Cuma , 14 Aralık 2018

Muhalefet aklını başına almazsa… – Fikret Başkaya

Müslüman Kardeşler’in Türkiye versiyonu olan politik İslamcı AKP, her ne surette olursa olsun, iktidarı bırakmak istemiyor. İki nedenle: Birincisi, geride kalan 15-16 yılda sömürünün, yağma ve talanın tadına öylesine vardılar ki, ballı böreği bırakmak istemiyorlar; ikincisi, iktidardan düştükleri anda mutlaka yargılanacaklarını, hesap vereceklerini biliyorlar… Lâkin, oy tabanı eriyor ve AKP’nin seçimi kazanması, %50 sınırını aşması artık mümkün değil…

Aynı şekilde oy kaybeden, oy tabanının çoğunu İyi Parti’ye kaptıran MHP de, %10 seçim barajı korkusuna kapılmış durumda. Her ikisi de kendi sorunlarını çözmek üzere bir seçim ittifakı oluşturdular. Görüldü ki, AKP-MHP ittifakı da derde deva olmuyor. O zaman seçimi ‘mutlak zafere dönüştürmenin’ bir yolu bulunmalıydı ve seçim kanunu değiştirerek kaybetme riskini ortadan kaldırdılar. Öyle bir kanun ki, iktidar partisine kazanma garantisi veriyor. Bu yeni seçim kanunu dünya siyaset tarihinde bir ilk, eşi görülmemiş bir şey… Her halükârda iktidar partisi AKP’nin iktidarda kalmasını güvence altına alıyor, MHP’yi de %10 baraj sıkıntısından kurtarıyor.

O halde böyle bir tablo söz konusuyken, muhalefet cephesi hangi durumda ve nasıl bu oyunu bozabilir? Muhalefetin bu soruya gereken cevabı verebilmesi için öncelikle, ülkenin nasıl bir zemin üzerine durduğu, ‘rejimin niteliğine’ dair bilinç açıklığına kavuşması, bir dizi yanılsamadan yakayı kurtarması gerekiyor. Muhalefet hâlâ Türkiye’de ‘hukuk’ olduğunu sanıyor. Oysa çoktan hukukun yerinde yeller esiyor. Olmayan şeyi varmış saymanın ne alemi var? Şu anda Türkiye’deki rejim despotik bir rejim… Tüm baskı rejimlerinde, diktatörlüklerde (faşizm, asker-polis diktatörlüğü, Bonapartizm, vb.) asgari bir hukuk vardır. Bir tek despotizmde hukukun ve adaletin kırıntısına bile yer yoktur, hiç esamesi okunmaz. Onun için işte, çıkarılan bu kanunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmek türü girişimler abesle iştigal etmektir. Ortada bağımsız bir Anayasa Mahkemesi mi var da ondan medet umacaksınız? Kaldı ki, böyle bir kanunu çıkarılabilmek ancak hukukun, adaletin olmadığı, keyfiliği kural olduğu yerde ve durumda mümkündür.

Gözden kaçan şey…
Esasen gözden kaçan bir şey var: Hiçbir despot kazanamayacağı bir seçime izin vermez. Ancak, mutlaka kazanmayı garanti altına aldığında seçime izin verir. Ve çıkarılan kanun da zaten seçimi kazanma garantisi demek. Dolayısıyla muhalefetin böyle bir oyuna dahil olması, oyuna gelmek olur, sonu mutlaka hüsran olur. O halde yapılması gereken şey, kategorik olarak seçim oyununa dahil olmamak, uzak durmak, bu sefil oyunu bozmaktır. AKP ve ortağı tarafından kurulan tuzağa düşmemektir. Beladan uzak durmaktır. Böylesi bir kanuna rağmen hâlâ seçim kazanmayı düşlemek abestir.

