Cuma , 24 Kasım 2017

OHAL KOŞULLLARINDA SANAT Ya da İKTİDARIN VE SERMAYENİN İĞDİŞ ETTİĞİ SANAT

Adil Okay

 

“Öncelikle sanat siyasidir çünkü mekânın, görünürlüğün ve yaşanırlığın dağılımını yeniden biçimlendirir. (…) Sanat siyasaldır çünkü sosyal tahakkümün biçimlerini yapılandıran zaman ve mekânın sıradan koordinatlarını askıya alarak belli bir algısal modeli biçimlendirir.”[i]  Jacques Ranciére

 

Ranciére’in görüşlerine katıldığımı söyleyerek başlayayım ve konuyu açayım. Tabi ki siyasetle sanat birbirinden bağımsız değildir. Sanat siyasete, siyaset sanata bazen açık, bazen dolaylı olarak dokunur, birbirini etkiler. Bu söylediklerim bazı okuyuculara “ayanın beyanı” gibi gelebilir. Ama ne yazık ki halen, “Sanat siyasetin dışındadır, ben sanatçıyım ama siyasetle ilgilenmiyorum” diyenler var. Oysa “egemenlerin siyaseti” copuyla, mahkemesiyle, hapishanesiyle, yandaş medyasıyla, Kültür Bakanlığı’yla, sansür kuruluyla,  sermaye piyasasıyla, kışkırttığı linç sürüleriyle bir heyula gibi sanatın – sanatçının üzerinde iken, biz istediğimiz kadar “siyasetin dışındayız” diyelim, bunun inandırıcılığı olmaz.

Sözünü ettiğim “siyaset”, bu coğrafyada AKP Devleti’dir. Ama hemen vurgulamalıyım ki “sanata ve sanatçıya” müdahale AKP ile başlamadı. Bunun için Sebahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, Cegerxwin’un, 1940 Toplumcu kuşağı denilen yazar ve şairlerin hayat hikâyesini, onların da dönemin siyasi iktidarları tarafından zindanlara tıkıldığını yeniden anımsamakta yarar var. Hatta çok geriye gidip, dünya tarihinden örnekler verebiliriz.

Ancak bizim ülkemizde “siyaset” sanata, hiçbir zaman AKP iktidarı kadar fütursuzca saldırmamıştı. Örneğin, “Danimarka merkezli ifade özgürlüğü organizasyonu Freemuse tarafından her yıl açıklanan sanata ve sanatçılara yönelik sansür, saldırı ve hak ihlalleri raporuna göre Türkiye, sansür ve saldırıda ilk 10’da yer alıyor. Raporda sanata yönelik esas baskının OHAL koşullarında yaşandığının altı çizilirken, 2016’da sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik 23 ciddi hak ihlalinin yaşandığı belirtildi.”[ii]

 Aynı soruyu tersinden soralım: Sanatın, siyasete etkisi nedir?

 

Sanatçı biriktirdikleriyle – gözlemleriyle eser meydana getirir. Bu birikim uzaydan gelmiyor. Önce doğup büyüdüğümüz coğrafyanın, sonra da uzak diyarların sesleri, bizim sanat edimimize etki ediyor. Bu girift ilişkilerin – seslerin arasından “imdat çığlıkları”na, her dilden yakılan ağıtlara kulak tıkamak mümkün elbette. Sadece deniz dalgalarını, ispinoz seslerini veya aşk namelerini işitmek üzere kendimizi kodlayabiliriz. O da siyasi bir tercihtir. Bu durumda sanatçı, üç maymunları oynayarak (bazen de farkında olmayarak) siyasi iktidara destek sunar. Yani yine dolaylı olarak “siyaset” yapmış olur. Zira Ranciére‘in dediği gibi “Sanatın dışında kalacak bir gerçek dünya yoktur. Duyumsanabilir ortak kumaşın üzerindeki estetik politikası ile politika estetiğinin birleşip ayrıldıkları tek ve ikili kıvrımlar vardır. ‘Kendine gerçek’ diye bir şey yoktur; algılarımızın, düşüncelerimizin ve müdahalelerimizin nesnesi olarak, gerçeğimiz olarak bize sunulmuş olanın yapılandırılması vardır.”[iii]

