Pazar , 6 Aralık 2020

NEOLİBERAL POLİTİKALAR VE SALGINLAR Dr. Ali Karakoç*

Doğa üzerinde sınırsız tahakküm
kuran, amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olmayan, yalnızca kar odaklı üretim
yapan bu uygarlık şekli ekosistemi yok etmeye devam etmekte.

1948 yılında, 2. emperyalist paylaşım
savaşı sonrası kurulan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 72 yıllık bu süreçte ilki
2009 yılında olmak üzere on bir yıllık süre içinde altı sefer
“uluslararası kamu sağlığı acil durumu” ilan etti.

Acil durumlardan ilki, domuz gribi
(H1N1) salgını nedeniyle 2009’da ilan edilmişti. Domuz gribi, ABD’nin
Meksika  sınırında endüstriyel
hayvancılık yapılan serbest bölgelerde vergiden muaf, sermaye için sınırsız
nimetler içeren alanlarda ortaya çıkmış ve 200 binden fazla insanın ölümüne yol
açmıştı. İkincisi aslında dünyada neredeyse tamamen ortadan kalkmak üzere olan
ve aşısı mevcut Polio (çocuk felcinin) vakalarının yeniden tırmanışa geçmesi
ile 2014 yılında ilan edilmişti. Üçüncüsü 2014’de ve dördüncüsü 2019 yılında
Ebola hastalığı nedeniyle ilan edilmişti. Maymunların ve meyve yarasalarının
kan ve vücut sıvılarıyla insanlara bulaşan,etkeni zoonotik olan Ebola virüsünün
neden olduğun bir hastalıktır. ilk olarak Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin
Ebola nehri yakınlarında tespit edilmesinden ötürü bu isim verilmiş, mortalite
oranı çok yüksektir. Sahra altı batı afrika ülkelerinde çok hızlı yayılarak
ölümlere neden olmuştu. Zika virüsünün etken olduğu; Amerika kıtasında hızla
yayılmaya başlayan, gebe kadınların erken ve anomalili doğumlar yapmasına neden
olmasından ötürü 2016 yılında beşinci ve altıncı “uluslararası kamu
sağlığı acil durumu” ise Korona virüsünün neden olduğu Covid-19
hastalığının Çin’in Wuhan şehrinden başlayarak dünyanın diğer bölgelerine hızla
yayılması nedeniyle 30 Ocak 2020’de ilan edildi. DSÖ “Asıl endişemiz
virüsün sağlık sistemi zayıf ülkelere yayılması” demiş ve acil durumu bundan
ötürü ilan ettiğini vurgulamıştı.

Virüsler bakterilerden farklı olarak
ancak canlı bir hücre içerisinde yaşamını sürdürür ve  çoğalabilirler. Virüslerin gayesi bizleri
hasta etmek değildir, evrimlerini ve çoğalmalarını sağlamak için canlı bir
ortama ihtiyaç duyarlar. Yukarıda andığımız virüslerin neredeyse hepsinin  birer zoonoz olduğu bilinmektedir. Asıl
konağı olan hayvanların kanı, dışkısı ya da solunum sistemi sekresyonları ile
bulaş olur. Veya hayvanların etlerinin tam pişirilmeden insanlar tarafından
tüketilmesiyle insana bulaştığı bilinmektedir.

Hayvanlardan bulaşan, insandan insana
bulaşma ve mortalite oranı yüksek olan bu salgınların ortaya çıktığı koşullara
göz atmakta fayda var.

İnfluenza insanda grip hastalığı
etkeni olan geniş bir virüs ailesidir. Mevsimsel grip salgının en sık görülen
nedeni olarak bilinir. Birçok tipine karşı aşı geliştirmiştir. Domuz gribi ise
influenza virüsünün bir tipidir. Endüstriyel domuz çiftliklerinde ortaya
çıkarak salgına neden olmuştur. Bu çiftlikler binlerce hayvan bir arada, yoğun
temas halinde ve hareket alanları kısıtlı ortamlardır. Buralarda besin kaynağı
olarak endüstriyel çiftliklerde yetiştirilen kanatlı hayvanlardan oluşan yemler
kullanılmaktadırlar. Atıkları ise çiftlik tabanına koruyucu olarak
serilmektedir. Bu atıklardan kuş gribi etkeni olan virüsün domuzlara bulaşması
ve mutasyona uğrayarak hastalık etkeni olduğu düşünülmektedir. Hareketsiz kalan
domuzların strese girdiği, böylece vücut dirençlerinin düştüğü virüsün de
hastalık nedeni olduğu, sıkı temas nedeniyle 
hayvanların salyası ve damlacık yoluyla bu hastalık hayvanlar arasında
hızla yayıldığı ve çiftlik çalışanlarına da bu hayvanlardan bulaştığı
bilinmektedir. Hepimizin bildiği üzere; domuzun evcil hayvan olarak
yetiştirilmesi ve besin kaynağı olarak tüketilmesi insanoğlunun yerleşik hayata
geçmesi kadar eskidir.

