidar yandaşı olmadığı için hapislere düşmüş bir komünist aydındır.

Antonio Gramsci’ye göre, her sınıfın kendi görüşlerini yaymaya çalışan aydınları vardır; bunlara “organik aydın” denir; aydınlar tarihsel bloğun doğal bileşenlerindendir. Öyle ki, iktidarı ele geçirmek isteyen her zümrenin aydınlara ihtiyacı vardır. Ancak bu noktada önemli olan şudur: Öncelikle aydınların, entelektüel ve ahlâki devrimi gerçekleştirme kabiliyetine sahip olan bu güçlerin, proletaryayla kaynaşması gerekir. Çünkü aydınlar kendi başlarına bir sınıf oluşturmazlar. Onlar bir nevi aracı rolüne sahiptirler.

Ve aydın/ entelektüelin “Ne ve nasıl” olması gerektiğini, “Bence entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir,” diye anlatan; Robert Fisk’in, “Edward Said, nadir bulunan bir kuştu. O hem bir ikon hem de bir put kırandı”[16] diye betimlediği O;[17] hepimizin, herkesin yolunu aydınlatmaktadır!

 

NEDİR/ KİMDİR AYDIN/ ENTELEKTÜEL

 

“Hakikâtin faili, iktidarın madunu: entelektüel”/[18] aydın, sınıflı toplumda “taraf” olmak zorundadırlar. Taraf olmayan aydın, aydın olamaz! Çünkü toplumsal bir varlık olan aydın, istese de kendisini toplumsal sorunlar yumağından soyutlayamaz ve bundan dolayıdır ki aydın, taraftır; taraf olmak zorundadır!

Konuya ilişkin olarak Jean Paul Sartre, ‘Aydınlar Üzerine’ başlıklı yapıtında şunları der: “Başka bir deyişle çelişkisinin doğası, aydını zamanımızın bütün çatışmalarında taraf olmaya zorlar; çünkü bunların tümü de – sınıf çatışmaları, ulus ya da ırk çatışmaları – egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek sonuçlarıdır ve o, kendisinin de ezilenlerden olduğu bilinciyle, her çatışmada ezilenlerin safında kendini bulur.”[19]

Yani toplumsal yaşamda kim eziliyor, sömürülüyor, “öteki”leştiriliyorsa, aydının tavrı onlardan yana olmak zorundadır. “O hâlde, içinde yaşadığı toplumu anlayabilmesi için aydının önünde tek bir yol var: O da toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak”tır.[20]

Kolay mı? Jean Paul Sartre’a göre aydın, “Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir”[21] ve “Aydının eski konumuna düşmemesi sürekli olarak yapması gereken iki özellik vardır: Sürekli özeleştiri ve ezilen sınıfların eylemlerine somut ve koşulsuz katılım”dır![22]

“Bence entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimini seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır,”[23] diyen Edward Said’e gelince; Onun da biz(ler)e öğrettikleri -kabaca- şunlardır:

  • “Entelektüelin faaliyetinin amacı insanın özgürlüğünü ve bilgisini arttırmaktır.”[24]
  • “Entelektüel her zaman ya daha zayıf olanların, daha az temsil edilen, unutulan veya umursanmayanların ya da daha güçlü olanların yanında saf tutma seçenekleriyle karşı karşıyadır.”[25]
  • “Sözün gerçek anlamıyla entelektüel, kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedefine, büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir.”[26]
  • “Kendisini, yerinden edilmiş ulusal topluluğu etkileyen daha genel bir durumun parçası olarak gören entelektüel, bu yüzden, bir kültür taşıyıcısı, bir uyumlandırma kaynağı değil de geçicilik duygusu ve istikrarsızlık yaratan biri olma eğilimindedir.”[27]
  • “Entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip ola bireydir.”[28]
  • “Gerçek entelektüeller, en çok metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikât ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”[29]
  • “Entelektüel, ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir. Çok ciddi bir anlamda, ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da muktedirlerin ve uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz, hep ama hep uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi isteme anlamında tüm varlığını ortaya koyan biridir.”[30]
  • “Entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural yoktur.”[31]
  • “Entelektüelin asli görevi baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak, iktidara karşı hakikâti söylemeye çalışan bir dilin müellifi olarak nitelemenin nedeni budur.”[32]
  • “Düzenin adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şövenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.”[33]
  • “Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.”[34]
  • “Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir.”[35]
  • “Ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacak toprakları olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır. Kendini beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.”[36]
  • “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir.”[37]
  • “Yalnız başına konuşur entelektüel, ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde hep beraber koşanlarla birleştirdiğinde yankı bulur sesi.”[38]
  • “Bir entelektüel olmanın en çetin yanı, yazdıkların ve yaptığın müdahaleler aracılığıyla vazettiğin şeyi, bir kuruma, bir sistemin ya da bir yöntemin emriyle harekete geçen bir tür robota dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir.”[39]

