Perşembe , 23 Kasım 2017

Fikret Başkaya’nın sempozyum açış konuşması [İstanbul, 21 Ekim, 2017]

 

 

 

Değerli dostlar

Özgür Üniversite’nin 25 yılı vesilesiyle düzenlediğimiz, ” Neden kapitalizmin bir geleceği yok?” temalı sempozyuma hoş geldiniz. 

 

Hepinizi, şahsım ve Özgür Üniversitemiz adına saygıyla selamlıyorum.

 

Bu sempozyumda bildiri sunan ve moderatörlüğü üstlenen hocalarımıza, dostlarımıza değerli katkıları ve cömertlikleri için teşekkür ediyoruz. 

 

Bize bu salonun tahsisindeki samimi desteklerinden dolayı, değerli dostum, İstanbul milletvekili Ali Özcan’a, Şişli Belediyesi, Kültür ve Sosyal İşler müdürü Yusuf Enis Baykal’a ve Özgür Üniversite dostu. Sezgin Diler’e  en samimi teşekkürlerimizi sunuyorum…

 

Tabii, bu sempozyumu izlemek üzere İstanbul dışından gelen dostlarımız da ayrıca teşekkürü hak ediyor…

 

Bu açış konuşmamda iki soru etrafında kısaca bazı açıklamalarla yetineceğim: Neden Özgür Üniversite var; ve neden ‘kapitalizmin bir geleceği yok? Özgür Üniversite neyi, neden ve nasıl yapmak istiyor?

 

Değerli dostlar

 

Bu günkü üniversiteler (akademi), egemenlik üreten, yeniden üreten kurumlardır. Burjuva egemenliğinin hizmetindedirler. Genel bir çerçevede, burjuva düzenini yaşatmanın, meşrulaştırmanın, dayatmanın araçlarıdırlar. ‘Ölü bilgilerin’ depolandığı yerlerdir. Üniversite üyesi bir uzmandır. Daha doğrusu ‘uzman yetiştiren uzmandır’. Oysa uzman, ‘ağacı gören ama ormanı görmeyendir’. Maddi-sosyal realitenin/gerçekliğin çok küçük bir veçhesine dair bilgi sahibidir ama realitenin bütününden habersizdir. Oysa gerçek, hakikat bütündedir. Bu yüzden egemenlik sistemi uzmanı ve uzmanlığı boşuna yüceltmez… Burjuva çağının üniversiteleri gericiliğin hizmetindedirler. Retorik faklı olsa da, medreselerin kapitalizm koşullarındaki devamıdırlar. Gerçeğe nüfuz etmenin değil, gerçeğin üstünü örtmenin hizmetindedirler.

 

Gerçek durum böyledir ama, retorik farklıdır. Üniversitelere [Akademiye], dair bir dizi tevatür üretilmiştir… İşte üniversitelerin bilim yuvaları olduğu, her türlü düşüncenin özgürce, sınırsız bir şekilde tartışılabildiği, evrensel bilimin timsali oldukları, her zaman toplumun bir kaç adım önünde oldukları, vb… Aslında bunların hiç birinin bu dünyada reel bir karşılığı yoktur. Birincisi, üniversiteler, bilim yuvaları değil, burjuva egemenliğini üretme merkezleridir; sömürünün, yağma ve talanın hizmetindedirer; İkincisi, Özgür düşüncenin üretildiği kurumlar değil, boğulduğu kurumlardır; Üçüncüsü de, toplumun her zaman bir kaç adım önünde değil, bir kaç adım gerisindedirler… Bunu görmek için Türkiye’de üniversite denilen kurumların sefil hallerine bakmak yeterlidir…Başka türlü olabilir miydi? Bu yüzden bu kurumlar, tarih boyunca ve hiç bir zaman, ilerici/devrimci fikirlerin filizlendiği, paradigma yıkan, paradigma kuran kurumlar olmadılar. Tam tersine aydınlık düşünceler, ilerici/devrimci düşünceler, üniversiteler dışında, akademi dışında ve onlara rağmen var olabilmiştir…  Eğer üniversiteler tevatür edildikleri gibi olsalardı, bu dünya bu sefil halde olur muydu? İnsanlık ve uygarlık barbarlığa ve vahşete mahkum olur muydu? Yerlerde sürünür müydü? İnsanlığın ve uygarlığın geleceği tehlikeye girer miydi? Fakat, neoliberal küreselleşme çağında bir eşik daha aşılmış görürüyor… Artık özelleştirme dalgasıyla, kapısında ‘üniversite’ yazılı olan kurumlar birer ticaretheneye, birer kapitalist işletmeye. diploma ticareti yapılan dükkanlara dönüştüler, dönüşmekteler… Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

