Cumartesi , 18 Ağustos 2018

DAS KAPİTAL’in 150. yılı vesilesiyle: Marx’ın sermaye kavrayışı üzerine bir değerlendirme – Gencer Çakır

DAS KAPİTAL’in 150. yılı vesilesiyle: Marx’ın sermaye kavrayışı üzerine bir değerlendirme – Gencer Çakır

Aşağıdaki yazı Das Kapital’in yayımlanışının 150. yılı vesilesiyle kaleme alındı. Burada Marx’ın, bir sosyal gerçeklik olarak, sermaye’yi nasıl kavradığı üzerine kısa bir değerlendirmede bulunuyoruz. Yazıda sermaye kavramı üç düzeyde ele alınıyor ve bu yapılırken sermayenin, kapitalist toplumun egemen ilişkisi olarak anlaşılması gerektiğinin altı çiziliyor.

İlişki olarak sermaye

Sermaye insanlar arasında bir toplumsal ilişkidir. Zenginlik stoku ya da araç değildir.

İnsanlar arası ilişki düzeyinde sermaye zaman-mekân boyutu ile kavranabilir ancak. Ne demek istiyoruz? Her şeyden önce bu “ilişki”nin nasıl ve hangi koşullar altında kurulduğu sorularına cevap verilmesi gerekiyor. Sermaye bir “ilişki” ise, o halde bu ilişkinin bir tarihi olmalıdır. Piyasada para sahibi (P) ile meta sahibini (M) karşı karşıya getiren tarihsel süreç nedir? Elbette hem P’nin hem de M’nin bir tarihi vardır. Burada “M” derken hem meta olarak üretim araçlarını, ham maddeleri, girdileri vs. hem de meta olarak emekgücü’nü kastediyoruz. Bu ikinci nokta çok kritiktir, çünkü emekgücü ancak kapitalizm altında metaya dönüşmüştür. Eğer dolaysız üretici, kendi maddi varlığını ürettiği (ve yeniden-ürettiği) araçlarından koparılmış ve doğal ortamından çekip çıkarılmışsa, yanı sıra emekgücü’nü “özgürce” satabileceği hukuki koşullar da oluşmuşsa, işte bu aşamada, emekgücü bir meta haline gelir. Önceleri emekçinin bedensel-zihinsel enerjisi/kapasitesi olan bu “güç”, para sahibinin parası (P) ile mübadele edile(bile)n bir meta haline gelir kapitalizmde. Bu koşul sağlandığı ölçüde para sahibinin elindeki para sermayeye DÖNÜŞEBİLİR. Marx Kapital’de şöyle yazar: “(P)arayı sermayeye dönüştürmek için … (b)ir yanda değer, yani para sahibinin, öte yanda değer yaratan özün sahibinin; bir yanda üretim ve geçim araçlarına sahip bulunan bir kimsenin, öte yanda emek gücünden başka hiçbir şeyi olmayan bir kimsenin, birbirlerinin karşısında alıcı ve satıcı olarak yer almaları gereki(r).” (s. 551).

Peki, para sahibi (P) nasıl para sahibi oldu? Ve emekçi nasıl emekgücü’nü satılığa çıkaran (ya da çıkarmak zorunda kalan) bir “satıcı”ya dönüştü? Bu tarihsel süreci Marx Kapital’de “ilk birikim” süreci olarak anlatır. Bir alıntı daha yapalım: “(Ü)reticileri ücretli işçilere dönüştüren tarihsel hareket, bir yandan, bunların serflikten ve lonca zincirlerinden kurtarılmaları olarak görünür. … Ama öte yandan, bu yeni kurtarılmış insanlar, ancak, bütün üretim araçlarından ve eski feodal düzenin kendilerine sağladığı bütün yaşama güvencelerinden yoksun bırakıldıktan sonra, kendi kendilerinin satıcıları durumuna gelir. Ve onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.” (s. 688).

“Kan” ve “ateş” sözcükleri, bu tarihsel sürece dair biraz olsun bir ipucu veriyor sanki!

***

“Kişileşmiş sermaye” olarak kapitalist canlı emek ile var olabilir. Marx’a göre sermaye, “vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir.” (s. 230).

