Cuma , 14 Aralık 2018

EŞİTLİĞİN TARİHSEL TOPLUMSAL ÖZÜ VE SOSYALİST EMEKÇİ ÇIKIŞ -6-Nazım Can

EŞİTLİĞİN TARİHSEL TOPLUMSAL ÖZÜ VE SOSYALİST EMEKÇİ ÇIKIŞ -6-

 

Nazım Can

Ekim 2018

 

Marksizm’in Aşamadığı Üç Kaynağı

Batı Avrupa’da, 1775 yılından sonra gelişen Sanayi Devrimi Makinesi, kapitalizmden sosyalizme geçiş için toplumsal evrimci geçiş biçimini, iradi belirlenme (voluntary determination) ile geliştirilecek, devrimci müdahale ve mücadele yoluna soktuğunu daha önce belirmiştik. Bu tespit temelinde, sosyalizme geçiş için Marks-Engels, devrimci sınıfsal özne tespitine çalışırken, “genel olarak söylemek gerekirse, fikirler hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardırmazlar” diye doğru bir tespitten hareketle, “fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir” [[1]] diyen doğru bir başka noktaya vardılar. Vardılar! Varmasına ama ne yazık ki, bu noktalardan çıkış yaparlarken, Sanayi Devrimi Makinesi üzerinden gelişip olgunlaşan ‘Tarihsel Toplumsal Eşitçi Özün’, toplumsal varlık biçimi olan ‘Sosyalist Emekçi’ özneyi ve Sosyalist Emekçi Paradigmayı görüp tespit edemediler. Onun yerine, kapitalist koşulları değerlendiren Marks-Engels, işçi sınıfını devrimin öznesi bilip, onun üzerinden dünyayı değiştirmek [[2]] için program ve ilkeler [[3]] geliştirdiler.

Bu çalışmalarında Marks-Engels, Tarihi Materyalist gelişim çizgisinin klavuzluğunu gözden kaçırarak, Alman felsefesi, Fransız İşçi Sınıfı hareketi ve teorik İngiliz Ekonomisi etkisi altında kalıp, “el yordamı” ile hazırda bulunan işçi sınıfını, sosyalist devrimin öznesi ve önder gücü olduğuna karar veridiler. Bu anlayış üzerinden, Marksist çizgiyi inşa etmeye başladılar. Öznesi işçi sınıfı olan, sınıf mücadelesi temelinde, kapitalist topluma müdahale ettiler. Böylece dönemlerinde Marks-Engels, işçi sınıfı önderlikli sınıf mücadelesi temelinde, Batı Avrupa’da yoğun ve uzun ama başarısız 1871 “Paris Komünü” deneyimli sınıf mücadelesi deneylerinden geçtiler. XX. Yüzyılın başından itibaren de özellikle Lenin’in siyasi dehası ve üstün mücadele azmi ile Rusya’da ve Mao’nun meşakkatli ve inatçı uzun yürüyüşü ile Çin’de, Reel Sosyalizmler kotarıldı. Ama dünya çapında, bütün bu mücadele ve kalkışmalarında Marksistler, kapitalist sistemi bir türlü aşamadılar. Reel sosyalist devletler dâhil, her seferinde sistem içi kalarak yenildiler. Dolayısıyla gerçekte, yeni bir dünyanın kuruluşu ve Büyük İnsanlık Ailesinin kurtuluşu için herhangi bir ülkede, gerçek anlamda toplumsal gelişmeye, sosyalist tarzda müdahale edilemedi. Kapitalizmi aşan devrimci bir sınıf mücadelesi ortaya konamadı.

Bütün bu tarihsel başarısızlığın arka planında, Batı Avrupa kökenli, başlıca üç temel kaynağın varlığı yatmaktadır. Teorik Marksizm biçimlenirken, önce beslenip, sonra aşamadığı için onların sınırları içinde kalıp boğulduğu üç temel kaynağın birincisi, Alman Felsefisi, ikincisi Fransız Siyasal Sınıf Mücadelesi ve üçüncüsü Teorik İngiliz Ekonomisidir.

Şimdi bu kaynakları, ana noktalarından kısaca tartışalım.