 

İşte, Özgür Üniversite, böyle bir tespitten hareketle, gerçek bilimin, özgür düşüncenin, ilerici ve devrimci fikirlerin, radikal eleştirinin ancak, tam birer gericilik yuvası olan, kapısında üniversite yazan bu kurumların dışında ve onlara rağmen üretilebileceği tespitinden hareket ediyor. Zira, eleştiri radikal değilse, eleştiri değildir. Bilindiği gibi, “radikal olmak”, sorunları kökeninden ele almaktır. Ancak radikal eleştiri şeylerin gerçeğine nüfûz etmeyi mümkün kılar…

 

Bu vesileyle bir hususu hatırlatmak gerekiyor. Üniversiteler burjuva egemenliğini üreten kurumlardır, tam birer gericilik yuvasıdırlar ama, bilimsel bilginin/eleştirel düşüncenin niteliğinden ötürü de, radikal eleştiriyi, bilimsel bilgiyi bu kurumlardan tam olarak kovmak mümkün değildir. Bu yüzden üniversitelerde bilim namusuna, entellektüel dürüstlüğe sahip, gerçeğin safında yer alan, gerçeğin peşine düşen egemenlik karşıtı insanlar, üyeler her zaman vardır ama bir istisnadırlar…

 

Müsadenizle, Özgür Üniversitenin kuruluş bildirgesinden kısa bir alıntı yapmak isterim:

 

“İnsanlık ve uygarlık böyle bir döneme girmişken, eleştirel bilgi ve düşünce her zamankinden daha büyük gereksinim haline geliyor. Bilimin ve entelektüel yaratıcılığın artık emperyalist sermayenin, komprador burjuvazinin bilgi tacirlerinin ve “neoliberal aydın” bozuntularının sultasından kurtarılmaya ihtiyacı var. Tüm kamusal alanları ve eğitimi metalaştıran, özel yaşama alanlarını da atomize eden kapitalist ideolojik hegemonyaya karşı bayrak açılmadan, ne bilimsel bilgi üretilebilir ne de emekçi sınıfların ideolojik köleliği aşmasının önündeki engeller ortadan kaldırılabilir. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin toplumsal kurtuluş ve özgürleşme projelerinin de yaratıcı bir tarzda yeniden üretilmeye ihtiyacı vardır.

 

İşte Özgür Üniversite ve Türkiye ve Ortadoğu Forumu böyle bir tespitten yola çıkıyor ve eleştirel bilgiyi emekçi kitlelerin hizmetine sunmanın gerekli ve mümkün olduğunu ilan ediyor. Emekçilerin devletten ve sermayeden bağımsız, eğitim kurumları ve ideolojik müdahale araçları oluşturmaları gerçek bilimin ve eleştirel düşüncenin de bir gereğidir. Zira, gerçeğe ihtiyacı olanlar da bilime ihtiyacı olanlar da onlardır ve “devrimci olan da sadece gerçeğin kendisidir”. Sermayenin küresel saldırısından zarar görenler aynı zamanda bilimsel bilgiye ihtiyacı olanlardır. Ve bu coğrafyada ezilen halkların özgürleşme çabası ve onların anti-emperyalist mücadelesi, dayatılan karanlığı ve gericiliği püskürtebilecek potansiyele sahiptir. Geriye potansiyeli bilince çıkarmak, olanaklarını araştırmak kalıyor. Zaten Türkiye ve Ortadoğu Forumu ve Özgür Üniversite’nin varlık nedeni de budur.

 

Forum ve Özgür Üniversite, eleştirel bilimsel bilginin, (zira eleştirel değilse bilim de değildir) yönetilenler, sömürülenler ve ezilen halklar yararına yeniden üretebileceğini kanıtlama iddiasıyla ortaya çıkıyor. Ve işçilerin, işsizlerin, yoksulların, sermaye düzeni tarafından dışlanmışların, kimlikleri bastırılmış halkların, onurlu aydınların ortak çabalarıyla, kendi bilim kurumlarını, kendi “organik aydınlarını” eğitim süreçlerini, kendi dillerini, bilimsel yöntem ve araçlarını, üniversitelerini, tartışma kültürlerini, enstitülerini, yazar ve araştırmacılarını, düşünürlerini yaratabilecek potansiyele fazlasıyla sahip oldukları inancıyla yola çıkıyor.”

