Pazar , 17 Aralık 2017

Brexit ve Avrupa Birliğinde Çatlama -Samir Amin

Samir_Amin_006

Ulusal egemenlik ne için?

 Ulusal egemenliğin savunusu, aynı şekilde eleştirisi, yürütülen stratejinin sosyal muhtevasından koparıldığında bir dizi yanlış anlamaya neden oluyor. Kapitalist toplumdaki yönetici sosyal blok, ulusal egemenliği her zaman emeğin kapitalist sömürüsünü derinleştirmenin ve uluslararası pozisyonlarını güçlendirmenin bir aracı olarak görüyor. Şimdilerde Bruno Ogent’in çok yerinde olarak ordo-liberalizm dediği,  küreselleşmiş neoliberal dünya sistemi, finanslaşmış triad (ABD, AB, Japonya)  tekellerinin hizmetindeki politik iktidarlar, ulusal egemenliği dünya sistemindeki  “rekabetçi” konumlarını güçlendirmenin bir aracı olarak  görüyorlar. Devletin ekonomik ve sosyal araçları (emeğin işverenin hizmetine sunulması, işsizliği ve iğretiliği örgütleme, çalışma yaşamını parçalama) ve politik müdahaleler (askeri müdahaleler de dahil) bir tek amaca yönelik: “Ulusal” tekellerin el koyduğu rant kütlesini âzamileştirmek!

Ordo-liberal ideolojik söylem, münhasıran genelleşmiş piyasaya dayalı, ‘kendi kendini düzenleyen’ ve optimum etkinliği sağlayan bir işleyiş öneriyor (tabii öyle bir şey mümkün değil). Onun gerçekleşmesi, rekabetin saydam ve serbest olması  durumunda (ki, öyle bir şey tekeller çağında asla mümkün değildir) işlerin yoluna gireceği söyleniyor. Tabi devlet de söz konusu rekabet ortamını güvence altına alma dışında bir rol üstlenmemek kaydıyla! Bu da devletin sadece ve sadece ordo-liberalizmin çıkarına aktif rol alacağı, alması gerektiği anlamına geliyor. Bu söylem -ki, “liberal virüsün ideolojik tezahüründen başka bir şey değildir- sistemin reel işleyişinin ve devlet müdahalesinin mahiyetinin anlaşılmasını engelliyor. Burjuva anlamda ulusal egemenlik pratiğinin bir örneğini, onun finanslaşmış sermayenin hizmetine nasıl sunulduğunun iyi bir örneğini ABD’de görmek mümkün. Nitekim ABD’de ulusal hak, uluslararası hukuktan üstün sayılıyor. Aynı şey XIX ve XX. yüzyıl Avrupa’nın emperyalist ülkeleri için de geçerliydi…

Avrupa Birliğinin oluşumuyla şeylerin seyri değişti. Avrupa söylemi, ulusal egemenlikleri, “Avrupa hukukuna” tabi kılıyor. Lizbon ve Maastricht antlaşmaları gereği, Brüksel karar vericilerin  ve Avrupa Merkez Bankasının  sultasına sokularak dayatılıp, meşrulaştırılıyor. Böylece seçmenlerin iradesi ordo-liberalizmin ulus-üstü ihtiyaçları tarafından etkisizleştiriliyor. Bayan Merkel’in dediği gibi, “yapılan tercihin, alınan kararların piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlanması gerekir”. Söylem böyle olsa da fiiliyatta Almanya kendi ulusal egemenliğini esas alan bir rota izliyor ve Avrupalı ortaklarından bu duruma saygı göstermelerini istiyor. Almanya, esas itibariyle Avro bölgesinde olmak üzere, kendi hegemonyasını tesis etmek için ordo-liberalizmi dayatıyor. İngiltere’yse, Brexit tercihiyle, kendi payına kendi ulusal egemenliğinin avantajını kullanma tercihi yapmış oluyor.