Julien Benda, (böylesi) entelektüellerin çok sayıda olmadığı kanısındadır. Ona göre entelektüeller insanlığın vicdanıdır ve az sayıdadırlar, maddi düşünmeden sonsuz gerçekliğin savunusunu yaparlar.[40]

Entelektüellerin sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır. Entelektüelin en büyük özelliklerinden birisi gerçeği konuşmak ve bunu herhangi bir koşulda tekrarlamaktır. Noam Chomsky’nin altını çizdiği gibi gerçeği konuşmayan kişiye entelektüel denemez.

Entelektüeller içerisinde özel bir yere sahip Jean Paul Sartre’ın şu tanımı çok önemlidir: “Entelektüel, atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması için uğraş veren kimseler değildir. Bu kişilere bilim adamı denir. Fakat, bu silahların toplum üzerindeki yıkıcı gücünü tartışan kişiler entelektüeldir. Somut araçlara eleştirel olarak yaklaşır, kimse tarafından görevlendirilmemiştir ve bu nedenle toplumda yalnızdır.”[41]

Jean Paul Sartre, entelektüelin önündeki tek yolun, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak olduğunu saptadıktan sonra, çelişkinin doğasının onu taraf olmaya zorladığını da ekler. Ona göre, entelektüel de kendisinin ezilenlerden olduğunun bilincindedir ve ezilenlerden yana saf tutar.[42]

Jean Paul Sartre’ın dikkat çektiği üzere entelektüelin iktidarın değil, toplumun çıkarlarından yana olduğu açıkken; akademisyen olmak, entelektüel olmayı beraber getirmez, hatta çoğu zaman engeller. Çünkü akademisyen, şablonlar, kurallar içinde düşünür. O bir devlet memurudur ya da üniversite çalışanıdır özünde. Çoğu zaman bırakın entelektüel olmayı, bilim insanı bile değildir. Özgür bilimi değil, “sistemin bilimini” üretir; özgür tarihi değil, resmi tarihi yeniden üretir. Kendisine sunulan kurallar, şablonlar içinde düşünür. Yani beyninin içi parsellenmiştir. Özgür düşünebilmesi için tüm bu duvarları yıkması gereklidir. Bunu yapabilen entelektüel akademisyenler vardır, ama sayıları çok fazla da değildir.

Entelektüel olmak için ille de akademik eğitim yapmaya gerek yoktur. Daha çok kişinin kendi kendisini yetiştirmesi, haksızlığa boyun eğmemesi ve özgür düşünebilmesi önemlidir. Bu konuda Sibel Özbudun şunlara dikkat çeker:

“Öteden beri, akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.”[43]

 

NİHAYET

 

Toparlarsak: Aydın/ entelektüel olmak zordur; bugün(ümüz)de ise çok daha zordur. Çünkü yaşamın sesi ve kulağı olabilen o, çağının tanığıdır. Çağındaki tüm olumsuzluklardan sorumludur. Bu sorumluluk bilinci dıştan dayatılmaktan ziyade, içsel etkenlerden gelen bir sestir.