Ebola hastalığı meyve yarasaları ve
maymunları besin maddesi olarak kullanan yerli kabilelerde görülmüştür.

Coronavirüs ailesi de tıpkı İnfluenza
gibi geniş bir virüs familyasıdır. Daha önce Uzakdoğu’da yarasadan kaynaklı
olarak insana bulaşan tipinin SARS (Akut solunum yetmezliği sendromu)
hastalığına neden olduğu ve bulaş kaynağı deve olduğu bilinen tipi ise
Ortadoğu’da MERS (Ortadoğu solunum yetmezliği sendromu) hastalığına yol açtığı
bilinmektedir. 2019 Aralık ayında Wuhan’da ortaya çıkan alt tip ise yarasa ve
pangolin gibi egzotik hayvanlardan insana bulaştığı tahmin edilmektedir.

Domuz gribinin ortaya çıktığı

ABD-Meksika sınırındaki yerleşim
yerlerinde endüstriyel hayvancılığın yapıldığı serbest bölgeler ve Çin’in Wuhan
şehrinin ortak özellikleri; sermaye için sınırsız imkanlar içeren burada
çalışan işçiler için ise insanca yaşam koşullarından uzak, sağlıksız ve kötü
alanlardır. Serbest ticaret bölgelerindeki çiftliklerde  köylüler, bir taraftan uzun çalışma saatleri
ve düşük ücretle çalıştırılırken diğer yandan sağlıklı beslenme ve barınma
koşularından yoksun bırakılmışlardır. Wuhan kasabasının bulunduğu Hubei eyaleti
ise dünyanın en büyük markalarının üretim merkezi olarak kullanılmaktadır. Bu
üretim alanlarında çocuk işçiliği çok yaygındır. Onaltı saati bulan uzun
çalışma süreleri, yatakhanelerden direk vardiya değişimlerinin yapıldığı,
yetersiz beslenme ve sağlık koşullarından yoksun işçiler çalışmaktadır.
Dolayısıyla bu koşullarda çalışan işçilerin dirençleri düşüktür. Bütün bulaşıcı
hastalıklar kalabalık ortamlarda daha hızlı yayılmaktadırlar. Yoksul ve kronik hastalıkları
olan, iyi beslenmeyen, direnci düşük, göçmenler gibi dezavantajlı gruplar, gebe
ve çocuklarda daha ölümcül seyretmektedir.

Maalesef son 50 yıldır uygulanan
neoliberal ekonomik politikalar sonucu değişim değerini merkeze alan sözüm ona
insanoğlunun sınırsız ihtiyaçlarını sınırlı olan doğal kaynaklarla karşılama
arzusu, doğa üzerindeki tahrip edici etkisini artırmıştır. İnsanı merkeze alan,
doğa ve ekosistem üzerindeki tahakküm; biyo çeşitliliği azaltan ve
ekosistemleri tahrip etmiştir. Doğal habitatlarına müdahale edilmiş hayvanlar
ile insan yerleşimlerini tehlikeli bir biçimde yakınlaştırmıştır. Bu
ekonomopolitik uygulamalardan vaz geçilmediği sürece salgın sıklığı, yayılma
hızı ve mortalite oranı artacaktır.