Anlaşılabileceği gibi, “ulusalcı söylem” ve ulusal egemenlik övgüsü aslında kapitalist-burjuva egemenlikten başkası değil. Sınıfsal içeriğe gönderme yapılmaması, genel bir çerçevede emekçi sınıfların çıkarlarını savunan sol akımlar tarafından ihtiyatla karşılanmıştı. Fakat, son tahlilde ulusal egemenlik savunusu “burjuva milliyetçiliği” dahilinde anlaşılmalıdır.  Tabii ulusal egemenlik savunusunun sadece  egemen blokun değil, diğer sosyal çıkarların savunusunu da angaje eden bir şey olduğunu da dikkate almak gerekir. Zira, ulusal egemenliğin savunulması, kapitalizmden çıkış stratejisi ve uzun sosyalizm yoluna girme gereğiyle sıkı sıkıya bağlıdır ve bu yolda muhtemel bir ilerlemenin vazgeçilmez koşuludur. Şu nedenle ki, küresel (ve Avrupa) ordo-liberalizminden etkili bir çıkış, bir ülkeden diğerine, bir zamandan diğerine faklı hız ve yoğunluklardaki gelişmelerin ve ilerlemelerin sonucu olabilir. Dünya sistemi (ve Avrupa alt-sistemi) hiç bir zaman “uluslararası toplumun” (ve Avrupa’nın) yukardan aşağı kollektif kararlarıyla dönüşüme uğratılmadı. Değişim her zaman sistemi oluşturan devletlerin ve devletler arasındaki güç dengelerinin eseriydi. Dünyayı dönüştüren önemli mücadeleler devlet (ulus) çerçevesinde tezahür ediyor.

Doğası gereği kutuplaştırıcı olan dünya sisteminin Çevre (periferi ) halkları bu pozitif, anti- emperyalist ve potansiyel olarak da anti-kapitalist ulusculuğun uzun tecrübesine sahiptirler. Potansiyel olarak diyorum, zira ulusalcılık aynı zamanda ulusal bir kapitalizm inşası ve egemen merkezleri yakalama yanılsamasını da barındırıyor. Periferi (çevre) halklarının ulusculuğu ancak şu durumda ilerici bir karaktere sahip olabilir: Eğer anti-emperyalistse ve eğer küreselleşmiş ordo-liberalizmden koparsa… Netice itibariyle ulusun dünya sistemindeki tâbi- bağımlı konumunu sorun ediyorsa. Aksi halde görünüşte” içi boş bir ulusculuk, küresel ordo-liberalizmin bir bileşeni olmaktan kurtulamaz, yerli mülk sahiplerinin sınıf egemenliğinin bir aracı olur ki, “kendi halkının” sömürüsüne katılarak, en iyi koşullarda alt-emperyalist bir konuma terfi edebilir…

Bu gün ister Güneyde, ister Kuzeyde olsun, dünyanın her yerinde ordo-liberalizmden çıkışa imkân veren cesur ya da sınırlı ilerlemeler hem mümkün ve hem de gerekli… Zira, kapitalizmin krizi, devrimci konjonktüre uygun bir zemin ortaya çıkarmış bulunuyor. Bu gerekli mümkün ve nesnel hedefi kısa bir cümleyle şöyle ifade edebilirim: “kapitalizmin krizinden çıkmak mı yoksa kriz halindeki kapitalizmden çıkmak mı?”… (ki, bu yakın zamanda yayınlanmış bir kitabımın adıdır). Kapitalizmin krizinden çıkmak bizim işimiz değil, kapitalist yöneticilerin işi. Ya onu başarırlar (ki, onu mümkün kılacak bir yola girdiklerini sanmıyorum), ya da başaramazlar o bizim sorunumuz değil. Hasımlarımızla bir olup, tıkanmış haldeki ordo-liberalizme hayat vererek ne kazanabiliriz ki! Tam tersine bu kriz kararlı ve kalıcı kazanımlar, ilerlemeler için bir şansa dönüştürülebilir ama bir şartla: Eğer mücadele halindeki aktörler, hareketler o hedefe uygun bir strateji geliştirmeyi başarabilirlerse…

Ulusal egemenliğin realize olması, bir ülkeden diğerine farklı yoğunluklarda da olsa, ordo-liberalizmin mantığıyla çatışmaya girmekle mümkündür. Bu yazıda sözü edilen bağımsız, halkçı, sosyal, demokratik proje o amaçla tasarlanmıştır. Tabii burada önerdiğim ulusal egemenlik, kapitalist burjuva egemenlik değil. Ondan farklıdır bu yüzden de halk egemenliği denmesi gerekiyor.

