Çarşamba , 26 Eylül 2018

Ticaret savaşı ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı* – Nick Beams

Ticaret savaşı ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı*

 

Nick Beams

 

9 Temmuz 2018

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin 34 milyar dolar değerindeki Çin malına gümrük vergisi uygulamaya devam etme ve Başkan Trump’ın 500 milyar dolarlık ek gümrük vergileri koyma tehditleri, II. Dünya Savaşı sonrası kapitalist düzenin çöküşünde ileri bir evreye işaret etmektedir.

 

Çeliğe ve alüminyuma uygulanan ve Kanada’yı, Avrupa Birliği’ni, Çin’i, Japonya’yı ve Meksika’yı etkileyen daha önceki gümrük vergileri ve otomotiv ithalatına gümrük vergisi uygulama tehditleri ile birlikte, Çin’e karşı önlemlere “ulusal güvenlik” gerekçesiyle başvurulması, son derece önemlidir.

Bu, ticaret savaşı önlemlerinin zorunlu bir askeri boyut taşıdığının açık bir işaretidir ve ABD’nin, Washington’ın küresel egemenliğini sürdürmek için gerekli görülmesi durumunda, rakiplerine karşı savaş (yani bir dünya savaşı) başlatma hazırlıklarının önemli bir parçasıdır.

 

Nisan 2009’da, küresel kapitalizmin Büyük Bunalım’dan bu yana en önemli krizi olan küresel mali çöküşünün ardından, büyük sanayileşmiş ülkelerin önderleri, elleri yüreklerinin üstünde, ticaret savaşına ve korumacı önlemlere asla başvurmayacakları sözü vermişlerdi. Hep birlikte, 1930’ların yıkıcı on yılının derslerinin ve bu tür önlemlerin dünya savaşı koşullarını yaratmadaki rolünün anlaşılmış olduğu ilan edildi.

 

Peki, bugünkü durum ne? Amerika Birleşik Devletleri, Çin Ticaret Bakanlığı’nın doğru bir şekilde “ekonomi tarihindeki en büyük ticaret savaşı” olarak tanımladığı şeyi ya da diğerlerinin belirttiği gibi, 1930’daki kötü ünlü Smoot-Hawley gümrük vergisinden beri en kapsamlı önlemleri başlatmış durumda.

Lev Troçki, 1938’de, II. Dünya Savaşı’nın patlamasının öngününde, burjuvazi, “kapalı gözlerle, hızla ekonomik ve askeri bir felakete doğru kayıyor.” diye yazmıştı. Onun sözleri, seksen yıl sonra, derinden yankılanıyor.

 

Diğer büyük güçler, Trump yönetiminin önlemlerine, dünyayı topyekün ekonomik ve nihayetinde askeri çatışma yoluna daha fazla götüren misilleme niteliğindeki gümrük tarifleri uygulamaktan başka bir yanıta sahip değiller.

Bütün ülkelerde, egemen seçkinler, Trump yönetimi ile aynı ekonomik ulusalcı ve militarist gündemle hızla ilerliyor. Avrupa başkentlerinde ve Asya’da, savaş sonrası düzeninin çöküşünden çıkarılan sonuç, yeniden silahlanmaları ve çatışmaya hazırlanmaları gerektiğidir.

 

Dünya 1930’ların ekonomik çatışmalarını daha geniş bir ölçekte tekrarlamaya yönelirken, o yıkıcı on yılda uygulanan tüm korkunç önlemler yeniden canlandırılıyor. Tüm siyasi renklerden hükümetler daha da sağa kayarken, Avrupa’da ve ABD’de yüz binlerce göçmeni hapsetmek için toplama kampları kuruluyor.

 

Küresel mali krizin patlamasından bu yana geçen on yılda, kar sisteminin piyasa erimesine yol açan ve öncelikle derinleşen toplumsal eşitsizlikle (gerileyen yaşam standartlarının ve halkın geniş kesimleri için ağırlaşan yoksulluğun ortasında inanılmaz bir servetin bir avuç küresel milyarderin ve oligarkın elinde toplanması) damgalanan çelişkilerinin tamamı yoğunlaşıyor.

 

Egemen sınıflar, şimdi, savaş, kemer sıkma ve baskı politikalarının ürettiği öfkeyi ve düşmanlığı, ekonomik ulusalcılık yönüne çevirerek, kendi çıkarlarına kullanmaya çalışıyorlar. Bu noktada, hem sendika bürokrasisi, sosyal demokrat ve işçi partileri hem de ABD’deki Demokratik Parti, özellikle de onun “sol” (Bernie Sanders) kesimi son derece önemli bir rol oynamaktadır.

 

İşçi sınıfı, kapitalist düzenin çürümesinin yol açtığı artan ekonomik ve toplumsal felaket karşısında, kendi bağımsız programını ileri sürmelidir. Öncelikle, ekonomik ulusalcılığın bütün biçimlerine karşı siyasi mücadele yürütülmeli ve bu tür bir politikanın işçilerin işlerini ve yaşam standartlarını koruyabileceği yalanı reddedilmelidir.

 

Ekonomik ulusalcılığa, her zaman ve zorunlu olarak, tekil kapitalist ulus devletin “uluslararası rekabetçiliği”ni arttırmak için işçi sınıfının toplumsal konumunu hedef alan kemer sıkma önlemleri ile büyük ekonomik kaynakları askeri harcamaya yönlendirme eşlik eder. Ekonomik ulusalcılık, ister Trump’ta olduğu gibi apaçık faşist ideoloji biçiminde ileri sürülsün, isterse “sol” kılığına girsin, ileriye giden bir yolu temsil etmemektedir. Tersine, o, çürüyen ve kriz içindeki bir toplumsal sistemin can çekişme hırıltısıdır.

 

Savaş sonrası düzeninin savunucularının, artan ekonomik çılgınlığın (sanki mevcut kriz sadece Donald Trump’ın anlayışının bir ürünüymüş gibi) “akıl” yoluyla iyileştirilebileceği iddiasına dayanan ve ABD’nin büyük ölçüde kendisinin yarattığı ve ona oldukça yararlı olduğu kanıtlanmış bir sistemi imha ediyor olduğuna dikkat çekerek ileri sürülen perspektif de, aynı ölçüde iflas etmiştir.

Savaş sonrası düzenin çöküşü, yanlış politikaların sonucu değil; kapitalist üretim biçiminin temel çelişkilerinin, özellikle de üretimin küresel karakteri ile dünyanın rakip ulus devletlere bölünmüşlüğü arasındaki çatışmanın dışavurumudur.

 

Bu çelişki, ilk olarak, I. Dünya Savaşı biçiminde patlamıştı. Sözde “tüm savaşlara son verecek savaş”, yalnızca, emperyalist büyük güçler arasında 30 yıllık bir çatışma haline gelecek ve ancak 1945’te ABD’nin ekonomik ve askeri hegemonyasının kurulmasıyla sonuçlanacak olan şeyin ilk aşamasıydı.

Büyük güçler arasındaki çatışmalar, ABD ekonomik üstünlüğe sahip olduğu sürece ayarlanabilmiş ve sınırlandırılabilmişti. Ancak tam da savaş sonrası liberal düzenin teşvik ettiği ekonomik büyüme, ABD’nin egemenliğini, eski rakipleri ve başta Çin olmak üzere yenilerinin ortaya çıkması karşısında zayıflattı. ABD, bugün, bu gerilemeyi, şiddetli ekonomik ve gerekirse askeri araçlarla tersine çevirmeye sürüklenmiş durumda.

 

Küresel ekonomi ile ulus devlet sistemi arasındaki, geçtiğimiz otuz yılda üretimin küreselleşmesi eliyle devasa ölçüde yoğunlaştırılmış olan çelişki, artık eski yapı içinde zapt edilememektedir ve bir kez daha dışarıya patlamıştır. Artık, bütün ülkelerin siyasi yaşamına, derinleşen savaş yönelimi, milliyetçiliğin kışkırtılması, kemer sıkma uygulamaları ve 1930’ları hatırlatan otoriter ve faşist yönetim biçimlerinin ortaya çıkması yön vermektedir.

 

Bu nesnel sosyoekonomik süreçlere ilişkin bir kavrayış, işçi sınıfı için, mücadelelerini ortak düşman olan kapitalist sisteme karşı ulusal sınırların ötesinde birleştirmenin acil gereklilik olduğunun kabulü üzerine kurulu bağımsız bir perspektif ve program geliştirmenin temelini oluşturmalıdır.

 

Küreselleşmiş üretim yoluyla yaratılmış, uluslararası işçi sınıfının birleşik emeğinin ürünü olan muazzam ekonomik gücün mevcut egemen sınıfların elinde kalması, görülmemiş ölçekte bir ölümün ve yıkımın zemini olacaktır.

Bu güç, ulus devlet ve özel kar sistemi kafesinden serbest bırakılmalı ve planlı bir uluslararası sosyalist ekonomi yoluyla insanlığın yeni bir ilerlemesinin temeli haline getirilmelidir. İşçi sınıfının ticaret savaşının ve ona işaret eden her şeyin patlamasına karşı mücadelede temel alması gereken perspektif budur.

İşçi sınıfı, bu perspektifi hayata geçirmek için, kendisini kapitalist sınıfın ve onun tüm partilerinin ve temsilcilerinin siyasi egemenliğinden kurtarmalı; bilinçli bir şekilde, dünya çapında işçi iktidarı ve sosyalizm uğruna mücadeleye girişmelidir.

 

*wsws.org’dan…