Pazartesi , 20 Mayıs 2019

Canavarın Çağrısı – İlker Küçükparlak

Özgür Üniversite Psikodinamik Film Okumaları programı dahilinde Canavarın Çağrısı(A Monster Calls) isimli filmi tartıştık. Yazı film üzerine, spoiler barındırıyor. Filmi izlememiş olanlar nefsine hakim olup, yazıyı okumayı bırakıp filmi izlesinler isterim. Aşağıya tanıtım filmini de ekliyorum.

Canavarın Çağrısı annesi kansere yakalanan ve tedavisi iyi gitmediği için ölmek üzere olan 12 yaşındaki Connor O’Malley’nin öyküsünü anlatıyor. Film aynı adlı romandan uyarlanmış. Romanın yazarının kim olduğu konusu ise biraz karışık. Britanyalı yazar Siobhan Dowd meme kanserine yakalandığında bu kitabı yazma fikri ile bir yayınevi ile anlaşma yapar fakat kitabı tamamlayamadan, henüz 47 yaşındayken vefat eder. Bunun üzerine yayınevi kitabı yazmak üzere Patrick Ness ile anlaşır ve kitap 2011 yılında yayımlanır.

“Karakterlere, fikre ve başlangıca sahipti. Sahip olmadığı tek şey, ne yazık ki, zamandı” (Patrick Ness, Siobhan Dowd üzerine)

Film ise 2016 yılında İspanyol yönetmen J.A. Bayona tarafından çekilmiş. J.A. Bayona’nın filmografisinde oğlan çocuğunun anneyi yitirme temasının terkarlaması da ilginç başka bir konu. Yetimhane (El Orfanato – 2007) yetimhanede yetişen bir kadının ailesiyle yetiştiği eve dönmesi, burayı engelli çocuklar için bir yetimhaneye çevirmeyi istemesi, bu sırada oğlunun görünmez bir arkadaşı ile konuşmaya başlaması ve yaşadıkları bir tartışmanın ardından ortadan kaybolmasını konu alıyor.

2012 yapımı Kıyamet Günü (Lo İmposible) ise Tayland’da tsunamiye yakalanan bir turist ailenin birbirlerine tutunma çabasını konu almakta.

Canavarın Çağrısı’nın ana temasını finaline kadar kayıp, bastırıl(ama)mış öfke ve saldırganlık ve suçluluk oluşturuyor. Finalde ise hakikatin önemini ve can yakıcı olsa da iyileştiriciliğini anlatıyor film. Connor anneannesinin evini dağıttığında babasına, okuldaki zorbasını dövdükten sonra da müdireye aynı soruyu sorar: “Beni cezalandırmayacak mısınız?” Cezalandırılmamak adeta hayal kırıklığı oluyordur Connor için. Film finaline kadar seyirciyi de hakikatten mahrum bıraktığı için seyirciye de bu suçluluğu anlamlandırma şansını vermiyor. Elbette seyirci bir psikiyatrist ise kendini bu suçluluğa ilişkin varsayım üretmekten alıkoyamayabilir. Terminal kanserde hasta daha ölmeden yas tutulmaya başlanabileceğini ve yas sürecine suçluluğun sıklıkla eşlik edebileceğini varsaymak mümkün. Yine de Connor’ın süreç boyunca annesinin iyileşeceğine inanması (dilerseniz buna inkar da diyebilirsiniz) mevcudiyetinde bu varsayımın çokça dayanaklı olmadığını görebiliriz.


Kaynak: https://www.teepublic.com/t-shirt/1403867-your-mom-sigmund-freud

Elbette filmi izleyen bir psikiyatrist tam olarak kavrayamadığı bir suçluluk gördüğünde bunun ödipal bir suçluluk olup olmadığı üzerine de düşünecektir. Hikaye nasıl başlıyor sorusuna canavarın verdiği yanıttaki gibi: “Diğer pek çok hikaye gibi. Bebek olamayacak kadar büyük, adam olamayacak kadar küçük bir oğlanla. Ve bir kabusla.” Elbette bebek için anneden ayrışma zorunluluğu olmadığı gibi adam için de bu meseleyi geride bırakmanın rahatlığı söz konusudur. Ödipal meseleler tam da bebek olamayacak kadar büyük, adam olamayacak kadar küçük oğlanların dertleridir. Ya da ödipal meseleye sahip birisi -doğum kayıtları kaç yaşında olduğunu söylerse söylesin- ruhsal açıdan bebek olamayacak kadar büyük ama adam olamayacak kadar küçük o yaş aralığına saplanıp kalmak zorundadır. Eh, iyi niyetli olsa da hem evde olmayan hem de yetersiz bir baba, anneyi kurtarma fantezileri, annenin hastalığından ötürü anneye bakım verme zorunluluğu da mevcut olduğunda bu varsayım daha da heyecanlı hale geliyor. Üstüne üstlük canavar daha ilk hikayesinde üvey torunu ile evlenmek isteyen bir cadı-kraliçenin öyküsünü anlatır. Elbette bu öykü aslında, buyurgan ve anlayışsız anneannesi ile yaşama olasılığını sembolize ediyor. Bu noktada filmdeki öykünün kendi kronolojisine de hürmetle canavar konusuna girmeyi ve suçluluğu sona bırakmayı tercih edeceğim.