DSÖ ve merkez kapitalist ülkelerin
sağlık otoriteleri bulaşıcı hastalıkların 
kapitalizmin erken aşamasının sorunu olduğunu, günümüzün ise bulaşıcı
hastalıklar dışı kronik hastalıkların çağı olduğuna vurgu yapıyorlardı. Tıbbi
biyolojik endüstrinin önemli şirketleri bu alan yatırım yapıyor ve iktidarlar
da çağrılarda bulunuyorlardı. Güney yarım kürede, sömürge ülkelerinde ve
göçmenler arasında AİDS, sıtma, tüberküloz, temiz su kaynaklarından yoksun
bölgelerde ishaller, çocukluk çağı ve yaşlılarda görülen alt solunum yolları
hastalıklarının yüksek olma oranı görmezlikten geliniyor.

Covid-19 nedeniyle DSÖ’nün  “Asıl endişemiz virüsün sağlık sistemi zayıf ülkelere
yayılması” demesi ve bu nedenle uluslararası acil sağlık durumu ilan
etmesini analiz etmemizde fayda var. Domuz gribi ve Covid-19 hastalığının
ortaya çıktığı bölgelerde ticari işletmelerin yoğunluğuyla beraber ürün ve
insan hareketliliğinden kaynaklı her tür ulaşım faaliyeti artmıştır. Bu artışın
sonucu olarak corona virüsü yayılımı hızlı olmuştur. Başta merkez avrupa
ülkelerine ve İran sonra da Türkiye ve ABD olmak üzere dünyanın her tarafına
yayılmıştır.

DSÖ’nün kaygılarının hedefinde yoksul
ve sağlık sistemleri zayıf olarak değerlendirilen güney yarım küre, orta doğu
ve güney amerika ülkeleri (“yeryüzünün lanetlileri”) olmasına karşın;
ekonomileri güçlü yeryüzünün efendileri olarak anılan kuzey yarım küre; başta
ABD ve Avrupa ülkelerinde sağlık sistemlerinin ne kadar insan sağlığı merkezli
olmadığını pandemi hepimize göstermiş oldu. 

1970’lerin sonuna doğru başta
İngiltere’de Demir Leydi tarafından sağlık hizmetlerinin metalaştırılıp
anayasal bir hak olmaktan çıkarılmasıyla, kamusal sağlık hizmetlerinin
piyasalaştırılması süreci başlamıştır. 2008 yılında dünyayı etkileyen finansal
kriz döneminde ciddi borç krizi yaşayan Avrupa ülkeleri; başta İtalya olmak
üzere koruyucu ve esenlendirici kamusal sağlık hizmetleri merkezi bütçe
üzerinde birer yük olarak değerlendirilmiştir. Sağlık kurumları kapatılmış ve
sağlık emekçileri işlerinden edilmişlerdir.

İtalya’da, 2009-2017 yılları arasında
46.500 sağlık hizmetleri işçisi işten çıkarılmış ve 70.000 hastane yatağı iptal
edilmişti. 1975’te, İtalya’da her 1.000 insana 10,6 yatak düşerken şimdi ise bu
oran 2,6’ya gerilemiştir. İtalya, diğer güney Avrupa ülkeleri gibi, 2009’un
başındaki borç krizi sırasında ihtiyaç duyduğu kredileri alabilmek için halk
sağlığı programlarında önemli bir düşüşe gitmişti. İngiltere’de de 1960’ta her
1.000 kişiye 10,7 hastane yatağı düşerken, 2013’te bu oran 2,8’e gerilemiştir.
2000 ve 2017 arasında, İngiltere’de mevcut hastane yatağı sayısında 30%
daralmaya gidilmiştir (1).

Sağlık alanında işten çıkarmalar,
güvencesizliğin yaygınlaşması, hastane yataklarının azaltılması, yerel sağlık
merkezlerinin kapatılması, sağlık bakım maliyetlerinin ve ilaç fiyatlarının
artırılması, özelleştirmeler gibi neoliberal politikaların ne denli vahim
sonuçlar doğurabileceği salgınla tamamen açığa çıkmıştır.

David Harvey’in ABD için söyledikleri
bütün dünyanın acınası halini açık bir

şekilde betimliyor: “Halk sağlığı
hizmetine uygulanan ticari model, acil bir durumda gerekli olacak baş etme
kapasitelerini azalttı. Koruyucu sağlık hizmeti, kamu-özel ortaklıklarını
garanti altına almak için yeterince cazip bir çalışma alanı bile değildi. Trump
Hastalık Kontrol Merkezi’nin bütçesini kesmiş ve Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki
pandemi çalışma grubunu dağıtmıştı, tıpkı, iklim değişikliği de dahil olmak
üzere, tüm araştırma fonlarını kestiği gibi. Bu bağlamda, Covid-19 doğanın bir
intikamıdır diyebilirim. Kırk yılı aşkın bir süredir şiddetli ve kuralsız
neoliberalizmin eliyle yapılan iğrenç ve kötü niyetli bir doğa kıyımının
intikamıdır.”