O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir; aynı zamanda da, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavırdır.

Aydınlanmış insan(lık)dır; ışıktır; etrafını aydınlatandır.

İnsan(lık)ın vicdanıdır. Başta kendisi olmak üzere herkesten hesap sorandır.

“Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” deyişini kendisine ilke edinen eylemci bilge ve bildirendir.

Herkesin “Evet” deyip sustuğu yerde, Prometheus cüretiyle “Hayır” diyendir.

Ezilenlerin safındadır; adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirendir.

Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir. Bu bir önkoşuldur elbet. Ancak onun bilgi birikimini eleştirel ve özgür düşünebilmede kullanması gerekir. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir.

Toplumsal çıkarları öne koyup, düşünüp davranarak konuşur.

Her zaman, her koşulda gerçeği söyler; geri adım atmaz.

Sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini özgürce söylemesiyle de bilinir.

O bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. (Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır.)

Julien Benda’nın, “Aydınların kazığa bağlanma, sürgüne gönderilme, yakılma, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar,”[44] vurgusu dikkate alındığında; sayıları da çok olamaz, değildir de.

Bu bağlamda iktidarla uzlaşmak, sistem eleştirisi yapmamak, ağaçlardan ormanı görememek ne kadar bilgisel donatımı olursa olsun, kişiyi entelektüel yapmaz. Gerçek aydın/ entelektüel, haklının yanındadır, konuşurken kaybedebileceği şeyleri hesap etmez, yalnızca gerçekleri dile getirme kaygısı içindedir. Beraberinde eşitsizliği, yoksulluğu ve şiddeti getiren sistemi eleştirir.

Entelektüellik nihayetinde, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavır sorunudur da.

Coğrafyada entelektüel tavır denildiğinde ilk akla gelen kişi(ler) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet, Behice Boran, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, vb’leriyken; Julien Benda’nın tanımından yola çıkarsak entelektüel duruş ve tavır denildiğinde ilk akla gelen, resmi ideolojinin karşısına, inandığı değerler ve savunduğu düşünceler ile çıkmak ve hapislere, tehditlere ve başka türlü baskılara karşın, düşüncelerinden en küçük bir taviz vermeden, eşitlikçi özgürlük düşüncesini savunmaktır.

 

15 Ocak 2017 14:32:04, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Sanat ve Hayat Dergisi, No:46/06, Kış 2017…

[2] Edward Said.