Kaynak: https://www.bkmkitap.com/gulyabani-187346

Canavarlar Niye Var?

Öcü, Bogeyman, El Coco, Wendigo, Gulyabani, Ogre, Zombi… Sanırım her kültürde canavarlar mevcut. Niye varlar peki? İlk akla gelen yanıtı çocuğu korkutarak disiplinize etme işlevi olabilir. “Yaramazlık yaparsan öcü gelir!” Yine de bu işlev için başkaca nesneler de mevcut. “Yaramazlık yaparsan polis amca kızar” gibi. Hem meslek grupları olmadan, dış gruplar da bu işlevi görebiliyor: “Evden uzaklaşırsan çingeneler seni kaçırır“.

Burada perspektifi biraz genişletmekte yarar olabilir. Psikanalizin temel önermelerinden birine değinmemiz gerekir: Bilinçdışı vardır. Yani kişi kendi arzularının ve duygularının bütünüyle farkında olamayabilir. Bazen duygu yüzeye çıksa da o duygunun oluşmasına neden olan şey -yani duygunun nesnesi- bilince ulaşamayabilir. Bu durumda duygu konusuz biçimde deneyimlenecektir. Nedenini bilmediğiniz biçimde içine düştüğünüz bir keder, serseri mayın gibi hedefini arayan ama bulamayan bir öfke, birden içine düştüğünüz bir mahcubiyet gibi… Gelin görün ki, insan kendi duygusu da dahil olmak üzere bir şeylerle başa çıkabilmesi için o şeyi tanımlayabiliyor olmaya muhtaçtır. Örneğin nesnesiz bir korkuya tahammül etmek çok güçtür. Korkunun nesnesi bilinebilse belki tedbir alınır, yardım istenir ama nesnesizken korku insanı esir alabilir. Bu yüzden insan yaşadığı durum ya da duygunun nesnesiz kalmasındansa ona nesne icat etmeye meyleder. Karın ağrısıyla baş edilebilir ama sebebi gastrit mi, böbrek taşı mı, barsak kanseri mi olduğu bilinmeyen bir karın ağrısı şiddetinden bağımsız biçimde tahammül edilmesi çok güç bir durumdur. Kültür bu durumlarda yaşanılan durum için nesne icat edebilir. Yaşanılan durumun (halsizlikten uyku düzensizliğine, sakarlıktan baş ağrısına kadar) biyolojik sebebi anlaşılamadığında elimizde yine de bir sebep vardır: “Üzerinde göz var.” Böylece okunup üflenecek mi, kurşun mu dökülecek artık bilinmez ama sonuçta insan yaşadığı durum karşısında çaresiz değildir artık. Korku için de aynısı geçerlidir. Nesnesiz korku insanın üzerine çöker. Nesnesi bilinçdışında kalan korku için de nesne icat edilmesi zorunludur. İnsanın elinin altında olan elinin bizzat kendisidir ve bu korku için icat edilmesi en kolay nesne de bedenin kendisidir: “Kalp krizi mi geçiriyorum?” ya da “Omuzumdaki o ben kanser mi?“. Korku için nesne icat edilemediğinde ise kişi forme olamamış garip ve yapışkan bir kaygı yaşamak zorundadır: “Kötü bir şey olacak ama ne?” “İçimde kötü bir his var…” Bu durumlar psikiyatride Panik Bozukluk, Hipokondriazis veya Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak adlandırılıyor. Elbette işin ruhuna uygun biçimde bu tanıların kendileri de yaşanılan duruma nesne olarak durumu daha katlanılır kılıyor. Nesnesine ulaşılamayan kaygı kalp krizi geçirme korkusu halinde kalp nesnesi üzerinden temsil buluyorken, psikiyatri kişiye “Buyur sana daha güzel nesne, beyin hastalığı bu” diyor bir bakıma. Bu durum kişiyi rahatlatsa da tanısal perspektife kısıtlanma, bilinçdışındaki korku nesnesinden daha da uzaklaşmayla sonuçlanabiliyor. Psikiyatrist tanısal antiteyi paylaşmakla yükümlüyse de konuyu tanıdan ibaret biçimde ele aldığında “Üzerinde göz var” ile “Panik Bozukluğunuz var” arasında pratik anlamda 20 küsür yıllık bir eğitimden pek de fazla fark kalmaz sanırım. Elbette durumu tanıya indirgemeden anlamaya çalışmak için sadece kişinin değil psikiyatristin de korkunun nesnesini henüz bilemediği yani henüz anlayamadığı ön kabülü gerekmektedir. Bakalım psikiyatrist bilemiyor olmaya tahammül edebilecek mi? Çünkü bilemiyor olmaya tahammül etmek diğer pek çok becerinin aksine, eğitim süresi ve niteliği arttıkça körelen bir meziyet olabilir.