 

İşte bu amaçla geride kalan dönemde, düzenli dersler, seminerler, konferanslar, atölye çalışmaları, sempozyumlar, kitaplar ve periyodik yayınlarlarla, eleştirel düşüncenin yaratılması çabasına katıldık… Bu zaman zarfında her yaştan ve her meslekten binlerce insan, Özgür Üniversite’nin herhangi bir etkinliğine dahil oldu. Ve esas itibariyle de faaliyeklerimizi dört alanda sürdürdük: 1. Resmi ideoloji ve egemen ideoloji eleştirisi; 2. Onunla bağlantılı olarak, Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmaya dikkkat çekmek ve bir duruş oluşturmak. Zira bu ikisi, önümüzü görmemizi, yolumuzu bulamamızı zorlaştırıyor; Üçüncüsü, kapitalizme ve onun şimdilerde geçerli neoliberal verisiyonuna karşı çıkmak, bilinç oluşturmak ve nihayet; dördüncüsü de , özellikle neoliberal saldırı ve ardından Sovyet Sisteminin çöküşüyle ortaya çıkan umut ve ütopya zaafını ödünleyici bir çaba içine girmek…

 

Geride kalan dönemde, Özgür Üniversite, devletten ve sermayeden tam bağımsız, gönüllülük temelinde bir eğitim kurumunun, bir eleştirel odağın, bir üniversitenin, bir akademinin mümkün olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bu yüzden içine hapsolduğumuz gericilik çağında Özgür Üniversite gibi kurumlar hayati bir ihtiyaç haline gelmiş bulunuyor…

 

Artık, bilginin ve kültürün metalaştığı, özelleştiridiği bir çağda yaşadığımızı akıldan çıkarmamak gerekiyor. Dolayısıyla, radikal eleştiri hiç bir zaman bu kadar gerekli olmamıştı…

 

İkinci soruya, “Neden kapitalizmin bir geleceği yok?” sorusuna gelirsek, bu sorunun cevabı burada iki gün boyunca verilmeye-tarışılmaya çalışılacak, ben kısaca önemli gördüğüm bir kaç hatılatmayla yetineceğim…

 

Artık kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durumu, kriz kelimesiyle ifade etmek mümkün değil, zira çözdüğünden daha çok sorun üretiyor, yaptığından daha çok yıkarak yol alıyor. Daha doğrusu, yol alamıyor, patinaj yapıyor.

 

Tüm canlı organizmalar gibi, sosyal sistemler de, sosyal formasyonlar, uygarlıklar da sonludur. Dolayısıyla kapitalizmin de bu kaçınılmaz sondan muaf değildir. O halde sorun, yıkılıp-yıkılmayacağı, çöküp-çökmeyeceği değil, bunun ne zaman vuku bulacağıyla ilgilidir. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, başlığını taşıyan eserinde, ” İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, hiç bir toplumsal formasyon yok olmaz” diyor. O halde sorun, “kapitalizmin hala atacak mermisi kaldı mı? sorusuyla ilgili demektir.

 

Bütün göstergeler, çöküşü işaret ediyor ama, bir sosyal formasyonun çöküşü, bir canlı organizmadan farklıdır. Bir sosyal formasyon söz konusu olduğunda, çöküşü bir süreç veya bir eğilim olarak anlamak gerekir. Hiç bir uygarlık için bir ölüm tarihi vermek mümkün değildir. Mesela komünal yaşam biçimi şu tarihte son buldu denemez. İkincisi, bir sosyal formasyonun tüm bileşenleri aynı anda “eskimez”, aynı anda “işlevsizleşmez”, “krize girmez”. Önemli bileşenlerin krizi, eskimesi, işlevsizleşmesi sistenim çöküşüne neden olabilir.

 

Aslında kapitalizm uygarlıkların en kısa ömürlü olanıdır. Nitekim, sanayi kapitalizminin eni-sonu 250 yıldan az bir geçmişi var. Bu, uzun insanlık tarihinde çok küçük bir parantezdir. Fakat, bu kadarcık zamanda bir  sürdürülemezlik durumu, bir uygarlık krizi ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durum doğrudan kapitalizmin doğasını, mantığını angaje eden bir şeydir. Zira, kapitalizm bir sapmaydı. Orada öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır…

 

Kendini önceleyen üretim tarzlarından, sosyal formasyonlardan farlık olarak, kapitalizmde üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağ kopmuş, ters-yüz olmuş durumdadır. Kullanım değeri değil, değişim değeri üretmek esastır. Her kapitalist, her kapitalist işletme, pazarda (piyasada) satmak, kâr etmek amacıyla üretim yapıyor. Üretim, vahşi bir rekabet ortamında gerçekleşiyor. Rekabetci olabilmek, her seferinde toplam artı-değerden daha büyük pay kapmakla mümkün… Orada var olabilmenin koşulu, sürekli olarak daha çok üretmekle, büyümekle mümkün…