DSÖ, ülkelerin sağlık otoriteleri,
iktidarları, salgın sürecinde ekonomiyi halk sağlığından öncelikli
düşündüklerinden, salgın çok hızlı yayılmış ve ciddi insan hayatı kaybına neden
olmuştur. Hayat kayıplarının çok önemli bir kısmı gelişmiş ekonomilere sahip
merkez kapitalist ülkelerde yanmıştır. Bu yönetimler başarısızlıklarını kamufle
etmek için de istatistiki verilerle işlerine geldiği gibi oynamaktadırlar.
Covid-19 pandemisi nedeniyle dünyanın 185 ülkesinde, üç milyonun üzerinde insan
enfekte olurken, 217 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. 29 Nisan
tarihi itibariyle Türkiye’de ise toplam vaka sayısı 117 bin 589, can kaybı 3
bin 81’dir. Salgınla ilgili veriler doğru, sağlıklı ve şeffaf bir şekilde
kamuoyu ve toplumla paylaşılmamaktadır. Salgınlarda bilimsel bilgiyi kullanan
ve salgın sürecini yöneten halk sağlıkçıları (epidemiolog), sağlık meslek emek
örgütleri ve ilgili uzmanlık dernekleri ülkemizde bilerek ve isteyerek sürecin
dışında tutulmuşlardır.

Ülkemizde 2003 yılından itibaren AKP
iktidarı eliyle uygulanmaya başlanan sağlıkta dönüşüm projesi IMF’in talebi
doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Temel amaç; kamusal sağlık hizmetlerinin
piyasalaştırmak ve kar elde edilen yeni sermaye üretim alanları oluşturmak,
koruyucu sağlık hizmetlerin önemsemeyerek, sağlık kuruluşlarının birer
işletmeye dönüştürülmesi, sağlık çalışanlarının çalışma güvencesinin ortadan kaldırılması
ve güvencesiz bir ücretlendirme rejimi uygulamasıdır.

Covid-19 ile ilgili Çin’den başlamak
üzere elde edilen verilere dayanarak, enfekte olan hastaların %30’u tamamen
semptomsuz, %50’si hafif şikayetlerle seyrederken vakaların %20’si bir sağlık
kuruluşuna başvurarak ve çeşitli tedaviler almakta olduğunu biliyoruz. Tüm
vakaların %’5’nin yoğun bakım ünitelerinde tedavi edildiği ve enfekte olanların
%2-3’nin hayatlarını kaybettiğini bildirilmiştir. İleri yaş (65 yaş üstü),
kronik hastalığı olan (hipertansiyon, şeker hastalığı, kronik akciğer
hastalıkları vb), bağışıklık sistemi baskılanmış (kanser tedavisi alan, organ
nakli nedeniyle tedavi alan), fazla virüs yüküne maruz kalan (sağlık
çalışanları) ve beslenmesi kötü olmasından dolayı vücut direnci düşük olan
kişilerde ağır klinik tabloda seyrettiği ve mortalite oranının yükseldiği
bildirilmiştir. Covid-19’un damlacık yoluyla yani solunum sekresyonu ile atılan
virüs partiküllerinin ağız, burun ve göz mukozalına bulaşması ya da solunum
yoluyla alınmasıyla bulaştığı bilinmektedir. Korunmada temel hijyen kuralları
olan el temizliği; sabun ile sabunun bulunmadığı alanlarda el
dezenfektanlarının kullanılmasıyla, gıda maddelerinin bol temiz suyla yıkanması
ve damlacık yoluyla bulaştığı için öncelikle kişiler arası 2 metrelik fiziki
mesafenin korunması ve basit cerrahi maske kullanılması bulaş zincirini
önlemektedir. Covid-19 hastalığın ağır tablosu alt solunum yolu enfeksiyonu
olan zatürre (pnömoni) şeklinde ortaya çıkmakta ve ileri aşaması da akut solunum
yetmezliği yaratmaktadır. Şimdilik kanıtlanmış spesifik  bir tedavisi yoktur. Şikayetlere yönelik
tedavi uygulanmaktadır. Henüz Covid-19 için elde edilmiş bir aşı da yoktur.
Bütün arzusu kar olan kapitalizm, bu pandemi sürecinde de çıplak bir şekilde
gösterildiği gibi var olmayan bir şeyi satın alamaz. Milyarlarca dolarlık
yatırımlarla aşı ve ilaç üretip bir an önce eski düzene dönmeyi amaçlamaktadır
.

