Çarşamba , 26 Eylül 2018

Kapitalizm ve Geleceğimiz – Aydın ÖRDEK

Kapitalizm ve geleceğimiz

 

Aydın Ördek

 

Kapitalist, insana tüketmese birkaç gün içinde ölmesine sebep olacak temel gıdaları satar. Kölesine su vermeyen bir efendidir kapitalist. Bütün bunları, kendi zaman anlayışına göre yarattığı köleler dünyasının ‘fertlerini’ en temel içgüdülerini istismar edip birer yarış hayvanına dönüştürerek yapar.

 

Bugün 1 Mayıs! Gözleri varlığın ışığıyla henüz kamaşmış kundaktaki bebeden ışığa henüz doymamış göçeyazan her kişioğluna dek tüm insan kardeşlerin, tabiatın emek (yani devinim) günü şen olsun! 1 Mayıs cümlenin bayramı! Bu arada on sekizinci yaşıyla kavgaya başlayacak Emir Nesimi’nin doğum günü de şen olsun! Dilerim bundan dört gün sonra, 5 Mayıs günü, gözleri varlığın ışığıyla kamaşalı 200 yıl olmuş olacak dedemiz Karl Heinrich Marx’ınki gibi, insan kardeşlerin özgürlüklerine adanmış bir ömür sürer!

 

Bana göre, Marx’ın yaşamında ve yapıtında hayranlık uyandırıcı ne varsa kaynağında tek şey var: Marx, namuslu bir adamdır, görülmesi gerekeni görmüştür, insanlık için elzem olanı yani. Dolayısıyla zamanını ve genel olarak insanlık tarihini karakterize edenin, eşitsizliği ve esareti kendinde toplayan kölelik olduğunu görmezlik edemezdi. Bu nedenle de eşit ve özgür bir dünyaya giden en mukadder, en zorunlu patikayı ortaya çıkarmak başlıca meşgalesi olmuştur. Bu noktada, onun iki yüz yıldır aramızda olmasını sağlayan dehası parlayıverir. Zira o, söz konusu mukadder yolun keşfedilmesinin, ancak köleliğin son biçimi olan kapitalizme zaman mefhumunun esas alınarak bakılmasıyla mümkün olduğunu fark etmiştir: Kapitaliste kölelik ettiğimiz fazla zaman, artı-değerin kaynağıdır. Artı-değer kapitalistin üzerinde yükseldiği temeldir; kapitalist sadece işçinin değil, insanın, giderek bütün insanlığın ömrünü ‘sinsice’, ‘ustalıkla gizleyerek’ temellük etmese kapitalizm nasıl bir toplumsal yeniden üretim rejimi olurdu!

 

Nitekim bu toplumsal yeniden üretim rejimine kapitalist sıfatını veren artı-değer birikimidir. Çünkü kapital, artı-değerle çoğalan, yani genişleyen bir ölçekte yeniden üretilen değerdir. Bu kavramlaştırma ve düşünme biçimiyle Marx insanın biricik varlığı olan ömrünün kapital tarafından gasp edilişinin, yani köleliğin son biçiminin, eşit ve özgür bir dünyaya doğru aşılmasının, geliştirilmeye açık bir çözümlemesini yapmıştır. Bununla birlikte kaçınılmaz olarak bir tarih kuramına dönüşecek olan toplum çözümlemesi, zamanı esas alsa da bizzat zamanı sorunsallaştırmadığı için Marx’ın peşinde olduğu, köleliği aşmamızı sağlayacak mukadder patika, öncülleri ile orada dursa da henüz belirginleştirilmiş değil bence (Padualı Antonio Negri’nin bu yöndeki denemesi [Devrimin Zamanı] esaslı bir başlangıç kabul edilmeli.). Zaman, kavraması, kavramsallaştırması zor, akıllara ziyan bir mefhumken, ondan bir toplum çözümlemesinde nasıl yararlanılabilir? Onu her şeyin merkezine bu kadar koyan nedir?