Duygunun sembolizasyonuna ilişkin bir not daha ekleyip canavarlara dönmek isterim. Nesnesi bilinç düzeyine çıkamayan korkuya başka bir nesne bulunması gerektiğinde, bu nesnenin rastgele olmasından çok korkunun orijinal nesnesini andırması beklenir. Misal, kronik müflis babasına yardım etmediği için suçluluk duyan ve cezalandırılma kaygısı yaşayan birisinin, yardım etmeyişini “kalpsizlik” olarak tanımlaması ve tam da çok da gerekli olmayan bir harcama yaparken kalbinin çalışmadığı ve ölmekte olduğu şeklinde bir korkuyla karakterize bir atak yaşaması olası bir senaryodur. Lady Macbeth kendini geri dönüşsüz biçimde “kirlenmiş” hissettiği için elindeki o lanet lekeden kurtulmak için çaresizce elini yıkıyordur. Dolayısıyla duyguya icat edilen nesne bir şekilde duygunun esas nesnesine ilişkin ipuçları barındırır.


Modern Canavarlardan Cthulhu

Yukarıdaki uzun paragraftan anlayacağınız üzere kültür kaygı yaşayan ama kaygısının nesnesine erişemeyen çocuklar için hazır kaygı nesneleri inşa etmiş olabilir: Canavarlar. Yine de bu canavarların bazı ortak özellikleri üzerinde düşünmeye devam etmek iyi fikir olabilir. Wendigo, Gulyabani, Ogre veya Zombi gibi canavarların ortak yönleri insanları yemeleri. Dolayısıyla canavarlar temsil edilemeyen bir korkunun nesnesi olarak işlev görüyorlarsa, bu korkunun yutulmaya yakınsayan bir duygusu olduğunu varsayabiliriz. Bu noktada “Engulfment Anxiety” kavramı akla geliyor. Engulfment bir girdaba kapılmak, içe çekilmek anlamına geliyor, yutulmaya oldukça yakın bir kavram. Çocuk ile ebeveyn ontik olarak yakın olmak zorunda olsalar da -biri diğerinin içinden çıktığı için somut anlamda olabilecek en yakın ilişkiden bahsediyoruz-, bu yakınlığın hem çocuğun hem de ebeveynin rollerinin net olması halinde iyi geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tanımlanmış bazı durumlarda bu yakınlık çocuğun içine çekildiği-yutulduğu bir ilişkide olduğu hissini doğurabilir. Bu durumları kısaca tanımlayalım:

Rol Değişimi, Çocuğun Ebeveynleşmesi: Çocuğun korunma, rahatlama, rehberlik gibi ihtiyaçlarının ebeveynin ihtiyaçları lehine feda edilmesi. Bu ilişki biçiminde ebeveynin teselli edilmesi çocuğun sorumluluğu haline gelebilir. Örneğin: Kirayı nasıl ödeyeceğini bilemeyen bir annenin çocuğu ile dertleşmesi ve çocuğun onu teselli etmesi.