Ernest Mandel, “Kapital’in gerçek araştırma nesnesi”nin sermaye olduğunu söyler (s. 73). Sermaye bir değer ve artık değer üretimi ve temellüküne gönderme yapar. Şöyle der E. Mandel: “Kapitalizm, kapitalistlerin üreticilerin bizzat sahip oldukları aletleri ellerinden alarak, aynı aletleri bir çatı altında bir araya getirmesiyle doğmuştur.” (s. 74). İşte tam bu aşamada süreç olarak sermaye düzeyine sıçramış oluyoruz.

 

Süreç olarak sermaye

Bu düzeyde sermaye yine bir ilişkidir, ama bu ilişki değerlenme süreci altında “hareket halinde” olan bir ilişkidir. Para sahibi (P), karşılığını vererek üretim araçları ve emekgücü metalarını satın alıp bunları “harekete geçirir”. Sermaye “hareket halindeki değer”dir (bk. David Harvey). “Hareket” ise ancak zaman-mekân boyutunda kavranabilir.

Kapitalist üretim süreci hem bir emek sürecidir hem de bir değer yaratım sürecidir. Metalar belirlenmiş bir zamanda ve mekân dâhilinde harcanarak değer yaratılır. Bu yüzden kapitalist için her ânın önemi vardır. Marx, “ânlar kârın öğeleridir” derken kastettiği temelde bu kapitalist rasyonalitedir.

Sermaye süreç düzeyinde ele alındığında, bu süreç, P-M ilişkisinin değerlenme sürecindeki “hareketi” olarak anlaşılmalıdır. Burada emek süreci ve değerlenme sürecinin “yapışık” bir birliği olan kapitalist üretim süreci hükmünü icra eder. Para sahibinin parası (P), ancak bu süreçte sermayeye dönüşür. Bir Türk filmi vardır, “Köyden İndim Şehire” diye; film, tarlalarında bir küp altın bulan dört kardeşin buldukları bu zenginliğe tek başlarına sahip olmaya çalışmalarını komik bir şekilde anlatır. Bu filmde bir çuval dolusu altın film boyunca sadece para (P) olarak görünür. Üretim araçları ve emekgücü metalarına (M) dönüşmediği için bu para (P) hiçbir zenginlik yaratmaz. Burada para (P) sadece harcama yapma aracı olarak resmedilir: birkaç altın kuyumcuda bozdurulur, sonra elde edilen paralarla kılık kıyafet vb. satın alınır… P’nin M’ye dönüştüğü tek süreç budur filmde! Ama paranın bu başkalaşımı/dönüşümü, basitçe, bir “kişisel tüketim”in konusunu teşkil eder; değer yaratmaya dönük bir P-M başkalaşımı değildir bu. “Cimri” ile “kapitalist” arasındaki temel fark burada kendini gösterir. Cimri elindeki zenginliği stoklayarak/saklayarak zenginleşir, kapitalist ise tersine elindeki zenginliği tekrar tekrar dolaşıma sokup buradan da üretime yatırmak suretiyle zenginliğini artırır. Cimri parayı saklar, kapitalist ise parayı “özgür bırakır”. Filmdeki “cimri”ler dört kardeş olarak boy gösterir; “kapitalist” dostumuz da sinsi kuyumcu olarak boy gösterir. Kuyumcu dostumuz çuvaldaki altınları dolaşıma sokmak için yanıp tutuşmaktadır, “cimri” dostlarımız da tersine altınları saklamanın telaşı içindedirler. Film, para (P) karşısında iki farklı dürtüyle hareket eden iki grubun komik karşılaşmalarını anlatır.

***

Peki, para sahibinin parası (P) nasıl oluyor da “genişliyor”? Yaratılan “fazlalık” nereden geliyor? Bunu anlamak için “artık emek zaman” ve “gerekli emek zaman” kategorilerine ihtiyacımız var. Kısaca söylemek gerekirse, bir işgününde emekçinin kendi ücretini üretmesi için gereken zaman gerekli emek zamandır; emekçinin kapitalist için karşılıksız emek harcadığı zaman ise artık emek zamandır. Kapitalizm öncesinde gerekli emek ve artık emek zamanları birbirinden mekânsal olarak ayrılmış haldeydi. Marx Kapital’de şöyle der: “Gerekli emek köylünün kendi tarlasında, artık emek efendiye ait çiftlikte harcanır. Bundan dolayı, emek-zamanın iki kısmı, birbirlerinden bağımsız olarak bir arada bulunur.” (s. 233). Ama kapitalizmde emek zamanın iki kısmı birbirine “karışmış halde”dir. Bu çıplak gözle görülebilir bir şey değildir. Kapitalist üretim süreci, tek bir mekânda emek zamanın iki kısmının birbirine “yapışık” halde bulunduğu bir üretim sürecidir. Kapitalizmde sömürünün “görünmez”liği buradan kaynaklanır.