Alman Felsefesi ve Marksizm:

Bilindiği gibi Antik Yunan’dan beri, idealizm ile materyalizm arasındaki temel ayrım noktası, maddeye yaklaşım konusundadır. Düşünce mi, yoksa madde mi? Hangisinin ilk veri olduğu sorunu, temel ayrım noktasıdır. İdealist Alman felsefenin maddeye yaklaşımı, özellikle Kant, Fichte, Schelling ve Hegel üzerinden şekillenmiştir. İdealist Alman Felsefesi, Hegel’de en olgun sistemsel tepe noktasına varmıştır. Bu felsefeye göre madde, ilk veri değil, ikincil veridir. Hegel’ci sistemde, madde gerçek değil, Mutlak Tin’in görüngüsel bir formudur. Örnegin, gerçek olan, kalıcı olan insanın kendi tensel (doğasal) yanı değil, onun düşünsel (tinsel) yanıdır. Bu temelde Hegel, “Gerçek olan her şey ussal ve ussal olan her şey de gerçektir” [[4]] diye vurgulamıştır.

Aslında Marks’ın, Hegel’de tepe yapan idealist felsefeyi, her yönüyle aşması gerekirdi. Çünkü Marks’ın düşünsel kapasitesi ve birikimi buna yeterliydi. Bu konuda Marks’ın, “madde ilk veri, düşünce onun yansıyan bir formudur” gibi “ters çevirme” işlemi, önemli olmakla beraber, sorunu çözmekte yetersiz kaldı. Dolayısıyla Hegel’in, kendine ait tarihsel görüngü formundaki maddeye yaklaşımı ve ona oynattığı idealist diyalektik yöntemi ile Marks’ın gerçek maddeye yaklaşımı ve ona oynattığı diyalektik yöntemi, öz ve işleyişi itibariyle, birbirinden farklı olması gerekirdi. Çünkü maddenin yapısı hakkında o günün bilimi, tarihsel toplumsal pratiğin deneyimi ve birikimi, bu beklentiyi karşılar düzeydeydi.

Ama teorik Marksizm’i geliştirirken Marks, Hegel’i aşma adına, Hegel’ci felsefi etki altında kalarak, Hegel’in diyalektik yöntemini, sadece “madde ilk veridir” ters çevirmesine sığınıp kaldı. Esas olarak Hegel’ci diyalektik felsefeyi, özü ve işleyişi itibariyle gerçek madde diyarında devam ettirdi. “Hegel’in elinde diyalektiğin mistisizmle bozulmasını” düzelttiğini sanan Marks, “ayrıntılı ve bilinçli bir biçimde diyalektiğin genel işleyiş biçimini, ilk kez onun sunmuş olduğu gerçeğini örtmez” diyerek Hegel’i onayladı. Böylece anlıyoruz ki, Marks’ın, Hegel’in “ayrıntılı ve bilinçli diyalektik işleyiş biçimine” hiç bir itirazı yoktu. O, bu noktada Hegel ile hemfikirdi. Marks, “Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Benim diyalektik yöntemim Hegel’ci yöntemden yalnızca faklı değil, onun tam karşıtıdır da [[5]].” diyerek sözde farkını ortaya koymaya çalışıyordu. Çünkü Hegel’de diyalektik, salt düşünceyi (Tin’i) öncelediği için, “baş aşağıydı”. Marks, maddeyi önceleyerek, Hegel’ci diyalektiği ters-yüz ederek düzlettiğini sandı. Ama Marks, salt ters çevirme ile yola devam ederken, Hegel’ci felsefi anlayışın ve işleyişin özüne dokunamadı.

Örneğin, toplumsal diyalektik yöntem açısından, Hegel’in “efendi-köle” diyalektiği ile Marks’ın “burjuvazi-proletarya” diyalektiği arasında, düşünceden, maddeye ters çevirme, maddeyi önceleme dışında bir fark yoktur. Hegel‘in kurguladığı “efendi-köle” diyalektiğinde, “karşıtların uzlaşmazlığı” ile Marks’ın saptadığı, burjuvazi-işçi sınıfı arasındaki “karşıtların uzlaşmazlığı” aynıdır. Hegel’de birbirine karşı duran karşıt iki “öz bilinç” kurgusu ne kadar düşman ve uzlaşmaz [[6]] ise Marks tarafından da bir üretim biçimine (toplumsal olguya) ait temel toplumsal sınıflar – burjuvazi ile proletarya gibi- aynı biçimde “uzlaşmaz karşıtlar” olarak ele alınmıştır [[7]]. Böylece her ikisi de günün bilimsellik düzeyi ile yollarını ayırarak, farklı düzeylerden hareketle, teorilerini ideolojikleştirmişler.