 

Sistemin işleyişi, artı-değer sömürüsüne dayanıyor. Kârın büyük olabilmesi için ücretlerin düşük olması gerekiyor. Başka türlü söylersek sömürü oranının yüksek olması gerekiyor…  Sonuç: üretilen malların satılamaması ve kriz…

 

Fakat bir şey var: Kapitalizm dahilinde krizler, ihtiyaçtan fazla üretilmesinden kaynaklanmıyor. Satılabilir/satın alınabilir olandan daha fazla üretilmesinden kaynaklanıyor. Bu yüzden, Derin yoksulluğa, açlığa ve sefalete “aşırı üretim” eşlik edebiliyor …

 

İşte bu durum, kapitalizmin ‘uyumlu’ gelişmesine izin vermiyor. Sistem sürekli krizlerle yol alıyor. Bu yüzden kapitalizm dahilinde krizler, bir yol kazası, ‘arızî’ bir şey, istisnai bir durum değildir… Başka türlü söylersek, kriz, kapitalizmde içerilmiş durumdadır, onda mündemiçtir. Kapitalizmin tanımına dahildir… O kadar ki, yağmur bulutta ne kadar içerilmişse, krizler de kapitalizmde aynı şekilde mündemiçtir…

 

Şimdilerde tüketimle ihtiyaçlar arasındaki bağ da kopmuş durumda. Artık satın almak için satın almak saçmalığı geçerli…

 

Bu aşamada iki hatırlatma daha yapmam gerekiyor: Birincisi, kapitalizm “sınırsız büyüme” eğilimine ve dinamiğine sahiptir. Dur-durak bilmeden daha çok üretmeye mahkûmdur. Kapitalist durmasını bilmez, duramaz… Bu ona sistenim mantığının dayattığı bir şeydir.

 

İkincisi, kapitalistler üretimin insanî, sosyal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değillerdir… İnsana ve doğaya verilen zararları yok sayarlar. Eğer onu dikkate alırlarsa, kâr oranı düşer… Oysa, bir şey üretmek, doğadan bir çekmek/eksiltmek ve üretirken de, tüketirken de kirletmek demektir.

 

Lâkin dikkate alınması gereken bir şey daha var: Sistem, sınırsız büyüme ve genişleme dinamiğine sahip ama, bu dünyanın kaynakları sınırlı… Amerikalı Kenneth E. Boulding, ” Sınırlı bir dünyada sınırsız büyümenin mümkün olduğuna inanan, deli değilse iktisatçıdır”  demişti… Ve şimdilerde çoktan o sınıra dayanılmış , duvara toslanmış bulunuyor… Daha şimdiden bir çok alanda geri dönüşü olmayan sınır, tehlikeli eşik aşılmış bulunuyor… Artık, enerji. iklim, jeopolitik, sosyal ve ekonomik sorunlarda geri dönüşü olmayan sınır aşılmış, bir sürdürülemezmlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor… Sistem, ekonomik, finansal, ekolojik, sosyal, politik ve ideojik krizler sarmalına hapsolmuş bulunuyor. Üstelik bunların her biri de diğerini, diğerlerine azdırıyor…

 

Kapitalizm biri yatay, diğeri de dikey olmak üzere ikili bir gelişle seyri izliyor. Yatay gelişme demek, henüz kapitalist ilişkilerin geçerli olmadığı prekapitalist alanları etki altına almak, kapsamak anlamındadır. İşte, kolonyalizm ve emperyalizm denilen, kapitalizmde mümdemiç bu eğilimin ve dinamiğin bir sonucu olarak tezahür ediyor…

 

Kapitalizmin ikinci temel eğilimi de dikey genişleme veya “yoğunlaşmadır”. Bu, kapitalizmin halen geçerli olduğu alanda derinleşmesidir. Mesela, aile içinde gerçekleşen, henüz meta katetorisine dahil olmayan şeylerin metalaşması, şeyleşmesi, paralılaşması, bir kâr aracına dönüşmesinde olduğu gibi… Daha önce evde yapılan salça, tarhana, yoğurt, peynir, vb. bir kapitalist işletme tarafından üretilip-satıldığı durumda, sermaye yeni bir değerlenme alanına kavuşuyor…

 

Bunlardan birincisinin sınırına dayanılalı çok oldu. Artık şimdilerde ikincinin sınırına da dayanıldığını söylemek mümkün… Artık göz retinası, erkek sipermi, kadın rahmi, vb. dahi metalaşmışken, gidilecek yol kalmış mıdır? Bu da kapitalizmin kendi sınırına dayandığı anlamına gelir…

 

Ortalama insan, kapitalizmin yeni teknolojileri devreye sokarak, inovasyonlarla, krizlerin üstesinden gelebileceği gibi saçma bir düşünceye sahiptir… Eğer, her teknolojik gelişmenin, her ileri teknolojinin kapitalizmin kuyusunu kazdığını bilseydi, öyle saçma bir düşünceye sahip olmazdı.

 

Kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın canlı emeğin, insanın, işçinin yerini almasının da tarihidir. Rekabet her seferinde daha ileri üretim tekniklerine sahip olmayı dayatıyor. Lâkin bir şey var: Makina/robot yeni değer, fazla değer üretmez… Sadece daha önce canlı emek tarafından üretilmiş, makinada içerilmiş/dondurulmuş değeri, üretilen yeni ürüne aktarır, transfer eder… Bu da, her teknolojik gelişme sonucunda daha az değer üretiliyor demeye gelir… Bu vesileyle ve haklı olarak şöyle bir soru akla gelir: Daha çok değer üretmeyen makinalara kapitalist neden itibar etsin? Makina, daha çok ve daha çabuk üretmeye imkân verdiği için… Böylece en ileri, en gelişmiş teknolojiyi kullanabilen kapitalistler, toplam artı-değerden daha çok pay kapmayı başarıyorlar ve rakipleri karşısında avantajlı duruma geliyorlar…

 

Bunun anlamı, her ileri aşamada kapitalizmin daha çok değer üretme yeteneğinin aşınması kendi “iç sınırına dayanmasıdır”. Her halde Marx: ” Kapitalizm doruk noktasına ulaştığında, hiç olmadığı kadar kırılgandır” derken bunu kastediyordu… [“Le capitalisme ne sera jamais aussi vulnérable que quand  il atteindra son apoğé”]. Şimdilerde kapitalizmin bunama emareleri göstermesi bu yüzdendir…

 

Netice itibariyle, kapitalizm hem kendi iç sınırına ve hem de ekolojik sorunla ilgili olarak dış sınırına dayanmış, duvara toslamış bulunuyor…

 

Böyle bir tablo ortaya çıkmışken de, artık bildik “kriz ” kavramı mevcut durumu ifade etmekte yetersiz kalıyor. Zira, bir çoküş tablosu söz konusu. Eğer bir sosyal formasyon, toplum çoğunluğunun temel ihtiyaçlarını (su, gıda, konut, giyim, enerji, ulaşım, güvenlik, vb.) karşılayamaz hale gelmişse, sürdürülemez bir durum ortaya çıkmış demektir ki, o durumu tanımlamak için “kriz” kavramı artık uygun değildir.

 

Kaldı ki, “kriz” normalden bir sapmayı ifade eder ama aynı zamanda ‘normale’, önceki duruma dönüşü de imâ eder…  Kapitalist dünya sistemi artık geri dönüşü olmayan sınırı aşmış bulunuyor. Nasıl bir zemin ürerinde durduğumuzun bilincinde olmak gerekiyor. Ayaklarımızım altındaki zemin hızla kayıyor…. Nobel ödülü sahibi de olan, Rus kimyager/fizikiçi Ilya Prigogine, “Eğer bir kimyasal, biyolojik veya sosyal sistem, genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” demişti… Şimdilerde kapitalizmin manzarası, Prigogine’nin söylediğine denk düşüyor…

 

Öyleyse biri iyi biri kötü iki haber var: İyi haber, ezeli düşmanımız olan kapitalizm çöküyor, ölüyor; Kötü haber: kapitalizmi aşmaya yönelik bilinç, irade ve örgütlülük, durumun gerektirdiği yüksekliğe çıkmaktan uzak… Öyleyse daha geç olmadan güçler dengesini lehe çevirmek, radikal bir sistem eleştirisiyle, umut ve güven veren bir perspektife ihtiyaç var… Bu da neoliberal bozgun ve Sovyet sisteminin çöküşüyle oluşan umut ve ütopya zaafının aşılmasıyla mümkün olabilir ancak… Bunun da bir tek yolu var: Radikal eleştiri ve mücadele…

 

Kapitalizmin bir geleceği yok, ama aracın rotasını kelimenin jenerik anlamında komünizme doğru çevirmek, vahşete ve barbarlığa geçit vermemek, uygarlığı ve insanlığın geleceğini kurtarmak, ezilen ve sömürülen sınıfların iradesi dahilinde olan bir şeydir…

 

İnsan irade sahibi bir varlık olduğuna göre…

 

Hepinizi tekrar saygıyla selamliyorum…