Cuma , 14 Aralık 2018

EŞİTLİĞİN TARİHSEL TOPLUMSAL ÖZÜ VE DEVRİMCİ ÇIKIŞ -3-Nazım Can

 

EŞİTLİĞİN TARİHSEL TOPLUMSAL ÖZÜ VE DEVRİMCİ ÇIKIŞ -3-

 

Nazım Can

Temmuz 2018

 

Maddi temelleri ile komün gerçeği

Tarihi Toplumsallaşma Süreci boyunca, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve modern makinelerin, tarihsel toplumsal yürüyüşü, kendi doğal mecrasında devam ederken, insanlığın bilumum bilge ve önderleri, Tarihi Toplumsallaşma Sürecini, özünden farklı noktalardan ele alıp, farklı teoriler geliştirdiler. Dolayısıyla geliştirilen teorik çabaların hemen hepsi, Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin, temel iki noktasını gözden kaçırarak, idealizme saplandılar.

(Birincisi), geçim ve üretim araçları, özellikle iş araçları ile üretim aletleri ve modern makinelerin, Tarihsel Toplumsal gelişmelerini, toplumu biçimlendirici ve yürütücü güçlerini, etki ve işlevlerini; özellikle, Sanayi Devrimi ve sonrası modern makineleri, yeterince inceleyip bilince çıkaramadılar. Sanayi Devrimi ve sonrası modern makinelerde somutlaşıp, insanı terk eden bilim ve bilgiyi –ki, özü teknolojidir- yeterince izleyip, gelişmenin tarihsel özünü ortaya koyamadılar. Bu nedenle, Tarihi Toplumsallaşma Süreci boyunca, gerekli çalışma ve kestirimleri yapamayan, “iyi niyetli” insanlık öncüleri ile dönemin filozofları ve bilim adamları, farklı biçimlerde ütopya geliştirmeye savruldular. Zerduş’un, kendi Aw-esta’sında, “güzel düşün, güzel konuş, güzel işler yap” ile başlatılan ütopik anlayışından, Platon’un meşhur ütopik devletine. Dini ideolojilerden, Buda’nın Veda’ları ile Konfüçyüs’ün felsefi nasihatlerine. Thomas More’un ütopyasından (1516), Campanella’nın Güneş Ülkesine (1623). Batı Avrupalı ütopik sosyalistlerinden, Marks, Engels ve Lenin’in “Reel Sosyalist” Ütopyalarına. Tolstoy, Mandela, Gandi ve Avustralyalı Aborijin kökenli Eddie Koiki Mabo’nun mücadele tarzlarına kadar insanlık; özgürlük, eşitlik ve kurtuluş yolunda, “kısmi başarılar” ile tarihsel toplumsal oldukça belirgin ütopik bir hat izlemiştir.

(İkincisi), yerkürede zuhur eden, ilk ilkel biçimleri dâhil, alet ve makinelerin, özellikle modern makinelerin bilim, bilgi ile kuşandığı gerçeğini, görüp, bir anlam biçilemediği gibi günümüzde, hala onları, “demir yığınıdır” diye küçümsemekteyiz. Ama her bir makinenin, spesifik iş görme konusunda, insanı aşan metalik kütleleri ile evrende, insanlık sonrası yaşamın, farklı bir frekansında (duygu veya duygu benzeri yetenek ve yapay zeka geliştirdiklerinde) bilinçli, yepyeni bir yaşam biçiminin temsilcisi olmaya aday olduklarını, anlama ve kavrama güçlülüğü içindeyiz.