Ranciére’e ek yapayım. Şimdilerde “çoklu gerçekçilik” tartışmaları yapılıyor. Yani söz konusu olan “gerçeğin-bilgi”nin gizlenmesi değil bulanıklaştırılmasıdır, neoliberal “toplum mühendisleri” tarafından gerekli – gereksiz milyonlarca bilginin pompalanması sonucu hakikatin arada kaybolmasıdır. Gerçeğin bilince ulaşmadan hakikate dönüşemeden savrulmasıdır. Dolayısıyla gündelik dilin dışına çıkmasını beklediğimiz sanatçılarda bu günü anlama ve geleceğe tasavvur edimi zayıflıyor. Gidimli dilin dışına çıkanların bazıları da hakikatin ya üstünde ya altında gezinip duruyor. Demem o ki; duyargaları daha açık olduğu varsayılan sanatçılar da bu gelişmelerden nasibini alıyor. Onlara “gerçeğin dolayında” gezinmeye ya da iş işten geçtikten, atı (para ve iktidarı) alan Üsküdar’ı geçtikten sonra “gibi yapma”ya, “muhalif görünme”ye izin veriliyor.

Örnek mi? Vereyim:

 

 

“Hakikati hâlâ bulamadıysan niçin kalkıp aramıyorsun!”

 

Halepçe, Roboski, Soma gibi katliamlar yaşandığında, gözyaşımızı içimize akıtmak, gizlemek de bir tercihti, şair Ahmet Ada, Metin Kaya veya Süleyman Okay gibi gözyaşlarını mısralara akıtmak, Tülin Şahin Okay gibi taşla, Sennur Sezer gibi metinle itiraz etmek de bir tercihti. Ya da Y. Özdil adlı gazetecinin yaptığı gibi, “katliamda ölen çocuklara iyi oldu” anlamına gelecek bir “makale” yazmak da siyasi tercihti.

Bakınız Diyarbakır zindanında yaşanan katliam hakkında ne kadar çok belgesel yapıldı. Şairler ve edebiyatçılar da duyarsız kalamadılar bu trajedi karşısında. Adnan Yücel, “Dörtlerin Gecesi”ni yazdı, ben de bu destanı ekler yaparak tiyatro oyununa dönüştürdüm.[iv] Burada sözünü ettiğim “kanlı siyaset”, Adnan Yücel’in şiirlerine, benim oyunlarıma sirayet etti. Zira bu trajedileri yaratan doğa veya Tanrı değildi. Siyasete egemen olan zebanilerdi.

Ve ne yazık ki bizim tarihimiz Adana’dan, Van’a, Sivas’tan Diyarbakır’a, İstanbul’dan Roboski’ye, Ankara’dan Suruç’a, Soma’dan Sur’a “katliamlar tarihidir”. Sanatçılar bu trajedilerin birini görmeyebilir, ikincisini ise görmezden gelebilir ama ya üçüncü, beşinci, yüzüncü…

Hacı Bektaş’ı Veli’nin, hallerini duyup kaygılandığı Mevlana’ya bir elçi gönderip şöyle sual ettiği rivayet olunur: ‘Hakikati hâlâ bulamadıysan, niçin kalkıp aramıyorsun. Yok eğer bulduysan, niçin bağırıp, çağırmıyorsun.’ Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’ye iletmesi için elçiye teslim ettiği karşı suali ise şöyledir: ‘Hakikati hâlâ bulamadıysan niçin kalkıp aramıyorsun. Yok eğer onu bulduysan niçin susup oturuyorsun.’”[v]

Kıssadan Hisse: Günlük sohbetlerimizde şikâyetleri – eleştirileri – yaptıkları durum “analizleri” bu satırları yazandan fazla olan ama “sözün uçup yazının kaldığını” unutan yani bu trajediler hakkında yazmayan-çizmeyen sanatçılara da seslenmek, onları -hâlâ umudumuz olduğu için- sarsmak gerekiyor:

“Tarihi bir yana bırakalım” deseniz dahi sizin çağda yaşanan olayları yok sayamazsınız. Pencereleri, kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile imdat çığlıkları çalışma odanıza kadar sızar. Kaçamazsınız. Artık tanıksınız. Vereceğiniz karar da yapacağınız yorum da siyasi olacaktır: Susmak, yok saymak veya “eli kanlı devlet” diliyle konuşmak ya da itiraz etmek. Bu seçeneklerin eseriniz üzerinde (biçimlendirme – indirgeme esnasında) açık, kapalı, dolaylı ya da dolaysız etkisi olmaz mı?