[3] 1) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Aydınlanma Düşüncesi ve Fransız Burjuva Devrimi Davranışı”, Kürt Solu, No:6, 2001… 2) Temel Demirer, “Gerçeğin ve Doğanın Adamı”: Jean-Jacques Rousseau”, Kaldıraç, No:172, Kasım 2015… 3) Temel Demirer, “Yol Açan Bir Öncü: Jean-Jacques Rousseau”, Sosyalist Mezopotamya, No:28, Haziran 2010… 4) Temel Demirer, “İki Aydınlanmacı: Rousseau ve Tanilli”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:57, 1 Eylül 2012… 5) Temel Demirer, “Yersiz Yurtsuz Bir Aydın: Edward Wahid Said”, Odak Dergisi, No:2003-12 (SN:04), 4 Aralık 2003… 6) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Aydın(lık) Hâli Fikret Başkaya”, Ulus, Devlet, Entelektüel-Fikret Başkaya’ya Saygı I, Editörler: Hakan Mertcan-Aydın Ördek, Nota Bene Yay., 2014, içinde (ss.91-111)… 7) Temel Demirer, “Bilim ve Düşünce (ile İfade ) Özgürlüğü=İsmail Beşikçi”, Sosyalist Mezopotamya, No:29, Aralık 2010… 8) Temel Demirer, “İstanbullu Bir Rum Aydın: Yerasimos”, Uzun Yürüyüş, No:75, Mart 2006… 9) Temel Demirer, “Savaş Dinçel İçin ya da “Aydın-Sanatçı” Deyince…”, Esmer Dergisi, No:42, Ağustos 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:59, 7 Ağustos 2008… 10) Temel Demirer, “Zor Yıllarda ‘Aydın Olmak’…”, Toplum ve Hekim, Cilt:28, No:5, Eylül-Ekim 2013… 11) Temel Demirer, “Aydın(lar) ve Aydınımsı(lar)”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs) No:53, 28 Temmuz 2012… 12) Temel Demirer, “Aydın Sorununa Kenar Notları”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:3, No:24, Temmuz Ağustos 2004… 13) Temel Demirer, “Aydın Olmak (ve Tavrı) Üstüne”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:4, No:30, Haziran-Temmuz 2005… 14) Temel Demirer, “Aydın İçin Kenar Notları”, Odak Dergisi, No:2007-03 (SN:03), 20 Mart 2007; Damar Dergisi, No:193, Nisan 2007… 15) Temel Demirer, “İktidar, Kitle, Aydın”, Ülkede Gündem, 15 Ekim 1998; Özgür Politika, 16 Ekim 1998; Adıyaman Katılım Gazetesi, 10 Şubat 1999, Yıl:2, No:65… 16) Temel Demirer, “Organik Aydın”, Özgür Politika, 20 Kasım 1998; Fıratta Yaşam, No:2, 1 Şubat 1999… 17) Temel Demirer, “Düşünce Özgürlüğü ve Aydının Misyonu”, Tavır Dergisi, No:83, Mart 2009… 18) Temel Demirer, “Bugün(ümüz)de Entelektüel, Eğitim, Akademi”, Arasöz, Mayıs 2016…

[4] Türkçe çeviride anlam kayması olabileceğinden, sözün orijinalini de aktaralım: “an intellectual is someone whose mind watches itself.”

[5] Bilindiği gibi V. İ. Lenin, ‘Ne Yapmalı’da (V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.) olsun, iktidarın ele geçirilmesinden sonraki yazılarında olsun, “bilim taşıyıcıları”, “işçi sınıfının ideologları” demiştir aydınlara…

[6] “Dikkat edilsin, aydın kavramını kullanmıyorum. İradi bir seçimdir bu. Ülkemizde aydın bereketi, bolluğu yaşanmakta. Entelektüellerimiz ise sınırlı… Genel kabulün aksine, ülkemizde hatırı sayılır aydın kesimi bulunuyor. Aydın ile entelektüel arasına ayraç koymak gerektiğini düşünenlerdenim… Entelektüel kavramı bu diyarda, yakın zamana kadar pek kullanılmayan ve rağbet görmeyen bir terimdi. Bu kavramla eş düzlemde kullanılan aydın kavramı Osmanlıcadaki münevver kelimesinden Türkçeye geçirilmiştir. Aydın kavramına, uzun bir dönem düşünce dünyasına yön veren İttihat ve Terakki kadrolarının, Batı’ya yüz çevirip orada eğitim görmeleri, yörüngelerine Batı skalasını koyup Fransız-Jakobenist hareketin Aydınlanmacı felsefesini kendine feyz alıp, uyarlayarak kendi rejiminin yaratma düşüncesini oluşturmak emeliyle misyon edindikleri içeriği kazandırdılar.” (Erdal Süsem, “İktidar ve Entelektüel”, 4 Mayıs 2015… http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/1201/iktidar-ve-entelektuel#.WFKbUrKLS70)

[7] Hasan Ay, “Sanatçılar Ülkenin Kalbinde ve Hafızasında”, Sabah, 23 Aralık 2016, s.23.

[8] Abdullah Karakuş, “Erdoğan: Kültür Sanatta Kopya Çektik”, Milliyet, 23 Aralık 2016, s.15.

[9] Noam Chomsky, Entelektüellerin Sorumluluğu, Çev: Nuri Ersoy, Bgts Yay., 2005.

[10] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.11.