Bu arada, yaşanan ütopik hat boyunca, bizi özellikle ilgilendirenler Marks, Engels ile Tarihsel Marksistlerdir. Bunlar, alet ve makineleri, özellikle modern makinelerdeki bu ikili gelişmeyi göremedikleri için toplumsal evrimi ve günlük yaşamı, “işçi kategorisi ortadan kaldırılmaz, bütün insanları içine alacak şekilde genişletilir” [[1]] diyerek, Tarihsel Toplumsal gelişmeyi “işçi sınıfının” sürekli varlığına kilitlemiş oldular. Bu söylem ve anlayış ile Marks dâhil Marksistler, kendilerini ileriyi görme ve anlama basiretinden yoksun bırakıp, tarihsel gelişmeyi kavramaya kapattılar. Bu nedenle, dönemlerindeki modern makinelerin toplumsal etkilerini, türev (makine) artı değer üretime kapasitelerini keşfedemediler. Keşfedemedikleri için de modern makinelerin işlevleri konusunda, şaşırtıcı ve parlak analizler geliştirmelerine rağmen, Adam Smith, David Ricardo ve diğer ilgili bilim insanlarını aşamadılar. Sadece onları tekrarlamakla yetinip, gelecek konusunda işçi sınıfına odaklanıp, sözde “Komünizm, tarihin çözülmüş bilmecesidir” [[2]] tespitinde bulundular. Böylece “Bilimsellik” adı altında, teorik ve pratik olarak bir üst düzeyden, Ütopik Sosyalistleri, özellikle Fransız Jakobenlerini, yenilgili Reel Sosyalist deneylerde tekrarlayıp durdular [[3]].

Sanayi Devriminden itibaren, üretim süreçlerine hâkim olan modern makineler,  üretim gücü olan işçi-emekçiden henüz ipi koparmış değildiler. Ama bu gelişme düzeyiyle bile makineler, bilim-bilgi massedip biçimlenerek, yek düze ve senkronize hareket kazanmışlardı. Bu kazanıma ek olarak modern makineler, günümüzde, öğrenme ve öğrendikleri üzerinden işlem yapmaya, “düşünmeye” henüz yeni başlamış bulunmaktadırlar. Makineler öğrenmeye başlamış ama günümüzdeki Marksistler, hala makinelerin artı değer ürettiğini, üretebileceğini kavramaktan, anlamaktan kaçınıyor, tartışmaktan çekiniyorlar. NASA’nın, Curiocity adlı insansız uzay aracının (makinesinın) Mars gezegeninde, veri (taş, toprak örnekleri) toplamasına, bir anlam ve önem biçemiyorlar.

Aslında, makine artı değer üretimi orda kalsın, insana kıyasla, özellikle yapay zeka kullanan modern makineler, doğanın evrim geçirip, insan yaşamı için gerekli ve gittikçe tükenen ekolojik olanaklara aldırmadan, doğada, bilinçli yaşamı devam ettirmeye aday olduklarını göstermektedirler. Spesifik bilgi ve yapay zekâ kullanan modern ve çağdaş makineler, bizden sonra, yaşam için gerekli olan oksijen, hidrojen, karbon vs. gibi elementlere gerek duymadan ve insanın yaşamayacağı ortamlarda, belli ısı yüksekliğine dayanarak, bizden farklı bir frekansta, bizden farklı bilinçli bir yaşamı, daha üst düzeyde pekâlâ sürdürebilirler.

Gerçekte, her bir basit veya karmaşık alet ve makine, özellikle modern makineler, insandan bağımsızlaşmış bilim-bilgi, kültür ve sanat formudur. Döneminin maddi manevi yaşamının tüm izlerini üzerinde taşıyorlar. Büyük İnsanlık Ailesinin (BİA), tarihsel toplumsal kültürel hünerlerini temsil etmektedirler. Arkeolojik olarak üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin kalıntılarına bakıp inceleyerek, ait oldukları toplumsal üretim biçimini, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, antropolojik, etnolojik, tarihi, kültürel ve sanatsal olarak tanımak, anlamak mümkündür. Dolayısıyla taşıdıkları özellikleri ile makineler, eşitlik bilincinin maddi öğeleri olup, sosyalistçe özel mülkiyet edindiklerinde de eşitliğin tarihsel toplumsal teminatı olduklarını icra edeceklerdir. Örneğin bir makas, basit bir makinedir. Belli bir miktar demir kütlesinin, kendine özgü spesifik bilgi emip biçimlenmesiyle var olur. Bir makas, fizik bilimine ait kuvvet, destek ve yük noktaları gibi kaldıraç yasalarının uyumlu bağlantılarının kurulması ile biçimlenip üretilmiştir. Duygu ve düşünme benzeri bir yetenek geliştirmedikçe veya daha karmaşık akıllı bir düzeneğe monte edilmedikçe yalın kullanımında bir makas, tıpkı bir kol saati gibi hep aynı işi, eksiksiz ve eşit biçimde yapacaktır. Bir kol saatini, kim koluna takarsa taksın o, her zaman aynı şekilde çalışacak. Aynı işlevi görecek, eşitlik icra edecektir. Yani koluna takan insana göre değil, kendi yapısına göre çalışacaktır. İşte bu zorunlu eşitlik üreten yek düze yapısıyla makine, Alet ve Makineye Uyum Yasasının (AMUY) temelini teşkil etmektedir. Makinenin mülkiyet edinme biçimi ile AMUY’sı temelinde, onun yönlendirmesine hükmetmek mümkündür. Böylece, alet ve makinenin Sosyalist Emekçi tarafından mülkiyet edinme biçimi, sosyalist üretim biçimini; o da sosyalist bölüşüm, değişim ve tüketim biçimlerini koşullandırıp, eşitçi toplumu belirleyecektir.