Oysa köleci toplum Üretim Biçiminin, niteliksel varlığını belirleyen, temel toplumsal karşıtları olarak, efendi ile köle arasındaki çatışma, istisnalar dışında gerçek yaşamda uzlaşmaz, düşmanca değil; esas olarak uzlaşıcı ve sistem içiydi. Bu nedenle, köleden köleci toplumu, işçiden kapitalist toplumu aşabileceğini beklemek, abesle iştigal etmektir. Çünkü bu tespit, tarihte defalarca pratik olarak doğrulanmıştı. Mısır’da, ünlü Leyden Papürüsünün bildirdiğine göre köleler ayaklanıp iktidarı alınca, önderlerinin kendileri de köle sahibine dönüşmüşler [[8]]. Yine aynı biçimde, Marks’ın bildirdiğine göre Fransız burjuvazisi, aristokrasinin egemenliğini devirdiği sırada, bazı proleterler de burjuvalaştılar [[9]].

Hegel, “özbilinç” kavramından, kurguyla “efendi-köle” kavramlarını devşirirken, bütün çabası Hıristiyanlığa “bilimsel” teorik bir temel hazırlamak amacındaydı. Çünkü Hegel’e göre “baba, oğul ve kutsal ruh” üçlemesi ile “Hıristiyanlık, öteki dinlerden üstündü” [[10]]. Böylece tıpkı Adem’in sol kaburgasından yaratılan Havva gibi Hegel de efendi “Tin’inden”, köle “özbilincini” yaratıp, ikisini çatıştırmak üzere, diyalektik uzlaşmaz bir “mücadeleye” [[11]] sokmuştu. Öyle bir kurgu ki, özbilinç olmasına rağmen, kölenin efendiyi aşması asla mümkün olmayacaktı. Çünkü kurguyu, Eski Ahit’teki (Tevrat’taki) yaratılış teorisine [[12]] uydurmaya çalışmıştı. Hegel, maddi doğayı inkâr edemeyip, onu sistemine, Tin’in dışa açınıp doğalaşması biçimine uydurmaya çalışırken; Marks, aynı şeyi yapmıyor. Hatta, Hegel’ci felsefi anlayışa dair önemli eleştirileriler [[13]] yapıyordu. Ama ne yazık ki, maddeyi öncelediği halde, Hegel’ci diyalektik yöntemin özünü (idealizmini), madde ve sınıf mücadelesi diyarında “efendi-köle”, “burjuvazi-proletarya” benzerliği ve “uzlaşmaz” diyalektik yöntemi üzerinden sürdürüyordu.

Hegel’ci diyalektik yöntem, idealist, düalitik, salt uzlaşmaz negatif karakterdedir. Çünkü Hegel’ci anlayışa göre köle, asla “kendisi için” bir öz bilince sahip olamaz. Olmaması lazım! Çünkü sahip olursa, kölelik (serflik veya ücretli işçilik) biter. Çalışan kalmaz, “Mutlak Tin”e dönüş yapılamaz, döngü açık kalır. Böylece Efendi Tin, “arzuladığı” Mutlak Tin’e ulaşamaz. Hegel’ci diyalektik döngü çözümsüz kalır. Dolayısıyla Hegel’ci “Tarih yapım ve yazımı” yapılmamış olur. Ama Hegel öyle sanıp, “Tarih yapım ve yazım” biçimini, kölenin sürekli varlığı ile sonlandırırken. Marks, aynı anlayışı ters çevirip, onu madde diyarında pratikleştirerek, “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” deyip, işçi sınıfı (ve ya köle) önderliği ile “tarih yapım ve yazım” biçiminin önünü açtığını sandı. Hege’li bir başka biçimde, madde diyarında tekrar edip, tarih yapım ve yazım biçminin önünü açtığını sanan Marks, tek ama o da yanlış bir farkla, kölenin efendiyi, serfin senyörü, işçinin burjuvaziyi yenebileceğini öne sürerek, “tarihi” bir olguyu oluşturan ikizler arasındaki uzlaşan sınıf mücadelesini, uzlaşmaz gibi göstererek yeni bir tarih versiyon öne sürdü. Oysa tarih, insanlığın doğayla kendi arasında, zorunlu olarak sürdürdüğü, üretim ve yaşam araçlarının üretimi ve onları mülkiyetine geçirme için yaptığı uzlaşır ve uzlaşmaz mücadelenin toplumsal tescilidir. Tarihin yapım ve yazım biçimi, sadece sınıf mücadelesine tabi değildir. Bu süreç sınıflı olduğu gibi ilkel topluluklarda, sosyalizm ve komünizmde, sınıfsız da olabilir. “İnsanlar” sınıf ayrımı gözetmeden, “tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar” [[14]] diyor Marks. Doğru olan bu saptamasıdır.