Burada bir yanlış anlamayı düzeltmek istiyorum. Kapitalist sömürü mekanizmasının nasıl işlediği anlatılırken, sözgelimi, “sekiz saatlik bir işgününde işçi İLK üç saatte kendi ücretini üretir, SONRAKİ beş saatte ise kapitalist için karşılıksız çalışır,” DENEMEZ! Burada üzerinde durulması gereken husus, bu “üç” ve “beş” saatin, bir işgününün tam olarak hangi kısmında yer aldığının tespit edilememesi hususudur. Kapitalist sömürü, köylü ve efendi arasındaki sömürü ilişkisi gibi “görünür” değildir, bu yüzden de işçi İLK üç saatte kendi ücretini üretir, SONRAKİ beş saatte ise kapitalist için hiçbir karşılık almadan çalışır, diyemeyiz. Kapitalist sömürünün “gizemli” oluşu, artık emek ile gerekli emeğin birbirinden ayrılamamasına dayanır. Marx kapitalizmde “artık emek ile gerekli emek birbirine karışmış haldedir,” der. (s. 233). Bu iki emek zamanını birbirinden ayrı olarak ele almak, Marx’ın Kapital’de alaya aldığı profesör Senior’ün kavrayışsızlık seviyesine düşmek anlamına gelir!

Sekiz saatlik bir işgününde çalışmanın başında, ortasında ya da sonunda olması önemli olmaksızın işçi belirli bir zaman kendi ücreti için çalışır, geri kalan zamanda ise kapitalist için karşılıksız çalışır. Ücret ve artık değer üretimi için harcanan zamanın işgününün hangi kısımlarını (sözgelimi başı, ortası ya da sonu gibi) işgal ettiğini kesin bir şekilde söyleyemeyiz.

Bir yanlış anlama daha var ki, o da “emek süreci” ile “değerlenme süreci”nin birbirinden ayrı iki süreç olarak ele alınması… Kapitalist üretim süreci emek süreci ve değerlenme sürecinin birbirine “yapışık” olduğu tek bir süreçtir. Reel olarak bu iki süreci birbirinden ayıramayız. Bu ayrım ancak “düşünce”de yapılabilir. Birbirine yapışık iki sürecin birliği olarak kapitalist üretim sürecinde fiziki ve gayri-fiziki kullanım değerleri belirlenmiş bir işgünü içinde metalara dönüştürülür. Her meta bir kullanım değeridir. Meta, sosyal bir kullanım değeridir. Meta, kullanım değeri ve mübadele değerinin “çelişik birliği”nden müteşekkildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, kullanım değeri olmayan bir meta zaten meta değildir. Marx, “hiçbir şey, bir kullanım nesnesi olmadan değer olamaz,” der, çünkü: “Bir şey yararsızsa, onun içerdiği emek de yararsızdır; bu emek, emek sayılmaz ve dolayısıyla değer oluşturmaz.” (s. 54).

Metaların kullanım değeri temelindeki maddi doğalarının değerle hiçbir ilişkisi yoktur. Yani bir şey araba olduğu, bir fincan çay olduğu, bir halı ya da basket topu olduğu için “değerli” DEĞİLDİR! Metalar mübadele değerleri olarak zerrece kullanım değeri içermezler. Yani parasını ödeyip de satın aldığınız bir çift ayakkabıyı istediğiniz kadar parçalayın, bunu atomlarına hattâ atom-altı parçacıklarına dek ayırın yine de mübadele değerine ulaşamazsınız. Mübadele değeri, bir çift ayakkabıya “yapışık” halde bulunur. Bunu göremezsiniz. Çünkü değer gayri-maddi bir gerçekliktir. Elle tutulmaz, gözle görülmez; maddi değildir ama NESNELDİR (bk. David Harvey). Marx’ın “değer nesnelliği” kavrayışı pozitivist bir kavrayış değil, maddeci bir kavrayıştır ve bu maddeci kavrayış Marx’ı pozitivist kavrayışın fersah fersah üzerine çıkarır.