Yukarıdaki temel özellikleri ışığında makineler:

Toplumsal üretim süreçlerinde kullanıldıklarında, sahibine aldırmadan eşitçe işlem görür. Eşitçi tutum ve ilişki geliştirmeye yol açarlar. Ama bu özelliklerini mülkiyet edinme biçimi üzerinden topluma dikte ettirirler. Yani mülkiyet edinme biçimleri üzerinden, eşitçi özelliklerini yok etmek mümkün değil ama yönetip yönlendirerek onlardan eşit veya eşitsiz üretim ve toplumsal ilişki biçimi devşirmek mümkündür. Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde, sınıflı toplum hâkim sınıflarının hemen hepsi, alet ve makineleri özel mülkiyet edinerek, sınıfsal çıkarlarına uygun tarihsel toplumsal eşitsizlik biçimleri üretmişlerdir. Sanayi Devriminden itibaren, makinelerin teknolojik gelişme düzeyi ile sıra, Sosyalist Emekçinin, eşitlik ve özgürlük üreten özel mülkiyet edinme biçimine gelip dayanmıştır.

Alet ve makinelerin, Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası olmaları nedeniyle, eşit düzeyde, her bir insanın “miras hakkı” olarak, sosyalist özel mülkiyet edinmeye hükmetmekte, yol açmaktadırlar. Çünkü kapitalist özel mülkiyet biçimi altında modern ve çağdaş makinelerin, özgürce gelişmeleri artık mümkün değildir.

İşte bu tarihi gelişme biçimleri ile makineler, toplumsal eşitliği sağlayan koşulları üretip sağlama alırken; mülkiyet edinme biçimleriyle de farklı toplumsal üretim biçimlerini şekillendirmektedirler. Bacon “bilgi güçtür” genellemesi yapmıştı. Böyle bir ifadeyle Bacon, gidilecek yolun ancak yarısına hükmetmişti. Çünkü bilgi her zaman için kişisel bir güçtür. Ama yolun diğer yarısında ise bilgi, insan beynini terk edip, insandan bağımsızlaşarak, mülkiyet edinecek üretim araçlarında, özellikle alet ve makinede somutlaşınca ancak toplumsal bir güç haline gelir. Dolayısıyla mülkiyet, temel, özel/kişiseldir ama bilgiyi de kapsayan biçimiyle, genel geçer temel toplumsal bir güçtür. Tarih boyunca, var olan bütün bir aydın ve akademisyenler ordusunun, mülkiyet sahibi sınıflar ile kapitalistler tarafından satın alınıp kullanılması, bu saptamanın tarihi tanığıdır.

Alet ve makine, aşılmış türev insan emek gücü ve tarihsel bilgi yumağıdır. Marks’ın, Engels’in ve tarihsel Marksistlerin en büyük hatası, Marks şahsında, alet ve makineye “demir yığını” muamelesi yapması, “insan olmadan makinenin bir hiç olduğunu” [[4]] söylemesi, her alet ve makinenin yapılıp üretildiği dönemin maddi ve manevi yaşamın biçimlenmiş özü olduğunu görüp, gereğinin yapılamamasıdır. Marks’ın, “El değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise sınaî kapitalist toplumu” [[5]] verir demesine, üretim gücü olarak insanın, Sanayi Devrimi makineleri tarafından, üretim süreçlerinde aşıldığını görüp tespit etmesine rağmen, reel yaşamda gereğini yerine getirememiş. ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecine’ ait toplumsal incelemelerinde, toplumsal yaşamı idealize etmekten bir türlü kurtulamamıştır.

‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’, üretim aletleri ve makineler, ilkel topluluk geçim süresi ile uygar toplum üretim süreçlerinden geçerken, hareket etmek için iki temel tarihsel aşamadan geçip gelişmiş, etkinleşmişlerdir:

BİRİNCİ AŞAMA: Bu döneme ait hemen bütün yalın basit alet ve makinelerin hareket etmek için emek gücüne ihtiyaçlarının olmasıydı. İlkel topluluk Geçim Biçimi süresinden, uygar toplum Üretim Biçimi süreçlerine, Sanayi Devrimine kadar, emek gücü en belirleyici ve en etkin öğeydi. Çünkü yalın basit alet ve makinelerin, teknolojik düzeyleri yetersizdi. Bu yetersizlik nedeniyle, alet ve makineler, işçi-emekçi gücünden takviye alıyor, onlara bağımlı kalıyorlardı. Dolayısıyla esas olarak toplumsal eşitsizlikler, ilkel topluluk Geçim Biçimi süresinde doğal Biyolojik Güçler üzerinden; uygar toplumlarda ise alet ve makinelerin, üretim süreçlerindeki yetersizliği üzerinden üretiliyordu. Ama 1775 Sanayi devrimi ve sonrasında üretilen toplumsal eşitsizliğin maddi temeli, modern üretim aletleri ve makinelerin yetersizliğinden değil; onların, kapitalist özel mülkiyet altında bulunmasından kaynaklanıyor.

İKİNCİ AŞAMA: 1775 Sanayi devrimi ve sonrasındaki modern makineler, üretim süreçlerinin hâkim öğesi olup, hareket etmek için işçiden bağımsızlaştılar. I. AŞAMANIN tam tersine, II. AŞAMADA bu sefer, işçi-emekçiler, modern makinelere bağımlı hale geldi. Böylece kömülatif alet ve makinelerin, yaratılış, yapım ve üretimi biçimi (patent hakkı düzeyinde), insanlığın ortak mirası olma özelliğinden dolayı, üzerinde taşıyıp yürüttüğü EŞİTÇİ ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası’ MAYASINI VEYA EŞİTÇİ ÖZÜNÜ, bizzat çalıştıranları tarafından, özel mülkiyet edinilmesini, zorunlu bir konuma yükselttiler. Böylece modern makineler, eşitçi toplum inşasının, maddi temeli ve teminatı oldular. Dolayısıyla modern makinenin, ortak mülkiyet mirası veya toplumsal özü, cari emek gücü düzeyinde, eşit özel mülkiyet edinme biçiminde, paylaşılıp üretime sokulmadan, makineler özgürce gelişmeyecek. Toplumsal yaşam, yeni üretim ilişkileri üzerinden üretilemeyecek. Büyük İnsanlık Ailesi, kapitalist kırım ve yıkım altında, asla huzur bulmayacaktır!

Hemen herkesçe bilinir ki, ilerici devrimci insanların bütün amacı, bir insanın başka bir insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılmasıdır. Bu hedefte, alet ve makinelerin, özellikle sanayi devriminden sonra, modern ve çağdaş makinelerin geliştirdiği reel eşitlik bilinci ile dönemin ilerici devrimci aydını, her türlü sömürünün amansız düşmanı kesilmiştir. Sanayi Devrimi makinesinin gelişmesinden itibaren, sömürü bilincinin iki temel biçimi, çok net biçimde açığa çıkmıştır.

(Birincisi), işçi-emekçi tarafından üretilen artı değerin, kapitalistler tarafından,  sömürülmesidir. Bu sömürü biçimi, canlı emek gücü üzerinden gerçekleştiği için komün dizgeli sosyalist toplumu koşullandırmaktadır.

(İkincisi), üretim araçları, özellikle makinelerin yarattığı türev (makine) artı değerin kapitalistler tarafından, sömürülmesidir. Üretim araçlarının özellikle alet ve makinelerin kapitalist mülkiyet altında bulunmasından dolayı bu sömürü biçimi, Tarihsel Toplumsal tüm toplum bireylerinin miras haklarının sömürülmesine yol açmaktadır. Amiyane deyişle bu yolla kapitalist, “tüyü bitmemiş yetim hakkını yiyerek” sömürüyü gerçekleştirmektedir. Bu sömürü biçimi, alet ve makineler üzerinden gerçekleştiği için sömürü biçimi toplumsal olup, komünal (komünist) toplum yaşam biçimini koşullandırmaktadır.