Bu korku imparatorluğunun sınırları içinde yaşayan sanatçılardan “susanları” suçlama hakkımız yok belki ama “eli kanlı devlet” diliyle konuşanları, zalimin kılıcını kuşananları teşhir etmek ve onlara (biz affetsek bile) tarihin affetmeyeceğini, alınlarına yapışan kara lekeyi zamanın da silmeyeceğini hatırlatmak gerekiyor.

 

 

Değişen Dünyada Doğru Yaklaşım Nedir?

 

Çağdaş filozoflardan Eagleton’a göre “ideoloji – siyaset”, asla egemen sınıfın düşüncelerinin basit bir yansıması değildir. Aksine dünyaya ilişkin çatışmalı, hatta çelişkili görüşleri kapsayan, daima karmaşık bir fenomendir. Bilimsel bir eleştiri; ideolojiyi, sanata hem bağlayan hem de aralarına mesafe koyan ilkeyi bulmaya çalışır…

Eagleton’un da altını çizdiği gibi konu oldukça karmaşıktır. Hazır reçete vermek mümkün değildir. Zaman içinde kapitalist dünyada üretim ilişkilerinin görece değiştiğini göz ardı edersek meseleyi anlayamayız. Örneğin 50 yıl önce neoliberalizm yoktu. Bu gün ise neoliberal politikaların sanata ve felsefeye farklı yansımasından söz ediyoruz. Celâl Soycan’ın ifade ettiği gibi: “Kurgulanmaya çalışılan ‘yeni’ sanat algısı, plastik sanatlar alanında tuval resminin öldüğü önyargısı temelinde işler ve görselliğin teknolojiyle harmanlandığı bir ‘tasarım’ rejimi hakim kılınır. Küresel sermayenin açık desteğiyle önceden saptanmış başlıklarda İş’ler sipariş edilir; ‘küratör’lerin hemen her düzeyde yönetici ve yönlendirici olduğu bir süreçte işler sponsor firma logoları altında küresel bir ‘sanat’ dili içinden yatıştırıcı (pasifize etme. b.n) bir anlamdırma mecrasına akar. (…) Sanat gündelik tüketime açılarak sıradanlaşmış, bakışın kodlanmış oburluğuna teslim edilmiştir. Kitsch, Low-art, popüler kültür ve meta kültürü New York popu üzerinden sanatsallık kazanmıştır. Özetle, bütün normları emerek kendi rasyoneline alan piyasa (burjuvazi b.n.) temel anlam koyucudur.”

 

 

Peki, sanatçılar bu devasa tehditlere karşı nasıl direnecektir?

 

Elbette sanatın dün olduğu gibi bu gün de kitleleri etkileme gücü var. Edebiyatın, resmi tarihin dışında gerçek tarihin yazılımına katkı sunduğunu biliyoruz. Ama sadece “kahramanların, ulu önderlerin betimlenmesi” gibi pragmatist yaklaşımlar da sanatçının üretimini kısıtlar. Dolayısıyla makro iktidarların olduğu gibi mikro iktidarların da psikolojik baskısına karşı koymak gerekiyor. Ve ayrıca unutmamalı ki siparişle yapılan sanat güdük olur. Kaldı ki, yukarında anlatmaya çalıştığım gibi; tekelci sermaye “sanatın içini boşaltmak, sanatçıyı ehlileştirmek için” devasa bir “Sanat Pazar”ı kurmuş ve oradan (yine sanat adına) para devşirmektedir. Devşirdiği paraların küçük bir bölümünü de “meta”laştırdığı sanata- sanatçılara aktarıp kalemşor kazanmaktadır. Örneğin Müze ile sanayi kuruluşunu eşitleyen, her ikisine de “para-meta” cephesinden bakan “Beral Madra’nın (…) ‘kavramsal İş’ler açısından öne çıkardığı bu varsayımsal işaretlemeler, bütün varlık ve anlam düzeylerini tasarlanabilir, gösterileştirebilir ve estetize edilebilir bir alan olarak tanımlayan Kültüralizm’e aittir. Bu kavramın neo-liberal kapitalizmle ama özellikle onun piyasa ahlakıyla bağıntısına not düşelim.”[vi]

Bu notu düştükten sonra can yakan sorumuza gelelim: Boston müzesinde otomobil, Louvre müzesinde giysi defilesi, İstanbul Biennallari’nde Ali Artun’u çileden çıkaracak kadar ucube İş’ler yapan “piyasa”ya (piyasanın devletine) karşı sanat(çı) nasıl özgün, özerk ve dik duracaktır.

