Pazar , 9 Ağustos 2020

Evrensel bir Hayvan Hakları Yaklaşımı İçin- Reha Alpay

Ekoloji temelinde politikalar geliştiren gruplar ve toplumsal hareketler açısından giderek karmaşık bir sorun haline gelen konulardan biri de hayvan hakları sorunu. Bu konu kimisi hayvan haklarını, kimisi hayvan özgürlüğünü kimisi de hayvan sömürüsünü gündeme getiren farklı grupların yarattığı tartışmalarla kafa karışıklığına yol açıyor. Sorunu karmaşıklaştıran bir nokta da kimi durumlarda yaban hayvanlarının varlığının evcil hayvanlar tarafından tehdit ediliyor olması. Ekolojik açıdan bakıldığında et üretimine karşı çıkmakta ekolojistlerin hayvanları savunan tüm gruplarla ortak bir noktada buluşması kolayken; faytonların yerine motorlu araçların konulmasını savunan gruplar, bir de bu durum yeni yapılaşmayı ve rantı artıracaksa, işleri çetrefilli hale getiriyor.

İkinci Doğanın Evrimi

İnsanın hayvanlarla ilişkisine bakarken öncelikle insanın toplumsallaşmasıyla başlatılan ikinci doğa üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor. Birinci doğa başlangıçta insansız olarak evrilmiş olan doğadır. Bu evrimin sonucunda canlılar ve onların giderek artan öznelliği uzun bir süreç içinde ortaya çıktı. Öznelliğin gelişmesi sürecinde insanda kavramlaştırmanın ve tasarımın ortaya çıkmasıyla ayrışan ikinci doğadan söz edilir. İkinci doğanın evrimi toplumsal kurumların evrimi olarak da görülebilir. Ancak bu kurumların ortaya çıkışına olanak veren maddi koşulların nasıl yaratıldığına bakarsak aslında ikinci doğa, insanın, onun evcilleştirdiği hayvanların ve hatta evcilleştirilen bitkilerin oluşturduğu eko-topluluklar ve onların evrimi olarak görülmek durumundadır.

Boş zamana, zanaatçılığa ve toplumsal kurumların ortaya çıkmasına olanak sağlayan ürün fazlası, başlangıçta avcı ve derleyicilikle yaratıldı. Ancak nüfus artışıyla birlikte bir süre sonra bu ürün fazlasını sürdürmek ancak tarım ve hayvancılık sayesinde olanaklı olmuştur. Tarım topraktaki minerallerin tüketilmesine yol açar. Nitrojen, potasyum ve fosfor gibi minerallerin tükendiği toprak verimini kaybeder. Tarım yapan ilk topluluklar bu yüzden belirli bir yerdeki toprak verimsizleşince bir başka yerde tarıma başlayarak bu soruna çözüm buldular. Ancak nüfus artışıyla birlikte topraklar paylaşıldı ve sürekli yeni toprak bulmak olanaksız hale geldi. Dünyanın bir çok bölgesinde bunun çözümü, aynı zamanda sütünden yararlanılan hayvanların dışkısını gübre olarak kullanmaktı. Kimi bölgelerde ise esas olarak dışkısından yararlanılan ama sonuçta eti yenen ya da başka amaçlarla kullanılan hayvanlar bu sorunu çözdü.

Geçmişte hayvancılık yapmayan uygarlıkların genelde toprağı aşırı yoğun kullanmaktan ötürü varlıklarını sürdürmekte zorlandıklarını, hatta Azteklerde esirlerin etini yemek gibi yöntemlere başvurduklarını görürüz.1 Dolayısıyla uygarlıkların ortaya çıkışını tarımla birlikte hayvancılıktan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu bir tür ortak yaşamdır (simbiyosis), insanlar evcilleştirdikleri hayvanların yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamış ve esas olarak onların dışkılarını kullanarak sürdürülebilir bir tarım geliştirmişlerdir. Hindistan’da ve Ortadoğu’daki gibi bir çok uygarlıkta bu hayvanların verdiği süt de temel besinlerden biri haline gelmiştir. Buralarda ayrıca toprağı sürmekte de büyükbaş hayvanlar önemli bir rol oynamışlardı. Hindistan’daki gibi kimi bölgelerde hayvanlara verilen kutsallık bu uygarlıkların varlıklarını hayvanlara borçlu olduklarının bilincinde olduklarını gösterir.