Üçgenleşme: Çocuk ebeveynlerin ilişkisine aracılık eder hale gelmiştir. Çocuk arabulucu, hakim ya da çift terapisti olmak zorunda kalabilir. Örneğin: Çocuğun “Baba, eve geç gelirsen annemi sinirlendireceksin, öncesinde işten arayıp haber ver” demek zorunda kalması ya da kadın eşine olan talebini çocuk üzerinden dile getirmesi: “Bizimle hiç ilgilenmiyorsun.”

Sınırların Belirsizleşmesi: Çocuk ebeveynin uzantısı gibi olmuştur. Örneğin bu ebeveynler çocuğun karnesini kendi karnesi gibi algılayıp not konusunu çocuğun performansının daha da düşmesine neden olacak şekilde önemseyebilirler. Örneğin: Annenin “Matematiğimiz iyi ama edebiyatı hiç önemsemiyoruz” şeklindeki söylemi bu duruma ilişkin ipucu veriyor olabilir.

Psikolojik Kontrol: Ebeveyn çocuğun her türlü duygu, düşünce ve davranışını kontrol etme arzusundadır. Çocuğun bireyselleşmesine olanak verilmez. Bu ebeveyn halinden memnun olmadığında çocuğun yalnız hissetmesine neden olabilir veya kaygısını körükleyebilir. Black Swan filmi neredeyse bütünüyle bu konu üzerine inşa edilmiş.

Suçluluk Enjeksiyonu: Aslında yukarıdaki maddenin devamı olarak da kabul edilebilir. Ebeveynin çocuğunu suçlu hissettirmesi yoluyla çocuğu kontrol altında tutmasıdır. Daha sonrasında bu çocuklar “cefakar anam” söylemini benimseyebilir fakat bunun kendilerine bedelleri olacaktır. En masum örneklerinden birisi: “Baban sen oyuncak alasın diye çalışıyor, yoruluyor, şimdi onu rahatsız etme.


Yiğit Özgür

Connor’ın Canavarı

Canavarın Çağrısına dönecek olursak Connor annesinin hastalığı ve bakıma muhtaç olması nedeniyle ebeveynleşmek zorunda kalan bir çocuktur. Bebek olamayacak kadar büyük, adam olamayacak kadar küçük bir oğlan… Sadece kendinin günlük bakımını üstlenmek zorunda kalmaz, annesinin de bakımını sağlamaktadır. Hatta annesinin kurtarılmak zorunda da hissediyordur. Bu perspektiften hissettiği yutulma kaygısını sembolize etmek için bir canavara ihtiyaç duymuş olabilir. Yine de bu ayrıntılı kuramsal açıklamaya gerek olmaksızın, canavarın esas olarak Connor’ın bastırılmış öfkesini sembolize ettiğini söylemek gerekir. Canavarın sonradan bir mezarlıkta bulunduğunu öğrendiğimiz porsuk ağacından dönüşmesi ise annesinin ölümüne ilişkin kaygılarını da temsil etmesiyle ilgili olabilir. Son olarak Connor’ın canavar karşısında oldukça soğukkanlı kaldığını da hatırlamak gerekir. Connor kendisine zorbalık yapan Harry’ye de pek direnmiyordur. Anneannesinin evini dağıttığında babasına, zorbasını patakladığında da müdüreye aynı hayalkırıklığı ile sorar: “Beni cezalandırmayacak mısınız?” Connor cezalandırılmayı istiyor gibidir. Dolayısıyla suçlu hissediyordur. Filmin sonuna kadar suçluluğunu tam olarak anlamak mümkün olmaz. Sonunda ise canavarın baskısı ve tehditleriyle Connor hakikati annesi ile paylaşır: “Gitmeni istiyorum“. Connor gördüğü kabuslarda annesini uçurumun kenarında tutmaya çalışırken insanüstü bir gayret göstermekte fakat annesini uçurumdan kurtaramamaktadır. Kabusunda Connor annesini uçurumun kenarında tutmaktan yorulur ve içten içe artık gitmesini istediğini fark eder. Bu itirafından sonra imgeleminde annesinin düştüğü uçurumdan kendini bırakır. Zaten daha öncesinde de canavara hakikati paylaşmaktansa ölmeyi yeğleyeceğini söylemiştir. Fakat canavar uçurumdan düşmekte olan Connor’ı nazikçe tutar ve geri getirir. Bundan sonra Connor yaşadığı duygusal felçten kurtulmuştur. Gitmesini istediğini söylediği annesine bu kez sarılarak ve ağlayarak “Gitmeni istemiyorum” diyebilmiştir. Öncesinde ise tek söyleyebildiği “Gitmeyeceksin” olmuştur oysa ki.

Hakikatin suçluluk uyandırdığı için çıkamayışı, diğer içeriğin de çıkamayışına neden olmuştur. Boğazına kaçan lokmanın Heimlich manevrasıyla çıktıktan sonra nefes alıp verebilmesi gibi, hakikat çıkabildikten sonra diğer duyguların da çıkabilmesi olanaklı olmuştur Connor için. Bu anlamda psikanalizin kurucu vakalarından Anna O.’nun psikanalizi “baca temizleme” ve “konuşma tedavisi” olarak tanımlaması daha iyi anlaşılabilir. Canavar Connor’ın bacasını temizlemiştir. Bu anlamda canavarın işlevi bir ölçüde terapistinkine denk düşebilir. Connor’ın canavara dair hissettikleri bazen danışanın terapistine karşı hissettikleriyle uyumludur. Terapist hem her şeyi bilen ama ihtiyaç duyulanı söylemeyen biri (“Annemi nasıl kurtaracağım?”) olarak algılanabilir. Zorlayıcı bir hakikati duymayı bekleyen tarafıyla tekinsiz bir duygu da uyandırabilir. Connor’ın canavarın kollarında (ve porsuk ağacının köklerinde) uyuyakalması gibi, tekinsizliğine rağmen en zor zamanlarda ihtiyaç duyulan ve güven veren bir yönü de olabilir. Son olarak o zor hakikat gün yüzüne çıktığında kişiyi tutan bir yönü de olacaktır. Elbette durumun filmdeki gibi bir canavar tekinsizliğine dönüşmemesi için terapinin çok daha uzun bir zamana ve özenli bir tutuma ihtiyacı vardır. Filmdeki gibi dördüncü seansta hakikatin peşine düşmek terapisti gerçekten de bir canavar duygusuyla eşleyebilir.

İsmet Özel’in Anna O.’dan haberi var mıydı bilemiyorum ama Akla Karşı Tezler adlı şiirinde bir baca temizleyicileri bahsi geçer:

“…

En mutlu insanlar belki de

Baca temizleyicileridir.

Öyle dar, öyle karanlık bir yerdedirler ki,

Yüreklerini geniş, dayanıklı

Aydınlık tutmak zorundadırlar.

Bununla yükümlü sayarlar kendilerini

…”

Bazen de terapiste imgesi şiirdeki baca temizleyilerinkini andırır. Dar ve karanlık yerlerde çalışmak zorunda oldukları için yüreğini ferah tutmak zorunda olan insanlar. Yüreklerini ferah tutmayı bilen, dolayısıyla da en mutlu insanlar…

Öykünün Öyküsü

Filmin içinde bu öykünün öyküsüne ya da bu fantazmanın nasıl kurulduğuna ilişkin de ipuçları edinebiliriz. Connor’ın annesi ile King Kong filmini izlerken annesinin King Kong’un saldırganlığını anlayışla karşılaması bastırılan saldırganlığın bir canavar imgesi ile sembolize edilecek olmasının tohumlarını atmış olabilir. Filmin finalinde Connor’ın annesinin resim kitabında canavarın öykülerinin ve en son olarak da canavarın kendisinin resmini bulması da başka bir ipucudur. Belki annesi Connor’a canavarın anlattığı masalları önceden anlatmış, Connor bunu bir fantezi içinden tekrar yaşamıştır. Son olarak annesinin ölmek üzereyken canavarla göz göze gelmesi de dikkat çekicidir. Mistifiye etmeye meyilli izleyici için bu durum canavarın gerçek olduğu yönünde yorumlanabilir. Yine de annesinin de buyurgan ve sert bir anneyle büyümüş olması ve babasının kaybı belki de bize onun da çocukluğunda canavarlara ihtiyaç olduğunu anlatmaya çalışıyordur. Aile fotograflarında annenin yitirdiği babasının Liam Neeson olduğunu görürüz. Filmde canavarı yine Liam Neeson seslendirmiştir. Dolayısıyla annenin ihtiyaç duyduğu ama geri gelmesinin tekinsiz de olacağı o canavar, belki kendi babasıdır.

Son olarak bu yazıyı konuşmadan önce yazsaydım belki başka bir yazı olurdu. Seminerde katkıda bulunanlarla kolektif bir yazı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hakikatin peşine düşen herkese bir kere de buradan teşekkür etmiş olayım bu vesileyle. Seminerin diğer oturumlarını aşağıda görebilirsiniz.