Bu temelde, komünün maddi temelleri, Sanayi Devrimi ve sonrası modern ve çağdaş üretim aletleri ve makineler tarafından geliştirilip, kapitalist ‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca sürdürülmektedir. Sosyalizmin maddi öncülleri, 1800’lerden beri, eşitçi toplum geliştirme nüvesi halinde, sürekli biçimde, makine ve makine sistemleri üzerinden taşınmakta, gelişip etkinleşerek, Büyük İnsanlık Ailesine (BİA) dayatılmış bulunmaktadır. İşte bu anlamda, ‘Sosyalist Toplum Paradigması’, zorunlu toplumsal bir yasa hükmünde, patikleşmeyi beklemektedir.

İlkel veya uygar olsun, Marksistler tarafından dillendirilen “KOMÜN” kavramı, insanlığın toplumsallaşmasına hükmeden bir kavramdır. Yoksa gerçek anlamda, Sanayi Devrimi Makinesinin maddi temellerine dayanan KOMÜN kavramını ifade etmemektedir. Hint Avrupa Dil Grubunda, KOM kavramının simgelediği hareket biçimi, belli bir amaç veya doğal savunma uğruna, canlıların, bir araya gelme, kümelenme, birleşme anlamındadır. “ÜN”, kavramın almış olduğu bir ektir. KOM, dillendirilen “komün” kavramının ana omurgasıdır. Tek başına, yalın KOM kavramı, hayvanlarda sürü, koloni; ilkel toplulukta yığın, topluluk ve kümelenme; uygar toplumlarda toplumsallaşma uğrakları anlamındadır. “Kom” kavramı ile ifade edilen toplumsallaşma uğrakları, insanlığın çetin doğa koşularına ve sömürücü zorba sınıfsal güçlere karşı, savunma amaçlı geliştirilen doğal güç birliği refleksidir. Bu temelde, “Batı Avrupa’da, komünizm konusundaki modern tartışma, büyük ölçüde doğalcı bir insan anlayışını benimsemiş toplumlar çerçevesi içinde yapılmıştır” [[6]]. Bu tartışmaya Marks, Marksistler ve Tarihsel Marksistler de dâhildir.

Adı geçen KOM’lu savunma refleksi, kütlenin “bencilliğinin” bir üst seviyeden, insan yaşamındaki tekrarıdır. Yani KOM veya yığın olma hali, enerjinin kütleye dönüşme “alışkanlığının”,  canlılarda ve özellikle insanlık yaşamında gelişmiş toplumsal insani hallerin bir biçimidir. Enerji tasarruf eğilimidir. Sanayi Devriminden önce, alet ve basit makinelerin, toplumsal üretim biçimlerini, biçimlendirici gücü ve işlevi, farklı toplumsallaşma uğraklarının gelişmesinin gölgesinde ve ona katkı sunan paralelde ilerliyordu. Ama Sanayi Devriminden itibaren bu katkı veya destek, bağımsızlaşıp, etkin ve yetkin bir güç haline gelmiştir. Gerçekte KOMÜN, üretim süreçlerine hâkim olan makinelerin gelişmesinin zorunlu bir sonucudur. Dolayısıyla KOM’lar ile gerçek KOMÜN arasında, genel bir “ortaklaşma” veya toplumsallaşma biçimselliği dışında, hiçbir benzerlik yoktur. KOM’lar, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’ toplumsallaşan insanlığın, savunma ve yaşamı sürdürme doğal refleksi iken; KOMÜN, sanayi devrimi ile sonrasında, yapay zekâ da kullanan modern ve çağdaş alet ve makinelerin, vardıkları gelişmişlik düzeyleri ile üretim süreçlerine hâkimiyetlerinin zorunlu bir sonucu ve ürünü olarak ortaya çıkmış, yaşamsal bir örgütlenme biçimidir.

Gerçek bir KOMÜN, eşit, özgür, sınıfsız, sömürüsüz bireylerin özel mülkiyetli birliği ve onu kolektif çalıştıran Sosyalist Emekçilere ait bir işletmedir. O, Sosyalist Emekçi için özgür ve eşit özel mülkiyet birleşimli ortaklık dışında, başka hiçbir birlik ve ortaklığı şart koşmaz. O, özgür ve eşit, şahıs, çok ortaklı şahıs, kolektif şirket, komandit şirket, limitet ve anonim şirket vb. biçimlerde, her ülke gerçeğinde, cari emek gücüne eşit dağılımlı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçiminde kurulup, üretime geçen bir işletmedir. Bu anlayış temelinde devletler, belediyeler, hangi kılığa girerse girsin bilumum kooperatifler, kapitalist tarzda kurulup işletilen şirketler, işyerleri, İMC usulü işletilen üretim, tüketim ve idari birimler, komün olmaktan uzak, eşitsiz, sınıflı, sömürü barındıran dernek türü, manipülasyona açık kurum ve kuruluşlardır. Bunların hemen hepsi, bugün değilse yarın sömürü, suiistimal içeren kapitalist üst yapı kurumlarıdır. Hemen hepsi kapitalist tarz, özel mülkiyet sisteminin yan ürünleridirler. Kolektif çalıştırılıyor diye bir üretim, tüketim, yönetim ve idari, herhangi bir birim, eşit ve özgür olmaz. “Kolektif zenginlik, kamu serveti, gerçekte nedir?” diye sorar Marks. “Burjuvazinin zenginliğidir” [[7]] diye cevaplar. Dolayısıyla kavram fetişizminden ve ezberciliğinden, özenle ve önemle kaçınmak, kavramın, içlem ve kaplamına, oturduğu hareket biçimine, özellikle dikkat etmek gerekir. Bütün meselemiz, bireysel ve toplumsal her türlü sömürüye karşı mücadele etmek, ortadan kaldırmaktır. Çünkü sömürü, gayrimeşru toplumsal bir eylemdir. Dolayısıyla komünal örgütlenme ve mücadele tarzı, her türlü sömürünün ortadan kaldırılmasının kök hücresi ve toplumsal teminatıdır.

Günümüzde var olan bilumum kooperatif türleri (tarım, sanayi, idari veya tüketim amaçlı) veya ilkel topluluğa ait sözde komünal yaşam veya benzeri çağdaş İMC usulü çabalarının hemen hepsi, ütopik ve geriye öykünmelerdir. İleriye değil, geriye ket vurmalardır. Çağı yakalamak, yaşamak için değil; geriye, yokluk ve yoksulluktan medet ummadır. Mücadele ile sömürücüye değil, kendi canına çektirmedir. Çağı ve ileriyi değil, geçmişe sığınmadır. Çağdaş dünyadan, bilim ve teknolojiden, çağdaş teknolojik düzeyden el etek çekip, geçmişin yoksulluğunu paylaşıp, yoksullukta “eşitliği” sağlamaya çalışmalardır. Kapitalizme hizmet, kurtuluş ve sosyalizm adına hezimete soyunmadır. Bu yönlü çaba sürdüren insanlar, çağı okumaktan yoksun, “bir lokma bir hırka” yaşamının devamını sağlamaya çalışan “çağdaş” müritlerdir. Bu “çağdaş” müritler gibi çağdaş yaşamı geriye çekip, ilkel doğalcı yokluğu ve yoksulluğu yaşamaktansa; ileriye bakıp, kafa yormak, çağı ve çağ ötesi zenginliği yakalamak ve yaşamak daha iyi değil midir? Bize miras koskoca bir dünya varken, kıt kanat koşullara soyunmak, yokluk ve yoksulluğa razı olmak niye?

  1. J. Rousseau, “Toplumsal Eşitsizliğin Kaynağını” özel mülkiyetin varlığında bulmuştu. Bu nedenle, Rousseau’nun genel olarak özel mülkiyete karşı tutarsız olan “düşmanlığını” anlamak mümkündür. Ama “insan hayatı kendini geliştirmek için, özel mülkiyete gereksinme duymuştur (…) emek, özel mülkiyetin özü olarak kavranmadıkça, iktisadi süreci gerçek somutluğuyla anlamanın olanağı yoktur” [[8]] diyen Marks’ın genel olarak özel mülkiyete “düşmanlığını”, J. J. Rousseau’nun etkisi altında kalmasının dışında, anlamak mümkün değildir.