Karşıt anlamlı bu iki kavramın birbirine karıştırılması ve netleşme sağlanmadan her türlü ulusçuluğun kestirme yoldan reddi, ordo-liberalizmden çıkmanın tüm imkânlarını yok eder. Maalesef Avrupa’da olsun, başka yerlerde olsun, pratik politikada var olan çağdaş sol bu ayrımı yapmakta yetersiz kalıyor.

Zira ulusal egemenliği savunmak, halen geçerli olan küreselleşmeye karşı başka bir küreselleşmeyi savunmak değildir. Mevcut durum, bağımsız eşit ulusal taraflar arasında tartışılmayı gerektirir. Başta ABD olmak özere, triad emperyalizmi tarafından tek taraflı dayatma değil. Öyle bir şey ordo-liberalizme teslim olmaktan öte bir anlam taşımaz. Daha ötede şu soruyu cevaplamak gerekir: Çok kutuplu bir dünya ne için? Zira, o durumda sadece ordo-liberalizmi kabullenen sistemlerin rekabeti söz konusu olabilir. Tam tersine, ordo-liberalizmden çıkmak isteyen halklara bir manevra alanı sağlandığında bir anlam ifade eder. O halde önerilen çok kutuplu sistem dahilinde hedefin netleştirilmesi gerekir. Tarihte her zaman ulusal proje melez (hybride) olabilir, onu var eden farklı eğilimler arasındaki çelişkiler, ulusal kapitalist bir projeye de, sosyal içeriği itibariyle ilerici olana da evrilebilir.

Patinaj yapan Avrupa Birliği

 Avrupa Projesinin çatlaması (özellikle de Euro alt-sisteminin) yıllar öncesinden başlamıştı. (bkz: Samir Amin ” L’implosion du capitalisme contemporain” ). Brexit onun beklenen tezahürüdür.

Bidayette Avrupa Projesi, 1957 de tarafların, özellikle de Fransa ve Almanya’nın – ABD’nin de desteğiyle- radikal veya ılımlı sosyalizm riskini bertaraf etmek amacıyla, kapitalist tekeller tarafından tasarlanmıştı. Roma Antlaşması, özel mülkiyetin kutsal karakterini mermer duvara yazdırmıştı. Giscard  D’Estain’in tabiriyle her türlü sosyalist özlem yasa dışı ilan ediliyordu. İlerleyen dönemde Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla o nitelik giderek güçlenecekti. Maastricht ve Lizbon antlaşmalarından sonra da üzerine beton dökülecekti… O projeyi kabullendirmek üzere yürütülen propagandayla ileri sürülen argüman, böylece Birliğe dahil ülkelerin ulusal egemenliklerini kesin olarak yok ediyordu. (Tabii orada söz konusu egemenlik de burjuva-emperyalist ulusal egemenlikti.) Böylece sanki XX. yüzyılın iki büyük savaşındaki katliamın sorumlusu ortadan kaldırılıyordu… Bu nedenle  Avrupa Projesi genç nesiller nezdinde karşılık bulabilmişti. Artık geçmişin savaşçı ulusal egemenliğinin yerini barışçı ve demokratik Avrupa egemenliği alacaktı! Aslında devletlerin egemenliği hiç bir zaman ortadan kalkmadı ama ordo-liberalizmi kabullendirmek amacıyla harekete geçirildi, araçlaştırıldı. Ordo-liberalizm artık finanslaşmış tekellerin ekonomik, sosyal, politik yönetimine uygun bir zemine kavuşuyordu. Avrupa toplumlarının o konudaki düşünceleri ne olursa olsun, gerçek öyleydi… Avrupa Projesi demokrasinin mutlak inkârı üzerine inşa edilmişti. Dolayısıyla, Bürükseldeki bürokratların “demokrasi zaafı” dediklerinden öte reel bir durum söz konusuydu… Kaldı ki bunun sayısız kanıtları mevcuttur… Seçimlerin de facto inandırıcılığı yok edilmişti. Seçim sonuçları ordo-liberalizmin ihtiyaçlarıyla uyumluysa meşru sayılıyordu…