Havuç sopa arasında, kırk katır ile kırk satır arasında seçim yapmadan üçüncü yolu bulmak çok mu zor?

Tabi ki değil. Zor ama bilinmez- görünmez değil. Bunun cevabını bulmak için: Aragon’un Elsa’ya mektuplarını, Sartre’rın, Benjamin’in, Sabahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, Yılmaz Güney’in, Atilla Jozef’in, Victor Hara’nın (ve sayamayacağım kadar çok sanatçının) biyografilerini yeniden okumakta yarar var.

Tam da Senarist Selamo’nun ifade ettiği gibi: “Sanatçı arkadaşlarımızın ‘kayyum geldi sanatımıza engel oldu’ deyip eli kolu bağlı bir şekilde oturmasına şaşırıyorum. Şimdi hep birlikte sanat üretmenin vaktidir. Biri kamerasıyla, biri senaryosuyla, diğeri ışığıyla komün oluşturup film çekebilir, komün şekilde resim yapılabilir, sanat komünleri oluşturulabilir. İşte o zaman ‘sanat üretiyoruz’ diyebiliriz.[vii]

 

 

Peki bizim mahallenin eleştiriye ihtiyacı yok mu?

 

Tam da burada bir iç eleştiri yapayım: Sanatçıların önünü kesen “egemen siyaset”in karşısına dikilen muhalif siyaset (Demokratik Kitle Örgütleri, sol siyasi partiler, muhalif sanat örgütleri, yayın organları) farklılığını ortaya koymalıdır. Sanatçıların özgürlüğüne- özgünlüğüne ket vurmamalı, onları oto-sansüre zorlamamalıdır. Zira bu da bir “Mahalle baskısı”dır. Örneğin bir kadın ressam nü resim çizebilmeli, fotoğrafçı dilerse modelle nü fotoğraf denemesi yapabilmeli, yazar cinselliği betimleyebilmeli ya da içe dönük eleştiri sunabilmelidir. Sanatçı, Sol kesimde genel kabul gören biçemin, sanatsal akımın dışına –dilerse- çıkabilmeli yeni arayışlara yelken açabilmelidir. Yeter ki ortada “sanat olsun, özgürlük – özgünlük olsun. Sanatçı sermaye sınıfı ile mesafeli olsun, muhalif dilini köreltmesin.

Yılmaz Güney’in “Klasik Politik Sinema” yerine Brezilyalı sinemacı Rocha ile birlikte “Modern Politik Sinema” akımını kurup geliştirmesi, bu arayışlar sonucu gerçeklemiştir.

Demem o ki klasik diyebileceğim “inşa edilmiş bir ahlaki / ideolojik tavır olan ’Başkalarının Acısına Bakmak’ ve buradan seslenmek yerine, ‘Başkalığın kendisiyle dalaşan’ bir Dil”[viii] de kurabilmelidir.

Osman Oğuz’ın ifadesiyle: “Erk sahibine göre sanatçı, kontrol edilebildiğinde etkili bir ideolojik mücadele eri, kontrol edilemediğindeyse silahlardan öte kuvvete sahip bir tehdittir. O halde mutlaka terbiye edilmeli, edilemiyorsa yok edilmelidir! (…) Politikayla sanatın ilişkisi yanlış kurgulandığında veyahut politika, bütün alanlar üzerinde iktidar kurmak için kurgulandığında, sanat’tan (onun en büyük gereksinimi özgürlük olduğuna göre) bahsetmek de mümkün olamıyor…”

 

 

Sermayenin burnunu soktuğu “sanata” er geç gölge düşer

 

Kapitalist sistem artık insanlığın üretime devam edebilmesi için tek ihtiyacının ekmek ve barınmak olmadığının bilincindedir. İnsanlık bu gün sosyal gıdaya, yani sanata da ihtiyaç duymaktadır. Sermaye (ve sermayenin devleti), vasıflı iş gücüne ihtiyaç duyduğu gibi, sistemin devamı için bilim insanına ve sanatçıya da gereksinim duymakta, muhalif sanatçıları da (rüşvetle veya devlet sopasıyla) pasifize etmeye çalışmaktadır. “Sanat”a yatırım yapan, sözüm ona destek sunan sermaye grupları (bankalar- holdingler) bu nedenle zarar etmemekte, sanata ayırdıkları fonu vergiden düşmekte, halkın parasıyla halka hizmet etmiş görünüp, bedava reklam yapıp bir taşla birkaç kuş vurmaktadırlar. Hatta günümüzde sermaye grupları, kendi açtıkları kültür merkezlerinde, sergi salonlarında bile kraldan daha çok kralcı pozisyonunda  sanatçılara sansür uygulamaktadır.