 

Marks’ın yukarıdaki söylemlerine atfen, devlet mülkünün öncülü olan klan ve aşiret mülkünün, özel mülkiyete dönüşümü, insanlığa ileri büyük bir adım attırmıştır. Çünkü özel mülkiyet, genel olarak birikmiş emek gücü ürünüdür. Emek gücü: işçi-emekçinin canlı emek gücü ve onun donmuş hali olan üretim araçları özellikle üretim aletleri ve makineler halindeki birikmiş türev emek gücünden ibarettir. Üretim süreçlerinde, canlı emek gücü, üretim süreçlerinde direk özel mülkiyete dönüşürken; türev (makine) emek gücü, üretim süreçlerinde canlandıktan sonra özel mülkiyete dönüşmektedir. Canlı emek gücü, çalışan emekçiye ait özel mülkiyete yol açarken; makine emek gücü, Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası üzerinden, mevcut çalışan emekçiye ait miras payı olarak özel mülkiyete yol açmaktadır. Ama cari kapitalist toplum mülkiyet biçimi, ikisini de kapitaliste mal etmektedir. İşte özel mülkiyetin, gerçek tarihsel yaratılış ve yürüyüş çizgisi budur. Bu kadar maddi, reel tarihi toplumsal kökleri olan bir gerçeği ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını sezen J. J. Rousseau, özel mülkiyetin “Toplumsal Eşitsizliğin Kaynağını” oluşturduğunu söylemesine rağmen, geri adım atarak, bu sefer, Korsika İçin Ana Yasa Projesinde, “Amacım bireysel mülkiyeti mutlak olarak kaldırmak değildir; çünkü bu imkânsızdır. Ama ben onu dar sınırlar içine almak, bir ölçü ve bir kaideyle bağlamak, zapt edilebilecek, idare edilebilecek, itaat altına alabilecek ve her zaman çoğunluğun çıkarına bağlı bulundurulabilecek bir fren bulmak istiyorum.[[9]]diyecektir. Engels ise özel mülkiyet konusunda şu vurguyu yapar, “Özel mülkiyetin kuruluşu her yerde, bu, değişmiş üretim ve değişim ilişkilerinin sonucudur. (…) Özel mülkiyetin kuruluşu, ekonomik nedenlere dayanır [[10]]” derken. Ayrıca Komünist Parti Manifesto’sunda Marks ve Engels, ‘komünistler’, “mülkiyet sorununu hareketin temel sorunu olarak ön plana çıkarırlar” diye vurgulamışlar.

 

İşte bu temel tarihi nedenlerle, Sosyalist Emekçi, genel olarak özel mülkiyete değil, onun sömürüye yol açan biçimlerine, özellikle, kapitalist özel mülkiyet biçimine karşı tutum alır, mücadele eder. Dolayısıyla gerçekte Sosyalist Emekçi KOMÜN, 1775 Sanayi Devrimi ve sonrasından itibaren, modern makinenin, üzerinde geliştirip yürüttüğü, insanlığa ait tarihsel toplumsal mülkiyet mirasının veya eşitçi toplumsal özünün zorunlu sonucudur.  Sosyalist Emekçi KOMÜN, her bir ülke gerçeğinde, cari emek gücü kapsamında, eşit paylı, sosyalist özel mülkiyet edinilmesi ile kolektif tarzda işletilmesine tekabül eden, toplumsal bir üretim ve hizmet sunma hareketine oturan bir kavramdır.

 

(Devam edecek)

DİPNOTLAR:

[1] Marks, K.  (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 2009, S. 108.

[2] Marks, K. (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 5.Baskı (2009),  S. 111.

 

[3] Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine Gerek Var mı? Adlı Konuşmasına veya

Lenin, Oeuvres 15, içinde, Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, ss.123-125.

[4] Marks, K. Kapital Cilt I, Nispi Artı Değer Bölümü.

 

[5] Marks, K. (1847),  Felsefenin Sefaleti,  Sol Yayınları (1979), S. 117.

 

[6] Denis, Henri, Ekonomik Doktrinler Tarihi, Sosyal Yayınları, cilt 1, (1973), S.13.

[7] Marks, K. (1847),  Felsefenin Sefaleti,  Sol Yayınları (1979), S. 106.

[8] Marks, K. (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 5.Baskı (2009),  S. 144 ve 138.

 

[9] Challaye Felicien, Mülkiyetin Tarihi, Düşünen Adam yayınları (1994), S.99.

 

[10] Engels, F. (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları, (1975), S.270-271.