Ordo-liberalizm, Avrupa Birliğinin kuruluş sürecinde  kendi hegemonyasını dayatabildi. Öyle ki, Almanya’nın (burjuva/kapitalist) egemenliği, reel olarak mevcut olmayan bir Avrupa’nın egemenliğinin ( souveraineté)  yerini aldı.  Avrupalı ortaklar diğerlerinden üstün olan bu egemenliğin ihtiyaçlarıyla uyumlanmaya davet edildiler…

Avrupa, özellikle de Avro-bölgesinde para politikalarının Alman konzernlerinin çıkarına hizmet ettiği koşullarda, artık bir Alman Avrupası haline geldi. Maliye bakanı Schauble gibi önemli Alman politikacıları, Alman hegemonyasını tartışma konusu yapan Avrupalı ortaklarını sürekli olarak “Almanya’dan çıkmakla (Gexit) suçladılar!

Olup-bitenler ortadayken, şu sonuç çıkarılabilir: Netice itibariyle Alman modeli, Almanya’nın kendisi de dahil olmak üzere, Avrupa’yı zehirliyor. Sürekli “istikrar programlarına” dayalı ordo-liberalizm kıtanın yaşadığı inatçı durgunluğun  (stagnation) nedeni. Halk tarafından bakıldığında Avrupa Birliğinin akıl dışı (irrationnel) bir sistem olan ordo-liberalizme teslim olduğu çok açık… Soruna ekolojik ve sosyal yaşamın devamı açısından bakıldığındaysa tam bir akıl dışılık demek. Bunun sonucu olarak ordo-liberalizm üye ülkeler arasındaki eşitsizlikleri sürekli olarak derinleştiriyor. Onun da temelinde Alman dış ticaret fazlası ve tabi diğerlerinin simetrik dış ticaret açıkları var. Fakat dikkatten kaçırılmaması gereken bir şey daha var: Tekel rantına el koyan finans tekelleri tarafından bakıldığında bu durum son derecede rasyonel, zira, tam da onların çıkarını gerçekleştiriyor. Netice itibariyle bu sistem sürdürülebilir değil. Sadece kurbanlarının artan direncinden dolayı değil, (ki, o direnç bu güne kadar etkisiz oldu), iç çelişkileri itibariyle de öyle ve tekellerin rantının büyümesi durgunluğu dayatıyor ve zayıf ortaklarının (Yunanistan ve diğerleri) statüsünü kötüleştiriyor.

Dümendeki kaptanın Avrupa gemisini dosdoğru kayalıklara toslatması kaçınılmaz. Yolcular da rota değişsin diye boşuna yalvarıp duruyorlar! Oysa, imparatorluk muhafızları tarafından (Brüksel bürokrasisi, Avrupa Merkez Bankası) korunan kaptanın yeri sağlam! O zaman sandalı denize atmaktan başka çare yok. Elbette bu tehlikeli bir tercih ama geminin kıyıya toslaması mukadder iken ehven-i şer… Bu gemi metaforu Avrupa sistemini eleştirenlerin seçim yapmak zorundaki iki perspektifi netleştirebilir. Birinciler diyorlar ki, geminin rotasını halk çoğunluğunun çıkarını gözeten bir istikamete çevirmeli. Aslında bunlar, onca başarısızlıktan sonra hâlâ ders çıkarmamış olanlar… İkinciler de İngiltere’nin yaptığı gibi gemiyi terk etmekten yanalar. Tamam, Avrupa’dan çıkmak da peki ne için? Maalesef ordo-liberalizmin hesabına peydahlanan medyatik yalanlar kafaları bulandırıyor. Ve bu kafa karışıklığı her türlü yalan ve manipülasyon devreye sokularak ulusal egemenliğin içini boşaltıyor. Bunu da dünyanın gerçeğine yabancılaşmış “popülistler” ve şovenler yapıyor. Kitleler güvenlik ‘kaygısı’ ve mülteciler üzerinden kuşatılırken, ordo-liberalizmin emekçi sınıfların yaşam koşullarını her ileri aşamada daha da kötüleştirdiği gerçeği gözden kaçırılıyor. Yazık ki, solun tüm bileşenleri bu sefil manipülasyona teslim olmuş durumdalar…