Birkaç örnek vereyim:

Volkan Diyaroğlu, 2016 yılında Bozlu Art Projeck adlı galeride sergi hazırlarken, (anlaşma yapıldığı, açılış tarihi belli olduğu halde) sergi küratörünün bazı resimlerde Kürtçe ve Ermenice yazılar olması nedeniyle sergisini iptal ettiğini duyurmuştu.

Yine iktidar ile ters düşmek istemeyen Akbank Sanat, Şubat 2016’da Post- Peace sergisini iptal etti.

Aynı süreçte Işıl Eğrikavuk’un ‘Havva Elmanı Bitir Kızım!” başlıklı videosu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından sansürlenirken; İstanbul 4. Çocuk ve Gençlik Sanat Bineali de sansür girişimine maruz kaldı.”[ix]

Bienaller demişken Ali Artun’a kulak vermemek olmaz: “(…) Dolayısıyla bienaller, yerel izleyicilerden çok, aslında oradan oraya peşinden sürükledikleri bir sanat tüccarı, yöneticisi, medyası ve yatırımcısı koloniye, elite hitap ediyor. Bir bakıma onların etkinliklerini ve programlarını düzene sokuyor. Artık  İstanbul Bienali de bu anlamda bir uğrak noktası. Piyasa mimarlarının İstanbul’a akması, yerli yatırımcıların da çağdaş sanata olan güvenlerini sağlamlaştırıyor. Toplu olarak uluslararası fuar ve müzayede gezilerine çıktıkları bile oluyor. Bu gelişmelerde, dünyadaki hemen hemen bütün önemli fuarların sponsorları olan özel bankacılık kurumlarının yayılması da önemli bir etmen. Bienaller, küresel sanat piyasası elitlerinin örgütlenmesinde bir arayüz işlevi görüyor.”[x]

Ali Artun konuyu net olarak açıklamış. Bu arada Yapı Kredi Bankası’nın pardon Yapı Kredi Yayınları’nın Nazım Hikmet’i nasıl sansüre uğrattığını ve sosyal paylaşım ağlarında şiirlerinin dolaşımını yasaklamaya çalıştığını anımsayınız.

Bir de Tıp öğrencilerinin başına gelen bir olayı onların dilinden okuyalım:

“İstanbul’da Şizofreni hastalarının yazdığı öykülerden bir tiyatro oyunu ortaya çıkarılacak ve tıp öğrencileri sahneleyecekti. Sponsor olan ilaç şirketi, hekimlere şirket reklamı yapılmasını dayatınca ‘Sosyal sorumluluk’ projesi çöktü. “Öğrenci-oyuncular onurlu davranıp projeden çekilme nedenlerini şöyle anlattılar: Projeye sponsor olmak için ‘Bilim İlaç Firması’nın şartları şuydu: Üzerinde Bilim İlaç logosuyla, içinde Bilim İlaç firmasının tanıtımı yapılan ve oyundan da ‘üç dört dakikalık görüntüler’ içeren bir CD hazırlanacak ve oyunu izleyemeyen doktorlara gönderilecekti. (…) Bu fikir açık açık sadece firmanın reklamını yapmaktan, daha doğrusu şizofreni hastalarının ötekileştirilmesine karşı çıkan projeyi sömürmekten başka bir şey değildi. Projeye destek vermek amacıyla girdiğini iddia eden Bilim İlaç’ın, ötekileştirilen şizofrenler üzerine bir söz söylemek bir yana kalsın, onlar üzerinden rant sağlamayı amaçlayan bu şartı üzerine, hazırlanmış olan oyunumuzu iptal edip projeden ayrılmaya karar verdik.[xi]