Daha geriye gidersek insanla evcil hayvanların oluşturduğu ortak yaşam avcı-derleyici toplumların köpekleri evcilleştirerek av sırasında yardımcı olarak kullanmasıyla başlar. Ava yardım eden köpek av etinden ve kemiğinden payını alarak yaşamını sürdürür. Yalnız ava yardımla yetinmez topluluğu korumak için elinden geleni yapar.

Et Sanayisinin Ortaya Çıkışı

Hayvan eti tüketimi ise çoğu uygarlıkta daha çok üst sınıflara ait bir ayrıcalıktır. Sıradan halk daha çok bayramlarda ve festivallerde et tüketmiştir. Hindistan’da ise festivallerde et tüketimi M.Ö. 2. yüzyıldan başlayarak kısıtlanmış ve sonuçta et yemek dinsel olarak onaylanmamıştır. Arap, Moğol ve daha sonra İngiliz işgallerine karşın, çoğu eyaletteki müslüman olmayan Hint halkı çoğunlukla et yemeyi günümüze kadar reddetmiştir (balık yemenin yaygın olduğu kuzeydoğu eyaletleri ve laktoz toleransının yaygın olmadığı güney eyaletleri hariç). Yarı göçebe toplumlarda tarımsal üretim sınırlı olduğu için durum farklıdır. Bu toplumlarda ete dayalı beslenme daha yaygındır ve hatta kültürün bir parçası haline gelmiştir. Bunlar yerleşik yaşama geçince de bu kültürü belli ölçülerde sürdürmüşlerdir.

Endüstriyel kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bu tablonun değiştiğini görürüz. Özellikle sığır eti bir tüketim ve statü nesnesi haline getirildi. Yalnız kesime ve et üretimine yönelik devasa çiftlikler yaratıldı. Öyle ki 1880’lerde ABD’de bant üsulü seri üretimin demontaj hattı olarak ilk uygulandığı alan sığır eti işleme sektörüdür. Hareket eden askılar boyunca her işçi, hayvanı parçalamak için belirli bir işlem gerçekleştirir. Chicago’daki et sanayinin geliştirdiği bu yöntem daha sonra Henry Ford tarafından bant yöntemiyle (montaj hattı) araba üretmek için uygulanmıştır. ABD’de iç piyasaya ve İngiltere’ye ihracata yönelik olarak başlayan bu sektör, et tüketiminin diğer ülkelerde artmasıyla tüm dünyaya yayılmıştır.2

Günümüzde dünyanın buzla kaplı olmayan alanının dörtte birinden fazlası evcil hayvanların otlatılması için kullanılmakta. Bunun yarısı kadar olan ekilebilir tarımsal alanın ise üçte biri bu hayvanlara yem üretmek için kullanılıyor. Toplam ağırlık olarak dünya 385 milyon ton insan ve 700 milyon tonun üzerinde evcil hayvan tarafından işgal edilmiş durumda. Buna karşılık tüm büyük yabanıl hayvanların ağırlığı 100 milyon tondur. Memelilerin ağırlık olarak yüzde 36’sı insanlar, yüzde 60’ı evcil hayvanlar ve yalnızca yüzde 4’ü yabanıl türlerden oluşuyor. Sanayileşmeyle birlikte insan-merkezli bakışla yabanıl hayvanların yaşam alanları yok edilirken bu büyük ölçüde et üretimine yönelik hayvancılık için gerçekleştirilmiştir.

Bu ölçekte et üretimine yönelen şirketler kendi kârlarını en yüksek düzeye çıkartmaktan başka bir şey düşünmezler. Nitekim devasa çiftliklerde uyguladıkları yöntemler hayvanların ne hissettiklerini gözönüne almadığı gibi, stresten kaynaklı sağlık sorunlarını da peşinen antibiyotik yükleyerek çözmeye çalışır. Hayvanlar mekanik araçlarla cansız nesneler gibi işlemlerden geçirilir. Üretilen etin insan sağlığına uygun olup olmadığı da önemli değildir. Doğrudan insan tüketimi için satılması yasak olan GDO’lu mısır hayvanlara yem olarak verilir; insanlar bu mısırı yoğunlaşmış bir şekilde tüketmiş olurlar. Üretilen antibiyotiklerin üçte biri insanlar tarafından doğrudan alınırken, diğer üçte ikisi hayvanlara veriliyor ve insan vücuduna dolaylı olarak giriyor.