Fazla uzatmadan sorduğumuz soruya cevap verelim. “Para sahibinin parası (P) nasıl oluyor da genişliyor?” diye sormuştuk. Cevap şu olmalı: Kapitalist üretim süreci, “gizemli bir şekilde” gerekli emek ve artık emek olarak bölündüğü için. Bu süreç boyunca emekçi bir yandan ücretine karşılık gelen kısmı üretir, öte yandan da kapitalist için karşılıksız çalışır. Bu karşılıksız çalışma süreci temelinde para sahibinin parası (P) sermayeye dönüşür. Başlangıçta P olarak yatırılan para-sermaye “hareket ettirilir” ve sürecin sonunda bu P+ΔP olarak genişlemiş olur.

 

Şey olarak sermaye

Bu yazıya başlarken sermayenin şey/nesne olmadığını, kişiler arası bir toplumsal ilişki olduğunu söylemiştik. Elbette sermaye “şey” değildir, ne var ki bu ilişki şeyler dolayımıyla görünür olur. Bir ilişki olarak sermaye kendisini nesnede/şeyde ortaya koyar. “Sermaye, bir nesne değil, toplumun belli bir tarihsel oluşumuna ait bulunan belli bir toplumsal üretim ilişkisidir ve bir nesnede kendisini ortaya koyarak bu şeye belirli bir toplumsal nitelik kazandırır.” (Kapital III, bk. Bottomore, s. 489).

Sermaye bir toplumsal ilişkidir ve bu ilişki nesnelere/şeylere bağlıdır. Bu üçüncü düzeyde sermaye Kapital’de sözgelimi değişmez sermaye ve bunun sabit ve dolaşır kısımları olarak karşımıza çıkar. Elbette bunlar ilişkisellik bağlamında kavranmalıdır. Marx, “üretim ve geçim araçları, dolaysız üreticinin mülkleri olarak, sermaye değildir,” der, çünkü: “Bunlar, ancak, aynı zamanda, işçinin sömürülmesine ve boyunduruk altına alınmasına hizmet eden araçlar haline geldikleri zaman, sermaye olur.” (s. 733). Ve Marx politik iktisadın bunu anlamadığını, iktisatçıların bu araçları her durumda sermaye diye adlandırdıklarını söyler. Ona göre bu araçların “kapitalist ruhu ile maddi bedenleri, politik iktisatçının kafasında öylesine birbirine yapışık bulunur ki, o bunları her tür durumda … sermaye diye isimlendirir.” (s. 733).

Bugünden bir örnek verelim. Şu akıllı telefonlar… Bu cihazlar bir yandan “tüketim nesneleri”dir. Diğer yandan bu cihazlar, çalıştığınız işyeri tarafından, yapılan işin gereği olarak, belirli bir süre boyunca kullanmanız için size verildiğinde “sabit sermaye” olarak işlev görür. Her gün şirkete gelen telefonlara bakmak durumunda olan bir sekreter için telefon bir “sabit sermaye”dir. Çağrı merkezinde çalışan bir emekçi için, işin gereği olarak kullanılan kulaklık ve mikrofon bir sabit sermayedir; ama aynı şeyi müzik dinlemek ya da evinde bilgisayar oyunu oynamak ya da görüntülü konuşma yapmak için satın alan bir kişi için bu şey bir “tüketim nesnesi”dir. Tüketicinin bireysel kullanımı ile bu nesne değer yaratım sürecine dâhil edilmez. Sadece “kişisel tüketim”in bir konusunu teşkil eder bu nesne.

Toparlarsak. Bu üçüncü düzeyde sermaye nesnelere bağlı bir toplumsal ilişkidir (“para, sermayenin kelebek halidir” der Marx).

Paranın sermayeye dönüşümü “şey”ler dolayımıyla olur. Ama şeyler ilişki bağlamından çekip alınırsa ASLA sermaye olmazlar.

***

Kapital’in mimarisi içinde sermayenin üç farklı “görünüm tarzı” olduğunu açıklama çalıştık ve bitirmeden eklemek isteriz ki, bu üç farklı tarz, sermayenin insanlar arası bir toplumsal ilişki olduğu kavranmaksızın bir anlam ifade etmez.

 

Kaynaklar

-Karl Marx, Kapital I, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2011.

-Ernest Mandel, Marx’ın Kapitali, çev. Osman S. Binatlı, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2008.

-David Harvey, Marx, Sermaye ve İktisadi Aklın Cinneti, çev. Esin Soğancılar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2017.

-Tom Bottomore, (ed.) Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 1993, “Sermaye” maddesi.