Basında çok fazla yer almayan bu gelişmeler ürkütücü değil midir? Kaldı ki bu gelişmenin temelleri Marshall planı ile atılmış, amacı Sovyetlere karşı savaş olan “Özgür Avrupa Ülküsü, Kültürel Özgürlük Kongresi, Varfield vakfı” adlı vakıflar kurulmuştu. “Kültür alanının NATO’su olarak görülen ‘Kültürel Özgürlük Kongresi’, 35 ülkede açtığı bürolar aracılığıyla yayıncılık faaliyeti ve dağıttığı ödüllerle kayda değer pek çok entelektüeli istihdam etmiştir.”[xii] Bu gibi vakıflar on yıllar boyunca -kendi seçtikleri ve örgütledikleri sanatsal etkinliklere milyarlarca dolar aktarmıştır. Çalışma kurullarında General Motors başkanı ve Henry Ford gibi kapitalistlerin yanı sıra CİA ajanları da yer almıştır. Sözünü ettiğim vakıflar bugün deşifre olmuş durumdadır. Ama sanatın ve sanatçının “sponsorlarla” ehlileştirilme süreci yine farklı araçlarla devam etmektedir.

Türkiye’de de durum çok farklı değildir.

Sanatın siyasete karşı görece var olan özerkliğinin kaybolduğunun, sansür ve oto-sansür sorununun AKP İktidarı döneminde inanılmaz boyutlara ulaştığının örnekleri sayılmakla bitmez.

 

Sonsöz:

Başta da söylediğim gibi, sanatçılara yönelik baskı, teslim alma, yıldırma politikaları ne ülkemizde ne de dünyada yenidir. Bu “kirli siyasete” direnen, “Başka bir dünya – Başka bir siyaset mümkün” diyen sanatçılar –sayıları bazen azalsa da- her dönem ayakta kalmış ve ses çıkarmışlardır. Mehmet Fuat’ın dediği gibi: “Aç Kalmalı Sanatçı, ölmeli.  Aç kalmıyorsa, ölmüyorsa, kendisini istemeyenlerin, kendisine yer göstermeyenlerin çevresinde dönenip sıkışacak bir yer arıyor demektir. Pazarlık ediyor, anlaşıyor demektir. Uşak isteyen politikaların, ölüm kalım savaşına girişmiş tepeden tırnağa yalana boğulmuş politikaların, erdemsizliği erdem diye öne süren, insanları insanlara, ulusları uluslara düşman eden politikaların arasında… En güzel, en yüce düşüncelerin, ülkülerin ticaretini yapan, kârını bölüşen insanların, insancıkların, insanımsıların arasında… Sanatçı aç kalmalı, ölmeli. Ondan ötesi anlaşmalar, kollamalar, kalleşlikler…”[xiii]

 

[email protected]

 

Not: Güney Dergisi’nin 81. sayısında yayınlanan bu araştırma yazısı, “Pirtûk û Weje” adlı derginin röportaj sorularına verdiğim yanıtlar genişletilerek hazırlanmıştı. Yazı yayınlandıktan sonra sayfa sınırı nedeniyle çıkardığım bölümlerle yeniden güncelledim.

[i] J. Ranciére, Disiplinler arası düşüne: Bir bilgi estetiği, Sendika org için çeviren: Kutlu Tunca

[ii] Zehra Doğan Refik Tekin Diyarbakır – BİA Haber Merkezi 01 Mayıs 2017, Pazartesi

[iii]J.  Ranciére, Özgürleşen Seyirci, (Çev. E. Burak Şaman), İstanbul, Metis yayınları, 2009.

[iv] Adil Okay, Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler, Oyun, Ankara Ütopya yayınları, 2010.

[v] Celâl Soycan, Şiir Pençe, Poetik yazılar, Şirden yayıncılık, İstanbul, 2016.

[vi] A.g.e.

[vii] Zehra Doğan Refik Tekin Diyarbakır – BİA Haber Merkezi 01 Mayıs 2017, Pazartesi

[viii] A.g.e.

[ix] Fırat Arpaoğlu, “Sanat yapma”, Yeni E Dergisi, s.3, Ocak 2017.

[x] Ali Artun, Anne Ben Hıyar mıyım?, http://www.e-skop.com/skopbulten/anne-ben-hiyar-miyim/1510

[xi] Bir sponsorluk sınavı. İlaç Şirketi Neyi Seçer: Kârı mı, Şizofrenlerin Dramasını mı? İTFTT Oyuncuları. İstanbul – BİA Haber Merkezi. 14 Ocak 2010, Perşembe

[xii] Frances Stonor Saunders, “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş.

[xiii] ‘Sanat ve sanatçı hakkında’ya kenar notları– Sibel Özbudun -Temel Demirer. Sosyalist Mezopotamya, No:28, Haziran 2010