Artık bildik tüm kurumlar çökertilmiş bulunuyor. Parlamento da bilinen anlamda parlamento olmaktın çıkalı çok oldu. Elbette bu, “Eskiden çok matah”tı demek değil. Burjuva parlamentoları oldum-olası, bidayetten itibaren kitleleri oyalamak, aldatmak, kitlelere tuzak kurmak üzere peydahlanmıştı. Söylendiği gibi asla ‘milli iradenin’, ‘halk iradesinin’, ‘genel iradenin’ tecelli ettiği bir yer değildir. AKP aslında Meclis’i by-pass edeli çok oldu ama muhalefet partileri hâlâ Meclis var sanıyorlar. Onu bir ‘demokratik mevzi’ olarak görüyorlar. Oysa mevzi dedikleri çoktan AKP tarafından iğdiş edilmişti. Dolayısıyla Türkiye’de hayli zamandır adı konmamış bir tek parti diktatörlüğü geçerliydi. Şimdilerde yapılmak istenen, ‘tek parti diktatörlüğünü’ olan ‘despotik rejimi’ kurumsallaştırmak, kalıcılaştırmak. Dolayısıyla ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir.

Artık ‘eski kafayla’, ‘eski yöntem ve araçlarla’ siyaset yapmanın, bir şeyleri başarmanın imkânı yok. Zira, hiç bir şey eskisi gibi değil. Ayaklarımızın altındaki zemin kaymış bulunuyor. AKP geride kalan 15-16 yılda rejimi çökertti, ekonomiyi çökertti, ülkeyi sanayisizleştirdi, tarımı çökertti, eğitim ve sağlık sistemi yerlerde sürünüyor, hukukun/adaletin yerinde yeller esiyor. Düşünce, özgürlüğü, basın özgürlüğü diye bir şey yok! Üstelik devlet aygıtı ve toplum dinci gericilik tarafından kuşatılmış bulunuyor. Velhasıl tüm gösterge ışıkları kırmızı yanıyor.

AKP’nin tarımı ve sanayiyi çökerttiği bir vakıa olmakla birlikte, yine de nüanse edilmesi, hatırlanması gereken bir şey var. Aslında ekonominin temelinin aşınması ünlü 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Amerikancı/NATO’cu ‘Kemalist’ ordu darbesiyle başladı. Ve yapılan da tam bir yeniden kompradorlaşma tercihiydi. Her türlü ulusal kalkınmacılığa elveda demek, neoliberalizme teslim olmak, ülkenin kaderini ve geleceğini küresel şirketlere, emperyalizmin hizmetindeki IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlara, ihale etmekti. O tarihten sonra ekonominin temeli aşınmaya devam etti. AKP iktidarıyla daha da hızlandı ve derinleşti. Komprador bir rejim söz konusu olduğunda ekonominin ‘iç eklemlenmesi’ mümkün olmaz ve ekonomi dış belirleyiciliklere açık, dolayısıyla kırılgan hale gelir.

Nereye kadar?
Öyle ki, AKP iktidarı her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor. Esasen politik İslamcıların bir toplum projesi yoktur. Çözümü geride, geçmişte ararlar. Oysa, tarihte geriye dönüş hem mümkün değildir ve hem de zaten arzulanır bir şey de olmamalıdır. Ellerinde şiddeti, terörü ve parayı manipüle etmekten başka bir koz yok! İyi de bunlarla nereye kadar? Gerçek durum böyle olsa da söylem farklı. Tam tersine ‘Türkiye’nin harikalar yarattığı’ söyleniyor ve bu yalana inananların sayısı da az değil. Aslında rakamlar ve istatistikler manipüle ediliyor. İstatistiklere, rakamlara istediğiniz yalanı söyletebilirsiniz. En çok da ekonomik büyüme rakamları/oranları manipüle ediliyor. Oysa, büyüme ölçüsü olan GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) paranın hareketini izler, para her el değiştirildiğinde GSYH de büyümüş görünür. Neyin büyüdüğü, ne pahasına büyüdüğü, büyümenin sonuçlarının nasıl bölüşüldüğü, insana, topluma ve doğaya verilen zararlar dikkate alınmaz… Dolayısıyla bazı durumlarda ‘büyüme’ bir yıkıma bile dönüşebilir. Esasen iktidar hesabına yalan üreten bir ‘uzmanlar’ taifesi var. Onlara ‘konunun uzmanları’ diyorlar ve iki çeşidi var: “Konunun uzmanları” ve “her konunun uzmanları”… Bilhassa bu ikincilere sözde tartışma programlarında sıkça rastlarsınız… Medya da seferber edilerek, olup-biteni farklı sunmayı, farklı bir görüntü yaratmayı, yalanı büyütmeyi şimdilik başarıyorlar… Tabii iktisatçı tayfası baş rolde olmak kaydıyla.