[11] Meryem Koray, “Yazmanın Sorumluluğu ve Aydın Olmak!”, Birgün, 14 Ekim 2016, s.8.

[12] Müge İplikçi, “Entelektüel”, Vatan, 13 Nisan 2015… http://www.gazetevatan.com/muge-iplikci-778985-yazar-yazisi-entelektuel/

[13] Yusuf Kaplan, “Üç Cemil Meriç: Tecessüs, Hakikât ve Fikir Adamı”, Yeni Şafak, 23 Aralık 2016, s.11.

[14] Cemil Meriç, “Aydın Denen Meçhul”, Pınar, No:62, Şubat 1977, s.24.

[15] Cemil Meriç, 1936-38 yıllarını “sosyalistlik” devri olarak nitelerken şunları der: “Mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümidsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı (…) İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe geçiş: Büchner, Ebul alâ, Hayyam. (…) Putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put bulmuştur: sosyalizm. (…) Marksistim dediği zaman tek bir işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek istiyordu. (…) Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi. Belki de inanıyordu Marksizme. Eziliyordu, ve ezilenlerin yanındaydı. Ama kimdi bu ezilenler? Bilmiyordu. Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı? Anlayabilir miydi? (…) Marksizm, gerçekten meçhul’e, yani rüyaya kaçıştı.” (Cemil Meriç Mağaradakiler, Ötüken Yay, 1978, s.445-447.)

[16] Robert Fisk, The Independent, 26 Eylül 2003… http://www.zmag.org/turkey/tr.htm

[17] “İslâm, çoğunluğun dinidir; aykırılık ve farklılıkları yok sayarak sadece ‘doğru yol, İslâm’dır,’ demek entelektüelin tavrı değildir. İslâm nihayet bir din ve bir kültürdür, her iki yönüyle de çeşitli unsurlardan oluşur ve tek tip olmaktan çok uzaktır. Entelektüelin görevi sürekli olarak İslâm’ı övmek değil, öncelikle onun karmaşık, heterodoks niteliğini vurgulayan bir yorumunu vurgulamak (Suriyeli şair ve entelektüel Adonis, yöneticilerin İslâm’ı mı, yoksa muhalif şairlerin ve mezheplerin İslâmı mı diye sorar); ikinci olarak da dogmatik ya da popülist teranelerle değil, insancıl bir dikkat ve dürüst bir değerlendirmeyle, İslâm otoritelerini Müslüman olmayan azınlıkların ve kadınların haklarının, bizzat modernliğin icaplarıyla yüz yüze gelmeye çağırmaktır. Entelektüel açısından bunun İslâm’daki özü, siyasal ihtiraslar güden ulemaya ya da karizmatik demogoglara koyun gibi boyun eğme değil, içtihadın, kişisel yorumun canlandırılmasıdır.” (Edward Said, Representations of the Intellectual, 1994, s.29-30.)

[18] Çağrı Uluğer, “Hakikâtin Faili, İktidarın Madunu: Entelektüel”, Mesele, No:90, Haziran 2014… http://meseledergisi.com/2014/06/hakikâtin-faili-iktidarin-madunu-entelektuel/

[19] Jean Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.43.

[20] yage, s.44.

[21] yage, s.11.

[22] yage, s.50-51.

[23] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.12.

[24] yage, s.32.

[25] yage, s.43.

[26] yage, s.86.

[27] yage, s.56.

[28] yage, s.27.

[29] yage, s.23.

[30] yage, s.36.

[31] yage, s.13.

[32] yage, s.14.

[33] yage, s.13.

[34] yage, s.12.

[35] yage, s.24.

[36] yage, s.16.

[37] yage, s.85.

[38] yage, s.98.

[39] yage, s.113

[40] Julien Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006, s.128.

[41] Jean Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.85.

[42] yage, s.43-44.

[43] Sibel Özbudun, “Akademisyen Sorumluluğu”, Newroz, Yıl:7, No:246, 1 Şubat 2014.

[44] Julien Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006.