 

Sadece çözümlemenin kendisi üzerine düşünmek zamanın merkeziliğini ortaya çıkarabilir. Bir kere, çözümleme edimi, çözümlenen şey düzenlilik arz ediyorsa, en azından kendini tekrar edeceği (kendine özdeş olduğu) kabul ediliyorsa mümkündür. Dolayısıyla kapitalizm için çözümlenen daima yinelenen toplumsal düzen ya da toplumsal yeniden üretim rejimi, daha temelde devinim yahut değişmedir. İkincisi, her makbul (sonuca götürücü) çözümleme, birbirini gerektiren üç temel soruyu eşanlı sorup yanıtlamalı: Ne-neden-nasıl. Hangi sorudan başlanırsa başlansın, diğer ikisi yanıtlanmadan, ilk sorulanın gereğince yanıtlanması mümkün değildir. Örneğin kapitalizmin ne olduğu soruldu, nedeni ve gerçekleşme biçimi yanıtlanmadan ilk soru da yanıtlanamaz. Yahut kapitalizmin nedeni soruldu, yine en azından başlangıç için kapitalizmin ne olduğunun ve nasıl işlediğinin bir tasarımına sahip değilsek, nedenler ya hiç ortaya çıkmazlar ya da çoğalıp belirsizleşirler. Sonra kapitalizmin nasıl işlediği sorusunda da durum aynıdır. Özetle çözümleme, bu üç sorunun şu ya da bu biçimde eşanlı olarak, birbirlerini kucaklayıcı, olumlayıcı (gerektiren) bir tarzda yanıtlanmalarını gerektirir.

 

‘Ne-neden-nasıl’ sorularının çözümlenecek şey için doğru bir biçimde formüle edilip sorulması halinde, çözümleme bir (ilk neden, öz, esas, değişmez olan; bence kendi varlık bağlamında çözümlenen şeyin aşılamaz, nüfuz edilemez esası ki bu sayede kendisini kavramımızı olanaklı kılacak kendini tekrar gerçekleşir) töz çözümlemesine dönüşür.

 

Dolayısıyla her çözümleme, bir varlık (bağlam) tasarımı gerektirir ya da bunu istemli ya da istemsiz varsayar ve bu nedenle her varlık soruşturması kavramaya çalıştığımız her ne ise, onun kendini tekrar etmesini sağlayan nüfuz edilemez esasın, yani tözün bağlamını keşfetme, ortaya koyma çabasıdır. Sonuç olarak töz değişmez ve tek değildir; bağlamla karşılıklı gerektirme ilişkisi içindedir, farklılaşan bağlam (varlık) tasarımlarıyla farklılaşır. Biraz kaba bir akıl yürütme olacak ama farklı evren tasarımlarıyla farklılaşan madde kavramlaştırmalarını ve bunların birbirlerini nasıl gerektirdiklerini düşünün.

 

Yaşamı, dünyayı ve toplumu anlamlandırırken farkında olarak ya da olmayarak kaçınılmaz bir biçimde giriştiğimiz töz (-varlık, -bağlam) soruşturması, kültür tarihinde ilk nedencilikten ilişkiselciliğe doğru evrilmiştir. İlk ekol, tek tözün varlık olduğunu iddia eden Amsterdamlı Benedict de Spinoza’da yetkinleşmiştir. İkincisi en nüfuz edilemez ilişki olarak zamanı varlık anlayışının ufku olarak gören Messkirchli Martin Heidegger’de yetkinleşmiştir.

 

Artık varlık ufkumuzun zaman olması, zamanın tek tasarımının olduğu anlamına gelmez elbette. Ancak ne yazık ki esaslı bir çözümlemenin (dolayısıyla anlamlandırmanın) gerektirdiği töz soruşturmasının (tasarımının) yetkin yordamı olan ilişkisel olanın, onun da en aşılamaz, en nüfuz edilemez biçimi olan zamanın esas alındığı bilinçli kavramlaştırma çabaları nadirdir. Bununla birlikte, zaman her gerçekleşmenin içinde kaim olduğundan çözümlemeye Marx gibi en lüzumlu olanı odak kılan kavrama çabalarında parlayıverir. Sonuç olarak zaman, yaşamı, dünyayı, toplumu tesis eden, anlamlandıran kurucu, aşkın ilişki olduğundan tüm çözümlemelerimizin, kavrama, dolayısıyla değiştirme çabalarımızın esasıdır. Yaşamı, dünyayı, toplumu elzem, yani zorunlu olan açısından çözümleme, kavrama çabaları kendiliğinden zamansal bir perspektife sahip olurlar.