Devasa çiftliklerde çok sayıda hayvanın iç içe yetiştirilmesi bu ortamlarda bulaşıcı hastalıkların yayılmasını kolaylaştırır. Buralarda gelişen virüsler insanlara da bulaşarak sürekli olarak domuz gribi, kuş gribi salgınlara yol açar. İnsanların etlerde birikmiş olarak bulunan tarımsal ilaçlardan kaynaklı kimyasalları tüketmeleri onların bağışıklık sistemini zayıflatır ve bu salgınlardan daha çok etkilenmelerine yol açar.

Sonuçta mevcut et üretimi pratikleri sadece hayvanların istismarından ötürü değil, ekolojik etkileri ve insan sağlığına olumsuz etkileri açısından da kabul edilebilir değildir. Onun ötesinde de bu boyutta et üretimi hayvanlar istismar edilmeden gerçekleşemeyeceği gibi ekolojik açıdan da sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla ekolojik bir toplumda yalnız et üretimine yönelik hayvancılık yapılması kabul edilemez.

Süt ve Yumurta

Peki hayvanlar adına kampanya yürüten bir çok grubun savunduğu gibi süt üretimine de aynı şekilde yaklaşabilir miyiz? Öncelikle şunu belirtmek gerek ki et üretiminin aksine dünyada en çok süt üreten ülke olan Hindistan’da süt üretimi yapan küçük çiftçiler arasında hayvan istismarı yaygın değildir, hatta pek duyulmuş değildir. Çünkü hem inek hem onun sütü kutsal olarak kabul edilir. Ortalama olarak bir çiftlikte iki hayvan bulunur ve bunların yemleri yine aynı çiftlikte üretilir. En çok süt üreten ülkedeki bu pratiklerin diğer ülkelerde de gerçekleşmesinin önündeki tek engel kapitalizm ve onun getirdiği merkezi üretim zorunluluğudur. Gelişmiş kapitalist ülkelerde süt üretimi et üretimi gibi hayvan istismarına yol açan büyük çiftliklerde yapılmakta ve buralarda da GDO’lu yemler, kimyasal hormonlar ve antibiyotik kullanılmaktadır. Ancak radikal bir dönüşümle bunlar ortadan kaldırılıp küçük çiftliklerde hayvanları istismar etmeden ekolojik süt üretimine geçiş olanaklıdır. Sonuçta yedi bin yıldır sürdürülen ortak yaşam pratiklerine dönmek mümkündür.

Burada evcil hayvanların sütünün kullanılması bir sömürü müdür sorusu gündeme geliyor. Ancak bu hayvanların yedi bin yıl önce evcilleştirilmiş ve bu süreçte genetik olarak değişmiş olduğunu unutmadan bu soruya yanıt aramak gerek. Bu süre içinde insanlar tarafından beslenmeye ve buna karşılık sütlerini vermeye uyum sağlamış durumdalar. İnekler uygun bir beslenmeyle yeniden doğurmadan iki yıla kadar süt verebilmektedir. Bu hayvanlar fikir yürütecek olsalardı gerçekten sömürüldüklerini düşünürler miydi? Bu sayede tüm dünyaya yayılmış olan bu hayvanlar yalnız dışkılarını vererek bu ortak yaşamı destekleyebilirler miydi? Bunlar ilginç bir araştırma konusu olabilir. Bunun ötesinde de şu andaki teknolojilerle hayvan dışkısından üretilmiş gübrelerin neredeyse tek seçeneği petrolden üretilen sentetik kimyasal gübre. Kimyasal gübrelerin toprağa olumsuz etkileri ve sularda yarattıkları kirlenme detaylarıyla biliniyor. Kimyasal gübrelerle hem toprağın uzun vadede verimliliği açısından hem de küresel ısınmaya olumsuz etkileri itibariyle sürdürülebilir tarım yapmak olası değil. Dolayısıyla bir gün hayvanların süt ve dışkılarını kullanmak etik değildir diye karar versek dahi bitkisel kaynaklardan ve insan dışkısından yeterince gübre üretecek teknolojiler geliştirmeden hayvancılıktan tümüyle vaz geçmek olası değil. Bu teknolojilerin yaygın şekilde uygulamaya geçmesi de muhtemelen on yıllar alacaktır.

Tavuklar ve yumurta tüketimi de benzer şekilde ele alınabilir. Tavukların et tüketimine yönelik olarak yetiştirilmesine ve endüstriyel yumurta (kafesten yumurta) üretimine son verilmelidir. Bununla birlikte tavuk nüfusunun bir bölümü evlerin arka bahçelerinde ve topluluk bahçelerinin bir köşesinde yaşamlarını sürdürebilir. Bunlar mutfak artıkları ve doğal yemlerle beslenebilir ve yumurtalarından da yararlanılabilir. Tavuk dışkısından üretilen gübre de tarım açısından değerlidir.

Beslenme Diyeti Temelinde Aktivizm

Hayvan haklarını savunmayı merkeze oturtan kimi grupların beslenme diyetine ilişkin tavırları üzerine de düşünmek gerek. Bireysel olarak tabii ki isteyen istediği diyeti seçip uygulayabilir, bunun yararlarını anlatıp yaygınlaştırmaya çalışabilir. Zaten endüstriyel et üretimine son vermek ağırlıkla bitki temelli bir diyete yaygın olarak geçiş anlamına gelecektir. Ancak belirli bir diyeti tüm insanlığa uygun olarak sunmak ya da etik olarak başka bir seçenek olmadığını söylemek her şeyden önce dünyadaki coğrafi ve kültürel çeşitliliği gözardı etmektir. Sözgelimi toprağın çoğu zaman buz veya kar altında olduğu kutuplara yakın bölgelerde yaşayan İnuitlere vejetaryen ya da vegan diyet önermek, onlara “sizi beyazlar beslesin” demektir. Kültürlerinden vazgeçmelerini ve böyle bir bağımlılığı kabullenmelerini beklemek ise abesle iştigaldir. Üstelik iklim krizinin giderek derinleştiği günümüzde belirli bölgelere sürekli dışarıdan yiyecek taşınmasını önermek sera gazları emisyonu açısından da akılcı bir öneri olmaz. Aynı şekilde Amazonlarda yaşayan yerlilere protein ihtiyaçlarını karşılamak için kuşları ve balıkları avlamak yerine ağaçları kesip tarım yapmalarını önermek ne kadar etik bir öneri olur?

Yukarıda da belirtildiği gibi hayvancılığa son verilmesi ve tüm insanlığın vegan diyete geçişi toprağın kendisini yenilemesi açısından da büyük sorunlar çıkarır ve yeni teknolojilerin geliştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını gerekli kılar. Bunun kısa bir sürede uygulanması ancak ya Nazilerin savunduğu gibi öjenik jenositlerle nüfusun azaltılması yoluyla ya da büyük bir gıda krizinin göze alınmasıyla mümkündür. Bu konuda önerilerde bulunmadan vegan diyetin tek etik seçenek olduğunu savunmak sorumlu bir politika tarzı değildir. Yaşam tarzı değişikliğiyle belirli bir soruna çözüm bulunabileceği düşüncesi de başlı başlına bir sorundur zaten. Nitekim son yıllarda Veganların sayıca arttığı gözlenen ABD, İngiltere ya da Almanya’da kişi başına ortalama et tüketimi düşmüş değil.

Kimi hayvan hakları grupları bu konuyu yerli toplulukların avlanmasına müdahale ederek engellemeye kadar götürdüler.3 Bu onların Avrupa-merkezli bakışlarını açığa çıkarmanın ötesinde ırkçı bir eylem tarzıdır. Onun yerine et üretimi için ayrılmış geniş otlakların yeniden ormanlaştırılarak ya da kirlenen nehirlerin ve denizlerin temizlenmesi sağlanarak buralarda yabanıl hayvanların yeniden çoğalabileceği ortamların yaratılması savunulabilir.

Bir diğer sorun da bir çok gencin yeterince bilgilenmeden vegan ya da vejetaryen diyete geçmesidir. ABD’de CBS News tarafından 2005’de yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre mevcut vejetaryenlerin üç katı kadar daha önce vejetaryen olup vaz geçen insan var.4 Bunların önemli bir bölümünün dengeli bir diyet uygulayamadığı için sağlık sorunları yaşayıp vaz geçenler olması muhtemeldir. Bunda da diyet değiştirmeyi hafife alan yaklaşımların etkisi olduğunu düşünmemek elde değil.

Kentlerde Evcil Hayvanlar

Dünyada kurt nüfusu 200 bin kadarken, köpek nüfusu 900 milyon olarak tahmin ediliyor 5; 40 bin aslana karşılık 600 milyon evcil kediyi besliyoruz. Her ne kadar modernleşmeyle birlikte yalnızlaşan insanların evcil hayvanlara ihtiyacı olduğu söylense de insanların yeryüzünü giderek daha fazla işgal etmesinin bir parçası da bu hayvanlar. Onların tükettiği ton balıkları ve diğer yiyecekler insanın yarattığı eko-topluluğun doğal yaşam üzerindeki etkisini artıran bir unsur (Sözgelimi kediler için avlanan balık miktarı yıllık 2.48 milyon ton olarak tahmin ediliyor 6). Gelişmiş ülkelerde kedi ve köpeklere belirli kısıtlamalar getirilerek çok genişlemiş olan kentsel alanlarda sincap ya da kertenkele gibi doğal hayvanların varlıklarını sürdürebilmesi olanaklı kılınmış. Bu şekilde bunların mevcut kuş türleri üzerinde etkileri de en aza indirgenmiş.7 Ancak Türkiye’de böyle bir denetim yok. Sokak kedileri ve köpekleri kent içindeki ormanlık ve koru alanlarına kadar yayılmış durumdalar. Hatta kimi hayvan hakları savunucuları onların buralarda olmasından rahatsız olmak yerine onları besleyerek oralarda yerleşmesini desteklemektedir. Bu evcil türleri doğal türler aleyhine koruyarak tür tercihi yapmaktır. Aksine sokak hayvanları özellikle ormanlık ve koru alanlarından uzak tutulmalı, genel olarak da geceleri sokaklarda ve parklarda olmaları engellenmelidir. Bu şekilde doğal türlere kentsel alanlarda yeniden yaşam olanağı yaratılabilir.

Burada ister istemez evcil hayvanların “özgürlüğü” sorunu gündeme gelmekte. İnsanlar onların “özgürlüğü”nü kısıtlama hakkına sahip mi? Bu sorunun yanıtını yukarıda belirttiğim ikinci doğanın birinci doğayla ilişkisi bağlamında ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Ya da hayvan hakları açısından birinci doğanın parçası olan yabanıl hayvanları, insan müdahalesiyle farklı bir evrim sürecine girmiş olan evcil hayvanlardan ayırmak ve onlara farklı bir gözle bakmak durumundayız. Bu anlamda belirli hayvanları evcilleştirip onları birinci doğadan ayrıştırdıysak ya da yabanıl hayvanlardan farklı bir konuma getirdiysek, onların birinci doğa üzerindeki etkisini de kontrol etmek bize düşer. Yoksa ikinci doğanın birinci doğa üzerinde oluşturduğu yıkıcı baskı istenmeyen boyutlara erişecektir. Bu kontrol başka bir çare yoksa gerektiğinde evcil hayvanların yaşamını sonlandırmayı da içerebilir. Bunun birinci doğaya daha fazla yer açmak için yapıldığını unutmamak gerek.

Bunun ötesinde de evcil hayvanlar bir çok açıdan insanlara bağımlı olmaya alışmış durumdalar. Onları doğada serbest bırakmak gerçekten özgürleştirmek anlamına geliyor mu? Sokaklarda dahi serbest dolaşan köpeklerin insanlar onlara yeterince yiyecek sağlamazsa birbirlerine saldırdıkları biliniyor. Diğer evcil hayvanlar için de 7-8 bin yıl boyunca yaratılmış bir bağımlılıktan söz ettiğimizi unutmamalıyız. Böyle bir “özgürleşme”nin psikolojik boyutu araştırılsa muhtemelen ilginç sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Birinci Doğa Üzerinde Tahakküm Çabasının Kırılması için Öncelikler

Günümüzde tüm canlılar için küresel ısınma ve iklim krizi en can alıcı sorunlardan biri. Gerek ormansızlaşma gibi sanayileşmenin etkisiyle, gerek küresel ısınma sonucu doğal habitatlarındaki değişimle her yıl yüzlerce tür yeryüzünden silinmekte. Hayvancılığın iklim krizine yol açan sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’inden sorumlu olduğu tahmin ediliyor. Bunun büyük bir bölümü et üretimine yönelik hayvancılığın sonucu. Ayrıca endüstriyel hayvancılık sektöründe ortaya çıkan dışkılar bir çok kimyasal zehir içerdiği için gübre olarak kullanılamaz, nehirlerin kirlenmesine yol açar. Hem iklim krizi açısından hem de yarattığı kirliliğe son vermek için et sanayisine son verilmesi ve bu amaçla kullanılan otlakların ormanlaştırılması acil olarak hedeflenmesi gereken bir önlem olarak ortaya çıkıyor. İstismara uğrayan hayvan nüfusu açısından da bu alan diğer alanlarla karşılaştırılamayacak boyuttadır. Hayvanları savunan gruplar bu konuda doğru argümanlarla ve gerçekçi olmayan başka hedefleri karıştırmadan ekolojistlerle birlikte kampanya yürütebilirler. Ancak onların veganlık gibi başka hedefleri kendi kampanyalarında öne çıkartmaları ekolojistlerle birlikte çalışmalarını olanaksız kılmaktadır.

Oysa gerek yabanıl hayvanların yaşam alanlarının genişletilmesi açısından gerek hayvan istismarının en yaygın olduğu alan olarak endüstriyel et üretimine son verilmesi çok önemli bir hedeftir. Kimi hayvan hakları savunucularının diğer alanlara öncelik vererek bu alanı unutmuş olmaları, kimilerinin ise bunu veganlık gibi yaşam tarzına bağlayarak savunmaları sonucu konunun öneminin gerektirdiği ölçüde güçlü kampanyalar yürütülememiştir.

Yabanıl hayvanları korumaya yönelik kimi kampanyalar da avcılığı mutlak bir kötülük gibi göstererek yerli halklara karşı ayrımcılığı gündeme getirmekte ve etkili olamamaktadır. Oysa yırtıcı hayvanlar da diğer hayvanları avlar, av yabanıl doğanın bir parçasıdır. Avı mutlak bir kötülük olarak sunmak yerine bir çok türü yok olma noktasına getiren politikaları eleştirmek ve bunları tersine çevirecek ve sonuçlarını ortadan kaldıracak politikalar önermek gerekiyor. Avlanan hayvanlar yok olma riski olmayacak ölçüde çoğalırsa, yerli halkların geleneksel olarak avladığı hayvanların belirli bir düzeyde avlanmasına izin vermek sorun oluşturmaz. Aksine insanların bir çok yırtıcı türü yok ettiği gözönüne alınırsa, onların avladığı hayvanların insanlar tarafından avlanması nüfus kontrolü açısından gerekli bile olabilir.

Tüm bunları tartışırken hayvanların deneysel amaçlı olarak ya da sirklerde, hayvanat bahçelerinde veya yarış/dövüş için istismar edilmelerini de unutmamak gerek. Bunlar da üzerinde durulması gereken konular ve diğer canlılar üzerinde tahakküm düşüncesinin bir başka sonucudur.

Birinci Doğayla Uyumlu bir Toplum İçin

Sanayileşmeyle birlikte insanlar doğadan o kadar kopuk yaşamaya başladılar ki, yeni kuşaklar ne geçmişte ne günümüzde tarımın nasıl yapıldığını biliyor. Bir miktar duyarlılığı olanlar tarımda kimyasal ilaç ve hormon kullanımı hakkında bilgi ediniyor, belki organik bahçecilik tekniklerini öğreniyor. Ama tarih boyunca milyonlarca insanı beslemek için kullanılan yöntemler bir çok yerde unutuldu. Oysa ileriye yönelik öngörülerimizde bu yöntemleri gözönüne almak ve evcilleştirdiğimiz hayvanlarla nasıl sağlıklı bir ortak yaşam kurabileceğimiz konusunda yaratıcı ve çözüm üretici olmak durumundayız.

İkinci doğa, birinci doğa ile uyumlu bir bütünlük oluşturacaksa bunu ancak kendi içinde uyumlu bir ortak yaşam yaratarak başarabilir. Evcilleştirme sonucu ortaya çıkan türleri istismar eden ve bunların nüfusunu yabanıl hayvanlara yer bırakmayacak ölçüde artıran bir insanlık birinci doğa ile uyumlu yaşam olanağını da ortadan kaldırmaktadır. Bu şekilde birinci doğa ile ikinci doğanın çelişkisini aşmak ve tüm doğanın vicdanı olmak mümkün değildir. İnsan tüm doğanın vicdanı olacaksa öncelikle bu sorunu çözmek zorundadır. Tabii ki bu sorun sanayileşmeyi yaratan kapitalizmden bağımsız değildir. Hayvan istismarının tamamen ortadan kaldırılması ekolojik bakışa dayanan bir toplum yaratmadan mümkün değildir. İnsan doğa ilişkisinin ekonomik kıstaslarla, en yüksek kâr hedefiyle değil, doğayla uyumlu bir yaşam perspektifiyle ele alındığı bir toplumda insanın diğer canlılarla ilişkisi de istismardan arınacaktır.

Ancak nasıl yarattığı sağlık sorunlarından ötürü tütün sanayisi geriletildi ve sınırlandıysa, et sanayisinin de bugünden geriletilmesi mümkündür. Hatta iklim krizinin giderek derinleştiği günümüzde bu bir zorunluluk haline gelmektedir. Buna öncelik vermek hayvanların deneylerde ve başka amaçlarla istismar edilmesini ya da evde yetiştirilen hayvanlara istismarı görmezden gelmeyi gerektirmez. Bu tür istismarlar da önemlidir ve bunlar da engellenmelidir. Sonuçta ekoloji hareketi ve sorumlu hayvan hakları grupları bir araya gelip öncelikleri saptayarak hayvan istismarının büyük ölçüde önüne geçecek güçlü kampanyalar geliştirebilirler. Böyle bir işbirliği ekolojik topluma giden yolu açmaya da katkıda bulunacaktır.

1   Burada uygarlığı kentleşmeyle özdeş olarak kullanmıyorum. Sözgelimi Avustralya aborijinleri birleşik köyler biçiminde yerleşimler yaratmış ve onları tarım ve balıkçılıkla destekleyerek bir uygarlık yaratmıştır. Kanguruların ve diğer av hayvanlarının bolluğu onların hayvancılığa ihtiyaç duymadan yaşamasını sağlamıştır.
2  Bu konuda daha fazla detay için Jeremy Rifkin’in “Beyond Beef: The Rise and Fall of the Cattle Culture” (Plume, 1993) başlıklı kitabına bakılabilir.
3  Aktaran Peter Staudenmaier, “Hayvan Haklarının Belirsizlikleri” başlıklı yazısına bu linkten ulaşılabilir: https://www.ekoloji.org/12-makaleler/106-hayvan-haklarinin-belirsizlikleri
https://komunalizm.wordpress.com/2012/02/19/peter-staudenmaier-hayvan-haklarinin-belirsizlikleri/
4  Daha fazla detay için Hal Herzog, “Some We Love, Some We Hate, Some We Eat” (Harper Collins e-books, 2011, ), “Why Do Most Vegetarians Return To Eating Meat?” başlıklı bölüme bakılabilir.
5  https://www.worldatlas.com/articles/how-many-dogs-are-there-in-the-world.html
Bu kaynağa göre 8 yıl önce 525 milyon olarak tahmin edilen köpek nüfusu bugün 900 milyona ulaşmış.
6 https://www.researchgate.net/publication/225428877_Towards_Understanding_the_Impacts_of_the_Pet_Food_Industry_on_World_Fish_and_Seafood_Supplies
7  Bunun ötesinde Avrupa’da “yeşil altyapı” kavramıyla, kentlerdeki yeşil alanlar yeşil koridorlarla kent dışındaki doğal alanlarla birleştirilerek yabanıl hayvanların kent içine yeniden gelmesi sağlanmaya çalışıyor.