Kendi payıma diyorum ki, Avrupa Birliğinden bir şeyler beklemek abesle iştigaldir ve asla içerden dönüştürülebilir değildir. O zaman geriye muhtemel yeni bir Avrupa Projesini başka temeller üzerinde yeniden inşa etmek için mevcut olanı yıkma gereği kendini dayatıyor demektir… Yazık ki. Avrupa solu bu sonucu reddediyor ve ordo-liberalizmle çatışma halindeki bir çok hareket, mücadelenin benimsemesi gereken strateji konusunda ikircikli, şüpheci… Avrupa’dan çıkmak veya kalmak konusunda kararsız. Ve o konuda görüşler çok farklı ama ekseri medya tarafından manipüle edilen önemsiz sorunlara (güvenlik, göçmenler, vb.) odaklanmanın ötesine geçemiyorlar… Dolayısıyla asıl sorunlar ekseri gündeme gelmiyor. Mesela NATO’dan çıkmak pek sorun edilmiyor… Öyle görünüyor ki, yükselen Avrupa’dan çıkma yanlısı dalga (Brexit de olduğu gibi) reform yanılsamasını teşhir ediyor…

Buna rağmen kafa karışıklığı rahatsız edici boyutlarda. Nitekim İngiltere egemenliğini (sauveraineté) asla ordo-liberalizmden çıkma yönünde kullanmayacaktır. Tersine, Londra, ABD’ye ve İngiliz Uluslar Topluluğuna (commonwealth) ve Güneyin yükselen ülkelerine yönelecek. Böylelikle Avrupa ülkelerini ödünleme yoluna gidecek. Başka bir şey yapması mümkün değil ve asla daha sosyal bir programa sahip olmayacak. Bu yüzden İngilizler için Alman hegemonyası, Fransızlar ve İtalyanlardan daha az kabul edilebilir sayılıyor…

Avrupalı faşistler Avrupa’ya ve Euro’ya düşmanlıklarını açıkça ilan ediyorlar. Fakat kafalarındaki egemenlik (souveraineté) kavramı bildik burjuva egemenlik kavramından başkası değil. İstedikleri şey, ordo-liberal sistem dahilinde rekabetçi konumlarını pekiştirmek! Tabii bu amaçla iğrenç mülteci düşmanlığını elden bırakmamak kaydıyla… Faşistler hiç bir zaman demokrasinin savunucusu değillerdir ki, seçim demokrasisi bile onlara çok görünür. Demokrasiden oportünist amaçları için söz ederler sadece. Böyle bir tablo karşısında egemen sınıflar faşizmi dayatmakta tereddüt etmeyeceklerdir. Ukrayna’da o konudaki niyetlerini açık ettiler. Faşistlerin Avrupa reddi, ordo-liberalizme karşı yürütülen mücadeleyi zaafa uğratıyor. İleri sürülen gerekçe ekseri şöyle: ‘Biz Avrupa Birliği konusunda faşistlerle nasıl aynı safta görünebiliriz? Zaten faşistlerin başarısı da radikal solun bu konudaki pısırıklığına, ürkekliğine dayanıyor. Eğer kararlılık ve cesaretle ulusal egemenliği savunabilselerdi, demokratik, eşitlikçi bir rota benimsemeyi başarsalardı, faşistlerin yalancı, demagojik söylemini etkisizleştirebilirlerdi… Oysa, Avrupa’nın imkânsız reformuna odaklanmak, çatlamayı kaçınılmaz hale getiriyor. O zaman da Avrupa Projesinde 1930’lu, 1940’lı yıllardakine benzer bir çözülme kaçınılmaz olur: Alman Avrupa ve onun dışında İngiltere ve Rusya ve Fransa’da her halde Vichy’le (ki bu gün öyle) de Gaulle arasında gidip-gelmek kaydıyla. Tabii İspanya ve İtalya da Londra’yla Berlin arasında gidip geleceklerdir…