 

 

 

Marx’ın çözümlemesinin bir tarih kuramına dönüşmesi, sonra ölümlü bir varlık olan insanın zaman kavrayışının çatısını kuracak olan ‘geleceğe dönüklüğü’ ütopya mefhumunda içermesi, en lüzumlu olanın cihet kabul edilmesinin zamanı kendiliğinden odağa yerleştirmesi nedeniyledir. Diğer yandan zamanın kasti bir soruşturmasının çözümlemeye kılavuz kılınmaması, kapitalizmde asıl aşılması gerekenin kapitalistin zamanı olduğu, kapitalistin asıl olarak insan ömrünü temellük ettiği, zamanı insana ait olmaktan çıkardığı gerçeklerini belirsizleştirmiştir. Oysa her türlü yaşam, dünya, toplum anlayışının kökeninde bir zaman anlayışı olduğunu kavrayıp buna göre davrandığımızda, ancak kendimizden çalınana, yani zamana sahip çıkmakla kölelikten kurtulabileceğimizi, özgürleşebileceğimizi görürüz.

 

Bence bu amaçla sormamız gereken ilk soru şu: Gelecek ne kadar uzağımızda, ne kadar ötemizde? Bu soru bir kere sorulduğunda, gerçekte kapitalistlerin, asıl olarak da finans kesiminde faaliyet gösteren kapitalistlerin kölesi olan büyük insanlığın geleceğe son derece uzak olduğu hemen fark edilir. Hâlbuki kapitalizmin bütün marifeti mesafeleri kısaltmaktır, günümüzde insan, geçmişte ancak kralların, soyluların sahip olabileceği birçok şeye sahiptir.

 

Ama işte insanın kendi geleceğiyle arasındaki mesafe kapitalizm olgunlaştıkça uzadıkça uzamış, gittikçe sahip olduklarıyla ne yapacağına kendi karar veremez hale gelmiştir: Başkalarının kendisi için icat ettiği beğeniyi, dahası başkalarında parlatılan davranış kalıplarını tekrar edip ‘hür, mutlu mesut’ yaşar, geleceği gittikçe uzaklaşır kendinden. Çünkü kapitalistin zamanına tabidir, kapitalist için eğitim namına yirmi senesini heba etmek zorundadır, kapitalist için sadece dünyaya gelmiş olmaktan kaynaklı ‘serbest’, yani kirasız barınma hakkını en az on beş senede yeniden kazanmak zorundadır, bu arada kınından kımıldayamaz, doğruya eğri demek zorunda bırakılır.

 

Kapitalist için suni, zehirli gıda tüketmek zorunda kalır, tabiatın tadını unutur. Geleceğini iyiden iyiye yitirmesi için belleksizleşmesi de gerekir zira insanın. Kapitalist, insana tüketmese birkaç gün içinde ölmesine sebep olacak temel gıdaları satar. Kölesine su vermeyen bir efendidir kapitalist. Bütün bunları, kendi zaman anlayışına göre yarattığı köleler dünyasının ‘fertlerini’ en temel içgüdülerini istismar edip birer yarış hayvanına dönüştürerek yapar.

 

Kuşkusuz köleler gelecekleri ellerinden alınmış olanlardır. Ne kadar uzağımızdaysa geleceğimiz, o kadar irade yitimine uğramışızdır. Kapitalizmin yol açtığı köleliğin yarattığı devasa yıkım da insanı sinsi bir biçimde geleceği üzerine düşünemez kılmasından, onun kuruluşunda yer almaktan mahrum kılmasından kaynaklanıyor.

 

Kölelikten kurtulmak, geleceği kendimize yakın kılmakla, dolayısıyla kapitalistin zamanından kurtulmakla mümkündür. Kapitalistin zamanını alt etmek için insanın ve dünyasının zamansal karakteri üzerine derin düşünme, özgürleşme çabamıza kılavuzluk etmeli. Her talebimizin zamanı yeniden kurmak, anlamlandırmak üzere olduğunu bilmek zorundayız.