Yöntemi değiştirmek gerek 
Böylesi bir tablo ortaya çıkmışken, rejim çürümüş, toplum kritik bir eşiğe gelip dayanmış, riskler büyümüşken, artık siyaset yapma zeminini, yöntem ve araçlarını değiştirmek şart. Bir kere ve ivedilikle muhalefet partilerinin zaten olmayan Meclis’ten çekilmeleri gerekiyor. Böyle bir karar, fotoğrafın netleşmesini sağlar. Yanılsamayı ortadan kaldırır. Mücadeleyi asıl bulunması zemine çekmeyi kolaylaştırır. Daha doğrusu ‘Meclisi’ halkın yaşadığı yere taşımak gerekiyor. Böylece politika yapma eylemini ‘sahte bir sirk oyunu’ olmaktan çıkarmak mümkün olabilir. Başka türlü söylersek, politika yapma eylemini ‘kaşarlanmış profesyonel burjuva politikacıların’ elinden alıp, asıl bulunması yere taşımak, asıl sahiplerine tevdi etmek gerekiyor. Böyle bir şey kitlelerin ilk defa ve gerçekten sürece dahil olmalarını, gerçek politik özneler olmalarını, gerçek yurttaşlar olmalarını sağlar… Onları pasif, edilgen “sayın seyirciler” olmaktan kurtarır…

Bir kere politika yapma yöntem ve araçları değiştiğinde, insanlar başta olmak üzere her şey hızla değişir, dolayısıyla perspektifin ve paradigmanın değişmesiyle, bir bilinç sıçraması olanaklı hale gelir. Her kentte, köyde kasabada, mahallede ‘halk meclisleri’, ‘halk konseyleri’, ‘tartışma grupları’, ‘halk okulları’, radikal eleştirel düşüncenin yeşerdiği gerçek üniversiteler, sanat ve edebiyat kurumları, yardımlaşmayı-bölüşmeyi-paylaşmayı, dayanışmayı esas alan ortak yaşam alanları oluşturulabilir. Bürokratik olmayan politik örgütlenme modelleri geliştirilebilir. Aslında perspektif değiştiğinde insanların önüne yeni ufuklar açılır.

Alışılmış olanın dışına çıkmak; farklı bir şey yapmak neden mümkün olmasın! Ellerimiz ilelebet armut toplamak zorunda olmadığına göre… Velhasıl, yazının başlığındaki gibi, aklımızı başımıza almaz ve gereğini yapmayı başaramaz isek, olabilecekleri tahayyül etmek zor değil. Zira, radikal çözümlerin gerekli olduğu bir zamandayız. Muhalefetin amacı asla AKP öncesine veya AKP’nin ‘gerçek yüzünü gösterdiği’ dönem öncesine dönüş olmamalıdır. Çürümüş ve çürüten bu sefil düzeni radikal olarak aşmak olmalıdır. Boşuna ‘ehveni şer şerlerin en kötüsüdür’ denmemiştir. Kötüyle az kötü arasında seçim yapmanın ne alemi var?