Halkların hizmetinde ulusal egemenlik (sauveraineté)

İster Güney’de isterse Kuzey’de olsun, ulusal egemenlik sosyal ilerlemenin ve demokratikleşmenin vazgeçilmez koşuludur. Ve fakat bu tür ilerlemeler ancak kapitalizmin dışına çıkıldığında bir anlam ve değer kazanır. O da çok kutuplu bir dünyayı ve halkların enternasyonalizmini gerektirir. Bu iki alandaki ilerlemelerin eklemlenmesi, devlet politikasının ana eksenini oluşturur ki, böylece kapsayıcı bir işçi-köylü halk ittifakı mümkün hale gelir. Ve böyle bir ittifak da katılımcı demokrasi yönünde ilerlemelerin yolunu açar. Kuzey ülkelerinde de halk egemenliğinin ordo-liberalizmden kopması gerekir ki, o da tekellerin millileştirilmesine varan süreçte, işletmelerin yönetiminin sosyalleştirilmesini gerektirir. Tabii aynı zamanda paranın, kredinin, maliyenin ve dış ticaretin denetim altına alınmasını da gerektirir.

Emperyalist sistem, farklılaşmış araçları devreye sokarak, dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkeler üzerinde baskı kurup sömürüyor. Bazı sanayi dalları emperyalist ülkelerden (ABD, AB, Japonya) Güney ülkelerine kaydırılarak söz konusu ülkeler taşeron statüsüne indirgeniyor ve rant  transferi gerçekleşiyor. Aynı şekilde bir çok Güney ülkesinde doğal kaynakların ( hidro-karbür, madenler, tarımsal topraklar, su kaynakları, vb.) hoyrat sömürüsü hız kesmeden devam ediyor.

Tabii finansal yağma da söz konusu ülkelerin ulusal tasarruflarını kurutuyor. Borç ödemelerini garantiye alma zorunluluğu yağmayı daha da büyütüyor… Söz konusu ülkelerin yapısal kamu maliyesi açıkları, emperyalist tekellerin büyüyen finansal fazlalarını değerlendirme yolunu açıyor. Böylelikle Güney Ülkeleri her seferinde daha kötü koşullarda borçlanmaya zorlanıyorlar. Fakat finansal yağma emperyalist merkezlerde de aynı şekilde yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarıyor. Gayri Safi Milli Hasıla’ya (GSYH) oranla kamu borçlarının sürekli artması, bizzat ulusal ve uluslararası sermaye tarafından teşvik ediliyor. Böylece sermaye fazlasına verimli bir değerlenme alanı açılmış oluyor…

Dünya finans sisteminden yapılan kamu borçlanmaları işçilerin daha çok sömürülmesine neden olurken, tekellerin el koyduğu rantı da büyütüyor… Böylece gelir ve servet eşitsizliğinin sürekli olarak derinleşmesi mümkün hale geliyor. Tabii borçları azaltmaya yönelik politikalar söylemi de tam bir kuyrukla yalan, zira oradaki asıl amaç borçları küçültmek değil büyütmek…