Tabiki geçmiş yılların birikimine ve
Aralık ayından itibaren sürveyans ile elde edilen veriler dayanan epidemiyolojik
çalışmalar sonucunda bu bilgilere sahibiz. Çin’de ilk vaka bildirimi ile
ülkemizdeki ilk resmi vaka arasında 3-4 aylık periyot vardı. Bu süre bizler
için önemli deneyimler içeriyordu. Şöyle ki; pandemi sürecini iyi yöneten Güney
Kore, Singapur ve Hong Kong gibi ülkelerin deneyimi ve süreci yönetmekte
başarısız olan İtalya ve İspanya gibi kötü deneyimler bizlere yol göstericiydi.
Süreci toplum açısında iyi yöneten ülkeler SARS’tan (yetişkin akut solunum
sendromun) tecrübe edinmişlerdi ve tedbirleri hızlıca hayata geçirdiler.
Şüpheli temas içeren vakaları virüsün kuluçka süresi boyunca (bulaşıcı olan en
uzun süre) karantinaya aldılar. Güney Kore, Çin’den ülkelerine giriş yapan 30
vakayı tespit ederek bunları karantinaya aldı. Tek bir vakayı kaçırmışlar ve
kişinin tüm izlerini takip ederek temas ettiği her kişi bulunarak asıl katmak
dahil herkese karantina uygulanmış. Toplum bazlı çalışarak her alanda test
yapılmış. Semptomsuz vakalar toplum için bulaş kaynağı olduğunu bildikleri için
ilk günden itibaren çok yaygın test yapmışlar. Singapur ise Çin’in ilk resmi
vaka açıklamasından sonra yataklı tedavi kurumlarında pnömoni nedeniyle yatan
her hastayı Covid-19 hastası kabul ederek hastane için izolasyon sağlamışlar.
Epidemiyoloji bilimi salgın hastalıklarda koruyucu sağlık hizmetlerinin hayata
geçirilmesiyle bulaş zincirini kırabileceğini, bunu salgın boyunca sürveyans
çalışması (veri toplanması) ve filyasyon (vaka kaynağının tespiti) yaparak
sağlanabileceğini bize söylemektedir. Bunun yapılabilirliği birinci basamak
sağlık hizmetlerinin toplum bazlı ve etkin olarak yaygınlaştırılması ile
mümkündür. Bulaş zincirini kırmanın yolu; temaslı veya şüpheli vakaların
kuluçka süresi boyunca karantinaya alınması, enfekte vakaların hastalığı
yaymasının önüne geçmek için sağlıklı kişilerden hastalık döneminde ve bulaş
riski taşıdığı süre boyunca izolasyonu, riskli grupların tecrit edilmesi ile
mümkündür.

Sağlık Bakanlığı sürecin
başlangıcından itibaren bilim kurulunu kurması önemli bir adım olsa da bu
heyetin içerisinde halk sağlığı uzmanlarının, sağlık emek ve meslek
örgütlerinin temsilcilerine yer verilmemesi büyük bir eksikliktir. Sürecin
sağlıklı ve şeffaf olmayacağı konusunda bu durum bizlere bir fikir vermiştir.
İlk resmi olgu tanımlamasından sonra; epidemiyologlar ve sağlık emek meslek
örgütleri sürecin takibinde şeffaf olmasını, verilerin toplumla paylaşılmasını
istediler. Tanı amaçlı testlerin sadece Ankara merkezli yapılmasının kabul
edilemez olduğunu, ülkede 100 üzerinde tıp fakültesi hastanesi ve üniversite
hastaneleri dışında büyük kamu hastanelerinin bulunduğu il merkezlerinin
hepsinde yaygın test yapılması gerektiği söylediler. Ne yazık ki istenen test
sayısına ulaşılamazsa da test yapılan merkezlerinin sayısı artırılarak ülke
genelinde yaygınlaştırıldı.

