Çarşamba , 14 Nisan 2021

NEOLİBERAL KAPİTALİZM ÖLDÜRÜR – FİKRET BAŞKAYA

            “Hepsi ölmüyordu ama hepsi vurulmuştu”.

                                                                      Jean de La Fontaine

​​   

Öbek, öbek uzmanlar televizyonlarda saatlerce Koronavirüs’ü
tartışıyor. Hiç birinin ağzından kapitalizm, neoliberalizm, kapitalist tarım,
endüstriel hayvancılık, dünya topraklarının nasıl kapitalist tarım tekellerinin
çiftliği haline getirildiği, eko-sistemin
kâr hırsıyla nasıl  tahrip edildiği,
sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin ne demeye geldiği, insan hastalığının
nasıl bir kâr aracına dönüştürüldüğü, koruyucu hekimlik kavramının neden
gündemden düştüğü, her geçen
gün sağlığa ayrılan kaynağın neden küçüldüğü, vb. çıkmıyor… İyi de, siz o
sorunu hangi zemin üzerinde ‘tartışıyorsunuz’?… Bir başarı öyküsü peydahlanıyor. Başarının yegâne aktörü de
hekimlerin çok iyi yetişmiş
olması ve insan üstü çabaları… Elbette hekimlerin, hemşirelerin, yardımcı
sağlık personelinin bu alandaki çabaları,
gayretleri hayranlık uyandırıyor ama, bir salgınla mücadele sadece hastanede mi
yapılır?

     Neoliberal küreselleşmeyle birlikte
özelleştirilmemiş, metalaştırılmamış, kâr aracına dönüştürülmemiş hiçbir şey kalmadı…Toplum yaşamı için vazgeçilmez olan müşterekler [ortak yaşam kaynakları,
yaşam araçları ve yaşam
alanları] birer birer özelleştirildi. Oysa, müştereklerden yoksun bir toplumsal
yaşam mümkün değildir… Zira, müşterekler,
insanları, toplumu bir arada tutan tutkaldır… Tabii, sağlık hizmetlerinin dahi
özelleştirilip, bir kâr aracına dönüştürülmesi, sadece saçma değil, etik olarak da kabulü mümkün
değildir, gayri ahlakidir… Birilerinin sizin çektiğiniz acıdan kâr etmesi nasıl gerekçelendirilebilir, savunulabilir,
kabullendirilebilir? Bir seferinde bu kepazeliği eleştirdiğimde, muhatabım, ‘her şeyin bir bedeli vardır
hocam’ demişti…Ben de “insan
yaşamının, insan haysiyetinin de bir bedeli yok mu’ demiştim… İnsanların
yediğinden, içtiğinden,
konuştuğundan, her hareketinden vergi alınıyor, sonra da hastaneye gittiğinizde
önce ‘veznenin yolu’ gösteriliyor… Yazık ki, insanlar, verdikleri verginin
nereye, nasıl harcandığını
sorun etmiyor… Verdiği
verginin nasıl kullanıldığını sorun etmeyene ‘yurttaş’ denir mi, yurttaşın bir
tanımı yok mudur?

     Son 20 yıl içinde daha
önce bilinmeyen yeni  virüs türlerinin
neden olduğu  salgınlar ortaya çıktı.
2002 de Hong Konk’ ta başlayıp Amerika ve Avrupa’ya yayılan SARS,  2003 te başlayan kuş gribi., 2009 da
Meksika’da başlayıp pandemiye neden olan H1N1, diğer adıyla domuz gribi, 2011
de Orta Doğu’da, Suudi
Arabistan’dan başlayan MERS salgını, 2013 te Batı Afrika ülkelerinde yayılan
Ebola virüs salgını, 2015 te Güney Amerika’dan yayılan Zika virüsü salgını.
2019 yılının son ayında ortaya çıktığı ve birçok türü olan corona virüs
ailesinin yeni üyesi olduğu için covid 19 adı verilen  yeni pandemi…

Sermaye küreselleşirken hastalıkların da küreselleşmesi şaşırtıcı
olmamalı. Bir mobil telefonun nasıl üretildiğine bakmak bile sistemin işleyiş
biçimi hakkında yeterli fikir verecektir. Bazıları nadir elementler olan çok
çeşitli ham madde  farklı bir ülkedeki
maden işletmelerinde topraktan çıkarılıyor. İşlenip ayrıştırılmak üzere bu
teknolojiye sahip ülkelere taşınıyor. Sonra emeğin ucuz olduğu, iş güvencesinin
olmadığı, iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulmayan ucuz emek cenneti
ülkelere taşınıyor. Üretim tamamlanınca yazılımı yapan şirket tarafından
satılmak üzere tüm dünyaya satış için sevk ediliyor. Kıtalar arası ticaret o
kadar hızlandı ki, bir virüs salgının tüm dünyaya yayılması için birkaç gün
yeterli artık…

    Küreselleşmeyle kamuya
ait ne varsa yağmalanması kural oldu. İş güvenceleri büyük oranda yok edildi. Kuralsızlaştırma
kural haline  geldi. Dünün refah
devletlerinin
yeni virüs salgınında düştükleri durum ve sağlığın tümüyle
ticarileşmiş olduğu ABD, felaket boyutunu alan can kayıpları, sosyal devletin
ortadan kaldırılmasının sonuçlarını bütün çıplaklığıyla ortaya serdi.

      Tarihte görülen en
büyük salgın olan ve 1918-1919 yıllarında dünyayı kasıp kavuran İspanyol gribi,
yaklaşık 50 milyon kişinin ölümüne neden oldu. O dönemde sivil havacılık henüz
ortaya çıkmamıştı. Kıtalar arasında ticaret sınırlıydı. Salgını küreselleştiren
birinci emperyalist paylaşım savaşıydı. Savaşta sağ kalıp ülkelerine
dönebilen  askerler, virüsü tüm dünyaya
yaydılar. İnsanlık güç sahiplerinin çıkar çatışmasının bedelini çok ağır ödedi.

     Salgın etkenlerinin
çoğunun konakçısı hayvanlar. Virüsü taşıyan 
hayvan genellikle hastalanmıyor. İnsanlarla temas sonucu yeni bir
konakçı bulan virüsün hastalık oluşturma potansiyeli ortaya çıkıyor. Tabii ki,
hayvanların bunda bir suçu yok. Yaşam alanları yıkıma uğratılınca, arı kovanına
çomak sokulunca denge
bozuluyor.  Ormanlar tahrip edilince,
15-20 milyon nüfuslu kentler peydahlanınca, sanayileşme önüne çıkan her şeyi
süpürüp götürünce, endüstriyel tarım ve hayvancılık için
ormanlar yok edilince,  doğa cezayı
kesiyor… Yaşam alanlarının tahrip edilmesi çok sayıda canlı türünü yok ediyor… Mesela, Orta ve Batı Afrika’da
görülen Zika virüsünün yakın
zamanda ormansızlaştırılan alanlarda ortaya çıkması bir tesadüf değil… Nitekim, 12 Ülkede yapılan bir araştırma, insanı hasta
eden sivrisineklerin, ormanların tahrip edildiği yerlerde, dokunulmayanlara
göre iki kat daha fazla olduğunu ortaya koyuyor… Afrika kıtası kadar alan
kapitalist tarım ve hayvancılık için ormansızlaştırılmış, tıraşlanmış
durumda…

    Plansızlık ve
önceliklerin belirlenmemesi, aşırı üretim, yatırımların belli noktalarda  yoğunlaşması, kapitalist işletmelerin ucuz
emek talebi dünyada nüfus dağılımını akıl almaz derecede bozdu. Şehirlerde
aşırı yığılma oldu. Nüfusu 30 milyonu bulan şehirler var. Dünya nüfusunun
yarısı kara parçalarının yüzde birlik bir alanına sıkışmış durumda. İstanbul 16
milyonu bulan nüfusuyla dünyanın en kalbalık şehirleri arasında ondördüncü
sırada. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kanal İstanbul çevresinde iki milyon nüfuslu
yeni bir İstanbul inşa edileceğinin müjdesini verdi. Artık ilçeleriyle
İstanbul’a  bitişik hale gelen İzmit ve
Tekirdağ’la birlikte 200 kilometre uzunluğunda 30 kilometre genişliğinde bir
banda bu yeni İstanbul da eklenirse 20 milyon insan sıkışmış olacak. Yani
ülkedeki her dört kişiden biri. Böyle bir şehirleşme biçimi sürüdürülebilir
değildir. Suyu ve yiyeceği yüzlerce kilometre uzaktan taşınan, ulaşımı büyük
sorun olan böyle bir megakentte olası doğal afetlerle, salgınlarla nasıl baş edecektir?
Covid 19 salgınında ülke nüfusunun yaklaşık beşte birinin yaşadığı kentte
vakaların  yüzde altmışının görülmesi
durumun vahametini göstermeye yeter.

AKP, daha doğrusu Saray İktidarı, salgınla mücadele başarısıyla
öğünüyor. Oysa, gerçek durum
tevatür edilenin tam tersi… Bırakın Coronavirüsle mücadeleyi, bu Politik
İslamcı iktidarın hiç bir
sorun çözme yeteneği yoktur. Nerdeyse iki ay olacak, şu maske dağıtım işini
bile halledemedi. Karantina uygulamasını
da  yüzüne gözüne bulaştırdı. Gerçi önceden salgına karşı hiçbir hazırlık  yapılmış değildi ama virüsün girişinden sonra
da hiçbir şey gerektiği gibi
yapılmadı… Etkili bir karantina uygulanabilirdi. İki veya üç haftalığına tam
bir karantina uygulanıp, yeterli testler yapılabilir sorun daha az hasarla aşılabilirdi.
Onun için de mesela üç ay süreyle herkese asgari bir gelir
güvencesi verilebilir, belediye araçları 
kapı kapı dolaşıp insanlara su, yiyecek, ilaç, vb. sağlayabilir, mobil sağlık ekipleri
etkili bir müdahale yapabilirdi… Fakat onun için, Belediye başkanlarını ‘muhalif’ diye düşman ilan etmemek
gerekirdi… AKP’nin asıl kaygısı salgınla mücadele etmek değil, krizi bir rsata dönüştürmek… Aksi halde
‘muhalif belediyelerin’ halkın yardımına koşması engellenmeye çalışılmazdı… Acaba bunun dünyada bir örneği var mıdır? Bu kadar mantıksızlık,
bu kadar akılsızlık, bu kadar saçmalık
hiç görülmüş müdür? Bir salgın anında bile ‘gelecek seçimleri düşünmek’, muhalefete puan sağlar
gerekçesiyle, belediyeleri
işlerini yapamaz hale getirmek, ancak bu yerli ve milli iktidara
yakışırdı…

   Virüs, sınırdan geçtiği anda, iktidarın ilk kapısını
çalması gereken kurum, Türk Tabipler Birliği (TTB] olması gerekiyordu… Zira o
konuda en birikimli, en donanımlı kurum TTB ama o da ‘düşman cephesinde’, Dar-ül
Harp
sayılanlar tarafında…Tabii, SES ve diğer sağlık örgütleri için de aynı şey söz konusu… Bu Dünyada toplumun öteki
yarısını ‘düşman’ ilan eden bir devlet, bir iktidar var mıdır? Duyan-bilen var
mı? Mayıs sonunda çifte
bayramdan söz ediyorlar… Onca belirsizlik varken, sorunu çözülmüş saymak ne
anlama geliyor? Ortada ‘huyu-suyu belli’ bir virüs olmadığına göre…

Salgın ülkeyi sarmışken, her biri onulmaz doğa tahribatı,
ekolojik yıkım demek olan projeler de pupa-yelken yol almaya devam ediyor…
Yıldırım hızıyla ÇED onayları veriliyor. İş manikaları gece gündüz demeden çalışıyor… Aslında neoliberal küreselleşme çağında 
iş makinaları, çağdaş canavarlara dönüşmüş durumda… Önlerine çıkan her
şeyi, daha çok kâr için 
ezip geçiyorlar, yok
ediyorlar… Velhasıl tam birer
doğa katliamı aracına dönüşmüş durumdalar… Ve bu kepazelik, güya, büyüme,
kalkınma, şimdilerde de sürdürülebilir kalkınma adına
meşrulaştırılıyor-dayatılıyor…

    Ne zaman, ‘imara açıldı’, ‘turizme açılıyor’
lâfını duysam, içim cız
ediyor ve inanılmaz bir çaresizlik
duygusuna kapılıyorum… AKP, doğaya savaş açmış durumda ve Coronavirüs gibi bir salgın bile bir ateşkese vesile
olamıyor… Lâkin bir şey var: Politik mahiyetteki bir saldırıya, hukuk alanından
cevap verilemez, karşı konamaz, püskürtülemez… Zira, o hukuk da zaten son
tahlilde saldırıyı yapanların hukukudur… Eğer politik mahiyette bir saldırı söz
konusuysa, ona ancak politik alandan karşı konabilir… Yoksa, işte, Bölge İdare
Mahkemesine giderek, Danıştay’a başvurarak saldırıyı püskürtmek mümkün değildir…
Elbette bu hukuk yoluna başvurulmasın demek değil ama o kadarı amaca ulaşmak için yeterli olmaz, maalesef
olamıyor… Geride kalan yaklaşık 20-30 yılda olmadığı görülmüş olmalı… 

    Eğer, vakitlice mevcut
üretim, tüketim ve yaşam tarzı terkedilmezse, sadece neoliberalizmden değil,
kapitalizmden vakitlice çıkılamazsa, ekolojik yıkım durdurulamazsa, salgınların
daha büyükleriyle cebelleşmek kaçınılmaz olacak… Boşuna, görünen köy kılavuz
istemez denmemiştir…İnsanlık daha ne zamana kadar bu yıkım tablosunu seyretmeye
devam edecek? Sayın seyirci olmaktan ne zaman yakayı kurtaracak? Ayağa
kalkmak için daha ne
bekleniyor?