Neoliberal küreselleşme Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da tarıma yönelik kapsamlı bir saldırı yürütüyor. Ve bu küreselleşme saldırısı, her üç kıtada da milyonlarca insanı dışlıyor, işsiz ve aç bırakıyor ve sefalet ortamına itiyor. Aslında bu durum, halklarımızın dünya sahnesinde esamesinin okunmaması demektir… Büyük zengin aileler ve dev agro-endüstri şirketleri tarafından  kapsamlı bir saldırı yürütülüyor. Modern kapitalist tarım köylü tarımını yok ediyor. Sermayenin kârlılığını esas alan kapitalist tarım, esas itibariyle ABD’de, Avrupa’da. Amerika’nın Güney bölgesinde ve Avusturalya’da odaklanmış durumda. Bir kaç on milyon tarımcıyla yürüyor ama çok yüksek verimliliğe sahip. Buna karşılık köylü tarımı hâlâ insanlığın yarısına yakının, 3 milyon kadar insanın uğraş ve geçim alanı… Eğer tarım ve gıda üretimi de herhangi başka bir kapitalist üretim gibi yapılırsa, kuralsız, düzenlenmemiş piyasanın insafına terk edilirse, nasıl bir manzara ortaya çıkardı? O zaman üretim teşvik edilmiş olur muydu? Eğer öyle olsaydı mesela 50 milyon kadar ilave modern kapitalist tarımcı, 3 milyar insanın ürettiği miktar kadarını dünya pazarına sunabilirdi… Tabii o da şimdilerde köylüler tarafından işlenen toprakların kapitalist tarım işletmeleri tarafından ele geçirilmesini gerektirir… Sahneye yeni çıkan tarımcılar, milyonlarca köylüyü gereksiz hale getirir… İyi de o zaman o köylüler ne olacak? Herhalde bir kaç on yılda silinip gideceklerdir… Böyle bir şeyin gerekliliğine, yapılabilirliğine ve meşruluğuna dair  ileri sürülen başlıca argüman, XIX. yüzyılda Avrupa’da gerçekleştiği, zengin sanayi ülkelerinin ortaya çıkmasını sağladığı, sadece kendilerini doyurmakta kalmayıp, post-endüstriyel dönemde ihracat yapabilir duruma bile geldiklerine dairdir… Bu model çağdaş Üçüncü Dünya Ülkelerinde neden tekrarlanmasın diyorlar! Oysa, iki nedenle ileri sürülen bu argümanın iler-tutar tarafı yok: Birincisi Avrupa’daki model bütün bir bir buçuk yüzyıllık zaman diliminde gerçekleşti. O dönemin sanayileri emek-yoğun sanayilerdi. Artık bu günün sanayisi için aynı şey söz konusu değil. Ve netice itibariyle Üçüncü Dünya’nın ‘yeni yetmelerinin’ dünya pazarında rekabetçi olabilmek için aynı üretim tekniklerini kullanmaları gerekecek… İkincisi de Avrupa uzun geçiş döneminde nüfus fazlasını Amerika’ya göç ettirebilmişti…

O halde tüm köylülerin toprağa ulaşmasına imkân veren başka alternatifler düşünebilir miyiz? Bu durumda köylü tarımının korunması ve eş zamanlı olarak sürekli bir teknolojik ve sosyal ilerleme yoluna sokulması gerekir. Ve böylece tarımsal olmayan alana giderek büyüyen bir değer transferi mümkün olabilir ve tarım dışı alanda yeni istihdam imkânları yaratılabilir. Bunun için de köylü tarım ve gıda üretiminin, modern ulusal ve uluslararası kapitalist tarım sektörünün eşit olmayan rekabetinden korunması gerekir. O zaman, mevcut modern sanayileşme ve kentleşme modelinden çıkmak, daha çok ihracata ve  ucuz işgücü pratiğine son vermek gerekir. Bu da ucuz gıda sağlamayı varsayar ve iç pazarın dengeli gelişmesiyle mümkündür. Böyle bir strateji ulusal gıda egemenliğini de sağlayabilir ki, gıda egemenliği, uluslararası toplumun aktif bir üyesi olmanın da gereğidir ve o zaman özgürlük marjı ve pazarlık kapasitesi de artar…

 

Çeviri: Fikret Başkaya