Ülkemizde ilk vaka resmî olarak
açıklanmadan önce yurt dışından ülkeye giriş yapanların şüpheli, temaslı
kabul  edilerek karantinaya alınması TTB
ve SES tarafından önerildi. İlk olarak; Çin’de bulunan yurttaşların ülkeye
getirilişi ve İran’dan ülkeye havayolu ile giriş yapan kafileler için uygun
koşullarda karantina uygulandı. Daha sonra umreden ve Avrupa ülkelerinden
gelenler ne yazık ki kontrolsüz evlerine gönderildiler. Az bir kısmına uygun
olmayan koşullarda sözümona karantinaya uygulandı. İstanbul, Trabzon, Rize ve
Ankara başta olmak üzere İç Anadolu illerindeki bulaş kaynağının en önemli
nedeninin bu gruplar olduğu daha sonra kesinleşti. Kimi bölgelerde ilçe, belde
bazlı karantinalar uygulanmış ve bu yerleşim yerlerindeki vakaların çoğunlukla
umreden dönenler kaynaklı olduğu tespit edilmiştir. Aslında ülkemizde uygulanan
salgın önleme stratejisi çok anlaşılır değildir. Sadece sağlık Bakanlığı bilim
kurulunun önerileri doğrultusunda bir tutum 
alınmadığı, yapılan iki günlük sokağa çıkma uygulamalarında çok net
görülmüştür.

Başka bir alandan da  müdahalede bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu
uygulamanın karantina, izolasyon ya da tecrit olmadığı, hafta içinde rutin
devam eden hayatın sadece iki günlük sokağa çıkma yasağı  uygulamasının bilimsel bir dayanağının
olmadığı ilgili uzmanlarca açıklandı. Mortalite oranı ve yayılma hızı fazla
olan bu tür salgınlarda temel amaç, sağlık sistemi üzerine ani ve çok fazla
sayıda yük bindirmemektir. Toplum ve toplum sağlığı bazlı uygulamalarda; temel
zorunlu üretim ve hizmet süreçleri dışındaki bütün faaliyetlerin durdurulması
gerekmektedir. Zorunlu üretim ve hizmet alanlarında ise kısa süreli çalışma,
tüm koruyucu tedbirlerin alındığı temel ekonomik ve sosyal hakların korunduğu
bir ekonomik ve politik tutum uygulanmalıdır. Bizde “evde kal” söylemi dışında
evde kalmanın hiçbir koşulu emekçi ve yoksul halk kesimi için sağlanmamıştır.
Aç kalmamak, hayatta kalabilmek ve geçinebilmek için çalışmak zorunda olan her
kesim hafta sonu zorunluluktan ötürü çalışmadı. Salgın karşısında korunaksız
olan (20 yaş altı dahil, 20-65 yaş arası) iyi beslenemeyen, vücut direnci düşük
olanlar hem çalıştırıldılar hem de en çok onlar hastalandılar. Aslında süreç
tam olmasa da “sürü bağışıklığı” uygulamasına ve doğal seleksiyona bırakıldı.
Ceza infaz yasası değişikliği ve iş kanununda yapılan değişiklikler gibi;
TBMM’den geçirilen yeni yasalarda dahil olmak üzere eşitsizlikler riskli ve
dezavantajlı gruplar aleyhine kanunlaştırıldı.)

Üst sınıfların kendilerini kolayca
yalıtabildiği, alt sınıfların ise salgının tüm etkilerine açık olduğu bir tür
“pandemik kast sistemi” hızla gelişmekte ve 
mevcut ayrımcılık eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Bu nedenle salgın
tehdidi ortadan kaldırıldıktan sonra da dezavantajlı kesimleri, doğadaki
canlıları ve gelecek kuşakların yaşamlarını da gözetecek şekilde ortak çözümler
üzerinde uzlaşmak ve bu yönde ortak uygulamaları geliştirmek yaşamsal bir
zorunluluktur. Artık biliyoruz ki aşı da ilaç da bizim emeğimizin bir ürünü
olacaktır. Bu emeği canlı-kanlı hale getirecek olan da dayanışma ve
müştereklerimiz olacaktır (2).

1.,2. 
Kapitalizm ve korona; Ata Soyer sağlık politika okulu

 *Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri