Pazar , 23 Eylül 2018

Türk lirası krizinin küresel olası sonuçları*

Türk lirası krizinin küresel olası sonuçları*

 

Nick Beams

 

17 Ağustos 2018

 

2008 küresel mali krizinin başlangıcının onuncu yıldönümüne yaklaşırken, Türk lirasını saran süregiden kargaşa, o çöküşe neden olan tüm koşulların varlığını sürdürdüğüne ilişkin uyarı çanları çalıyor.

 

Doğrusu, büyük kapitalist ülkelerin hükümetlerinin ve merkez bankalarının erimeye yanıt olarak giriştiği önlemler, o koşulları yalnızca ağırlaştırmıştır. Bu, potansiyel olarak on yıl öncekinden daha da ciddi bir başka mali felaketin patlamasına zemin hazırlamış durumda.

 

Küresel mali piyasalara trilyonlarca dolar akıtılması ve buna, spekülatif faaliyetleri çöküşü tetiklemiş olan finans kurumları için bir kazanç kaynağı üreten son derece düşük bir faiz oranı rejiminin eşlik etmesi, yeni bir mali iskambil kule oluşturmuş durumda.

 

Bununla birlikte, dünyanın başlıca ekonomileri, 2008’de güçlükle hayal edilebilecek bir boyutta, durmadan tırmanan bir ekonomik savaş döngüsüne kilitlenmiş durumda. Bu küresel ticaret savaşına, Trump’ın Beyaz Saray’ı öncülük ediyor. Trump yönetimi, Türkiye’ye karşı giriştiği türde ticari yaptırımları ve gümrük vergilerini, Amerika Birleşik Devletleri’nin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını hem dostları hem düşmanları zararına sağlama alma yöneliminin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor.

 

Dünya ekonomisinin karakteri, geçtiğimiz on yılda, ekonomik büyümeye, olduğu kadarıyla, üretimin gelişmesi ve yeni yatırımlar üzerinden değil ama bir spekülatif ve asalak faaliyet kaynağından diğerine para akışı dolayımıyla gerçekleştiği büyük bir dönüşüm geçirdi.

Dolayısıyla, para, hükümetlerin ve şirketlerin dolar ve diğer yabancı para birimleri cinsinden kredi borçlarını çok ucuz bedellerle satın alma yeteneklerinden kaynaklanan daha yüksek kazanç ve daha hızlı büyüme oranları beklentisinin hızlı kar olanağı sağladığı Türkiye gibi sözde gelişmekte olan piyasalara aktı.

 

Bu para akışının boyutu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nün derlediği rakamlarda görülüyor. Kurumun verilerine göre, gelişmekte olan 30 büyük piyasanın toplam borcu, 2011’in sonunda gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 163’ü iken, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 211’ine yükseldi. Bu, gelişmekte olan piyasa ekonomilerinin borçlarında para olarak 40 trilyon dolarlık bir artış anlamına geliyordu.

Faiz oranları ve ABD dolarının değeri düşük kaldığı sürece, bu süreç devam edebilirdi. Ancak ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz oranlarını arttırma ve “parasal genişleme” programına son verme adımı ile bunun sonucunda doların yukarı yönlü hareketi, dolar cinsiden borç yükünün hızla artması anlamına geldi. Bu, Türk lirasının yılbaşından bu yana değerinin yüzde 40 kadar değer kaybettiği çıkış telaşına yol açtı.

 

Ancak Türkiye’deki kriz, yalnızca, çok daha yaygın bir durumun şimdiye kadarki en keskin ifadesidir. Güney Afrika randı yüzde 10 kadar düştü; Brezilya reali, bu yıl boyunca aşağı yönlü basınç altındaydı ve Hindistan rupisi, bu hafta, ABD doları karşısında tarihinin en düşük seviyesine geriledi. Türkiye krizinin patlak vermesi ile birlikte, Haziran ayında pesodaki hızlı düşüşü kesmeye çalışmak için Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) acil durum yardımı istemiş olan Arjantin, mali kan kaybını durdurmak amacıyla, merkez bankası faizlerini 5 puan arttırarak yüzde 45’e çıkardı.

 

Gelişmekte olan piyasa ekonomilerindeki kargaşa, Tayland bahtının çöküşünün bölge genelindeki para birimlerinde hızlı bir düşüşü tetiklediği 1997–98 Asya mali mali krizi ile çarpıcı bir benzerlik taşıyor. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın, küreselleşme yolundaki önemsiz bir “arıza” olarak tanımladığı Asya krizi, bölge genelinde derin bir durgunluğa neden olmuştu. Bu ise, ABD’deki yatırım fonu Long Term Capital Management’ın (LTCM) çökmesinde merkezi bir rol oynayan Rus rublesi krizine dönüşmüş; LTCM, iflasının tüm ABD mali sisteminde bir krizi tetikleyeceği korkularının ortasında, New York Fed tarafından kurtarılmıştı.

 

Benzer şekilde, şimdiki durumda, Türkiye’den ve diğer gelişmekte olan piyasalardan “kötü etki”nin yayılması için tüm unsurlar mevcut. Ancak, büyük Avrupa bankaları yüz milyarlarca dolarlık kredi sağlamış oldukları için, daha ileri bir düzeyde.

 

Önceki krizler ile benzerlikler olmakla birlikte, büyük farklılıklar da söz konusu. Bunlar, her şeyden önce, büyük güçlerin yönettikleri sistemin ekonomik çelişkilerini düzene sokma ve zaptetme amacıyla bir araya gelmesi yoluyla II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmuş tüm düzenlemelerin ve mekanizmaların çöküşüyle karakterize edilen günümüz jeopolitik ortamıyla ilişkilidir.

Geçtiğimiz Haziran ayında, büyük güçlerin G7 grubu toplantısı, ABD’nin, Büyük Bunalım’a yol açmış olan komşuyu zarara sokma politikalarının bir daha asla uygulanmayacağı yönünde 2008’den beri süregiden taahhütlere karşın başlattığı gümrük vergileri ve ticaret savaşı önlemleri üzerine anlaşmazlıkla çöktü.

Üç aydan kısa bir süre sonra, bu çöküşün sonuçları açık bir şekilde görülebiliyor. Lira krizinin doğrudan kıvılcımının, Trump yönetiminin, Türkiye’yi Ortadoğu’daki dış politikasına ve askeri hedeflerine tabi kılmak amacıyla ona karşı çelikte uyguladığı gümrük vergilerini ikiye katlama kararı olması, son derece önemlidir. Yaygın biçimde belirtildiği gibi, ABD, önceki krizlerde, diğer büyük güçler ile işbirliği içinde, durumu yatıştırmak için müdahale ederdi.

Ama bu, ABD yönetiminin “Önce Amerika” gündemiyle son bulmuş durumda. ABD, Türkiye’ye yönelik müdahalesinin, ülkeye ciddi ölçüde yatırım yapmış olan Avrupa bankaları için sonuçlarını bilmesi gerekirdi. Ancak bu, Washington’a kalırsa, Trump’ın Avrupa’yı, ekonomik ilişkiler söz konusu olduğunda bir “düşman” olarak nitelediği koşullarda, ek bir yarar olarak görülüyor olabilir.

Ticaret savaşının yükselişi ABD ile sınırlı değildir. Savaş sonrası ekonomik ve mali düzenleme mekanizmalarının çökmesi ile birlikte, her büyük güç, ekonomik savaşın tırmanmasına ve nihayetinde askeri çatışmaya yol açacak şekilde, kendi çıkarlarının peşinden koşuyor. Küresel ekonomi ile dünyanın rakip ulus devletlere ve büyük güçlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişki, her zamankinden daha somut biçimler alıyor.

 

Kapitalist egemen sınıflar, ekonomik ve jeopolitik hedefler konusunda derinlemesine bölünmüş olsalar da, temel bir meselede birleşiyorlar. Dünya kapitalizminin sürmekte olan çöküşünün bir sonraki aşaması nasıl ilerlerse ilerlesin, hepsi, gerekli gördükleri her araçla, onun bedelini dünya işçi sınıfına ödetmek için uğraşacak.

 

Bu, her ülkede, servet toplumsal eşitsizliği görülmemiş doruklara yükseltecek şekilde gelir skalasının üst tarafına doğru yeniden bölüşülürken, ücretlere, toplumsal koşullara ve yaşam standartlarına yönelik artan bir saldırıya tanık olunan geçtiğimiz on yıldan çıkarılan derstir.

 

2008’de, tüm dünyadaki kapitalist hükümetler, özellikle de ABD yönetimi, sınıf mücadelesinin onlarca yıldır sendikalar ve düzen partileri tarafından bastırılmasından devasa çıkar sağlamışlardı. Asalak ve cani mali sermaye adına gerçekleştirdikleri kurtarma operasyonu, bu olmadan mümkün olmazdı.

Ancak, artık koşullar değişiyor. 2018 yılı, sınıf mücadelesinin uluslararası ölçekte yeniden canlanmasına sahne oluyor. Hükümetlerin, devlet aygıtının ve finans çevrelerinin üst kademelerinde, 2008’in ardından uygulamaya konan önlemlerin çöküşe yol açan koşulların üstesinden gelmede hiçbir işe yaramayacağı ve er ya da geç bir başka krizin patlayacağı biliniyordu. Bu yüzden, onlar, ordu-polis şiddetine ve sansüre dayanan her zamankinden daha otoriter yönetim biçimlerini geliştirme yoluyla, böyle bir durum için hazırlıklarını yaptılar.

Uluslararası işçi sınıfı da, içine sokulduğu mücadele için hazırlıklarını yapmalıdır. Bu, gerici sendikaların denetiminin dışında bağımsız örgütlenme biçimlerinin geliştirilmesini; en temel düzeyde, uluslararası sosyalist bir programın geliştirilmesini ve bu program uğruna mücadeleye önderlik etmek üzere sosyalist devrimin dünya partisinin, yani Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşasını içermektedir.

 

*wsws.org’dan…