Hegel’de madde, “Tin’in” dışa açınan görüntüsü olarak kendisine yabancılaşmıştır. Bu nedenle Hegel’de, düşünsel süreçler ile doğal (maddi) süreçlerin diyalektiğinin bir ve aynı biçimde, “kavram” devşirme diyalektiği olduğu için sırf bu açıdan (ki o da yanlıştır) çatışmayı uzlaşmaz “kurguluyor” ve öyle kabul ediyor. Hegel için dışa açınıp “doğa” olarak görüngüleşen “Tin’in”, insan düşüncesi dışında, maddenin bir diyalektik değişim ve dönüşüm süreci yoktur. Çünkü Hegel’de, diyalektik hareket salt düşünsel süreçlerin hareketidir. Bu nedenle Hegel, “güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur doğada” derken; Mutlak Tin’de varmış sanısı yaratmaya çalışıyor.  Çünkü İnsan Tin’in, Doğa ile çatışırken kavramını bulup, örtük (kendinde) formundan, belirlenmiş (kendi İçin) formuna “dönüşerek”, Mutlak Tin’e ulaşma, onda erime ve birleşme sırasında, sanki yeni şeyler yaratılıyor hükmünü ispatlamaya çalışıyor [[15]]. Oysa Hegelci diyalektik döngüde yeni hiçbir şey yaratılmıyor. Hegelci Mutlak Tin’in “özdeş” iki formu vardır [[16]]. Çünkü Mutlak Tin, hem örtük (kendinde) formundadır, hem de belirlenmiş (kendi İçin) formundadır. Mutlak Tin, örtük (kendinde) formunu açmak ister. Böylece açınıp ikileşerek, görüngüde doğalaşır, gerçekte İnsan olarak Tin’leşir. Örtük (Kendinde) formundaki İnsan Tini, görüngüdeki doğaya yönelir. Doğada, Mutlak Tin’in tözü, öz olarak içerildiği [[17]] için köle Tin, çalışması ile saklı bulunan “kavramını” veya özü bulup gerisin geriye içine çekilip, efendiye aktarıp, efendiyi “Kendi İçin” varlık yaparak, onu Mutlak Tin’e yükseltir. Görüldüğü gibi bu döngüsel harekette, yine de yeni bir şey yoktur. Dolayısıyla Mutlak Tin’in varsa iki cebi, Mutlak Tin bir cebinden aldığını, diğer cebine koymaktadır.  Bu anlamsız hareketi Hıristiyanlık üçlemesine uydurmaya çalışan Hegel, aslında Hıristiyan dünyasının, nasıl bir tanrı yaratmak istediği, tarihsel çabasının altında kalıp ezilmiştir. Ezilmekle kalmamış, idealist felsefe yapmanın önünü de tıkamıştır.

Oysa Hegel’in tam tersine, gerçek düşünsel süreçlerin diyalektiği şöyle işler:

Hegel’ci idealist, düalitik diyalektik yöntemde sözde var olan “uzlaşmazlığın” tersine, düşünsel süreçlerde; insan beyninde (bilgi-bellek olgusu) önceden kayıtlı olan bilgi (Tez) ile bellek (A-Tez) arasında, belli bir uyum ve uzlaşma vardır. Bu uyum ve uzlaşma vardır ki, beyin tarafından düşünce kabul edilip, bilgi olarak belleğe kaydedilmiştir. Dolayısıyla, düşünsel süreçlerin diyalektiğinde, uzlaşmaz çelişki, yeni dış algı ile kayıtlı bilginin veya kayıtlı bilginin iç uslamlama/mantıksama/düşünme işlemi ile yeni soyutlaması (Anti-Tez) arasındaki çatışmadan meydana gelir. Belleğe kayıtlı mantıksal bilgi ile bellek arasındaki uzlaşı, olgusal hassas bir dengeye sahiptir. Yeni dış algılar ve mevcut iç bilgi uslamlama ve soyutlamaları veya her türlü düşünme biçimlerine karşı, bu hassas denge hareketli ve uzlaşmaz tutum almaya sürekli açık olduğu için iç-dış algıların yarattığı çelişme ve çatışma biçimleri, karşıtların uzlaşmazlığı üzerinden gelişir. Böylece belleğimizdeki kayıtlı kavram, yargı ve teorilerimizin tutarlı olması için yeni algı ve soyutlamalardan oluşan uzlaşmazlığı uslamlama ile çözüp, sentezleyerek mantıksal kayıtlı bilgiye dönüşmesi gerekir. Eski kayıtlı bilgi, yeni algı ve düşüncelerle çözünüp geliştirilebilen, yeni uzlaşmaz çelişkilere dönüşür ve böylece daha üst düzeyde yeni bilgilerin gelişmesine, dolayısıyla bilgi artışına, bellek kapasitesinin genişlemesine, düşünsel kapasitemizin büyümesine yol açar.

Diyalektik yöntem, hem Hegel’de, hem de Marks’ta kurgusaldır. “Düalitik, uzlaşmaz” karakterde, “salt negatif” karakterlidir. Onlarda diyalektik hareketler, sadece biçimsel bir uzlaşmazlık üzerinden görülüp ve yürütülmüştür. Diyalektik hareketin özünü doğa, toplum ve düşüncenin olgu ve oluşum yasaları temelinde değil, “Düalitik, uzlaşmaz” görüntülerine veya biçimlerine oturtmuşlardır. Dolayısıyla kaba, yüzeysel, ikircikli ve biçimseldir. Diyalektik sürece ait değişim ve dönüşümün, devrimci pozitif olgu aşaması ile işe başladığı, mevcut olgunun gerici pozitif çözünme aşamasında, yeni olgunun sentezi ile kuruluş aşamasına geçtiği, mevcut olgunun, yeni bir olguda negatif diyalektik tarzda aşıldığının diyalektik yöntemsel farkında lığı yoktur.

Hegel’in görüngüsel, Marks’ın gerçek madde anlayışına dayalı maddi ve manevi (somut ve soyut) olgu ve oluşumların sonsuz sayıda ve farklı biçimlerde, olgu olarak var olma ve varlığını sürdürme çizgisinde, olguyu oluşturan ikizler arasında rivayet edildiği gibi bir UZLAŞMAZLIK YOKTUR. Tam tersine, tüm olgu ve oluşumları var eden olgu ikizleri (Tez ile A-Tez) arasında, ilkin yapıcı, inşacı, devrimci pozitif diyalektik bir uzlaşma var. Daha sonra da olgu ve olgunun çözünmesi aşamasında da mevcut olgu ikizleri arasında, birbirini destekleyen ve olguyu muhafaza eden; yeni gelişen bir başka olguya (Anti-Teze) karşı, gerici pozitif diyalektik uzlaşır karakterde bir tutuculuk vardır.

Kısacası, ne Hegel’in görüntüdeki maddesinde, ne de Marks’ın gerçek maddesinde veya onlardan müteşekkil olgularda (veya şeylerde) Tez ile Anti-Tez arasında, UZLAŞMAZ karşıtlığı barındıran, böyle bir madde, doğada ve evrende YOKTUR. Varsa! Sonlu varlıkların varoluşu ve varlığını sürdürmeleri mümkün olamaz! Çünkü olgu ile o olguyu oluşturan ikizler, farklı şeylerdir. Gerçekte farklı maddi ve manevi tüm olguların var oluş ve yok oluş süreçlerinde, olguların oluş, olgu ve çözünme aşamalarında Tez ile A-Tez vardır. Diyalektik değişime ve dönüşüme konu şeyler maddi manevi OLGULARDIR. Bunlar arasında, devrimci ve gerici biçimlerde, olguyu olumlayan, olgunun varlığını koruyup sürdüren, pozitif diyalektik bir dayanışma ve sistem içi bir mücadele vardır. Hegel ve Marks’ın iddia ettikleri gibi uzlaşmaz ikizli (Tez ile Anti-Tez karşıtlı) maddenin, sonsuz hareketinde, sonsuz sayıda sonlu olgu ve oluşum var olamaz. Bu zihniyet ile sonsuzluk bile düşünülemez. Çünkü ancak, sonluların varlığına dayanarak, sonsuzluğu tasavvur edebiliyoruz. Durum gerçekten Hegel ve Marks’ın iddia ettikleri gibi ise olgular, ömürlerini yaşayıp sürdüremezler. Çünkü UZLAŞMAZ KARŞITLAR, bir arada bir şeyi veya olguyu var edemezler. Mutlaka biri diğerini çözer. Örneğin: Feodal toplum olgusu için Toprak beyi (Tez) ile serf (A-Tez) uzlaşırlar. Feodal toplumu var edip, varlığını koruyarak sürdürürler. Ama aynı feodal toplum olgusu için Toprak beyi (Tez) ile kapitalist (Anti-Tez) “uzlaşıp” feodalizmi var edip, varlığını sürdüremezler. Onun için Batı Avrupa’da, feodalizmi serf değil, onunla uzlaşmaz karşıtlığı olan burjuvazi yıkmıştır. Efendiyi köle değil, toprak beyi yıkmıştır. Maddenin gerçekliği böyle bir yapıdadır. Bu nedenle, Hegel ile Marks’ın iddia ettiği gibi ne görüngüde ne de gerçekte, böyle bir madde veya bu maddeye dayalı maddi ve manevi BİR OLGU (Tez ile Anti-Tez bileşimli) veya varlık gerçekte yoktur. “Var” ise o, pimi çekilmiş bir bombadır. Orada yaşam Olamaz! Dolayısıyla 18. Yüzyıldan günümüze, toplumsal sağın ve solun, kendi saflarında ve birbiri ile yaşadığı toplumsal şiddetin ve felaketin altında yatan esas felsefenin özü bu felsefi anlayıştan kaynaklanmaktadır. “Sol özünde sağdır” esprisinin temeli bu felsefi anlayış kaynaklıdır. Bu gerçeği, dünya çapında olduğu gibi en bariz ve en olgun biçimiyle, Sanayi Devrimi ve sonrası, özellikle Fransız sınıf mücadelesi gelişiminde izlemek mümkündür.

Fransız Sınıf Mücadelesi ve Marksizm:

Marks-Engels, toplumsal altyapı-üstyapı mekanizmasını keşfettiler ama toplumsal düzeyde işleyişine hâkim olamadılar. Bunun en bariz örneğini devrim ve sosyalizm davası için yürütülen sınıf mücadelesi pratiğinde görmek mümkündür. Marks, Engels (ve Lenin), dönemin sınıf mücadelesi ve ütopik sosyalistlerin bazı söylemleri üzerinden, 1789 Fransız Devriminin siyasal rüzgarına kapılıp, devrimci küçük burjuva Jakobenizmine savruldular [[18]]. Öğrenip tespit ediyoruz ki onlar, fiili olarak kapitalizmden farklı, sosyalist altyapıyı önceleyen siyasal üstyapı zihniyeti ile devrimci bir yol tutturamadılar. Böylece dönemlerinde Marks-Engels, Ütopik Sosyalistlerin devrimci, küçük burjuva Jakoben devrim tarzını (şiddet araçları ile siyasal devrim ele geçirildikten sonra, yukarıdan aşağıya siyasal iktidar aracılığı ile “sosyalist” ekonomik altyapıyı inşa etme biçimi), işçi sınıfı ve siyasi partisi önderliğinde, sınıf mücadelesine temellendirerek uygulamaya çalıştılar. Burjuvazinin 1789 Fransız Devriminden önce, kapitalist ekonomik altyapıya hâkim dolduğunu dikkate alıp hesaba katmadan; kapitalist ekonomik altyapı üzerinden yürüyerek, sosyalizm için önce siyasal devrim; sonra “sosyalist” inşa deyip işe başladılar. Böylece Sanayi Devrimi Makinesi tarafından iptal edilen burjuva devrimciliğinin yedeğine düşerek, küçük burjuva devrimciliği biçimini tekrarlayıp durdular.

Oysa Marks, Engels, Lenin ve Tarihsel Marksistler biliyorlardı veya bilmelilerdi ki, kapitalist toplum Üretim Biçimine ait siyasal üstyapısı bilgisi ile sosyalist toplum Üretim Biçimine ait siyasal devrim yapılamazdı. Böyle bir devrim aracılığı ile sosyalist toplum altyapısı inşa edilemezdi. Çünkü “bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır”  diyor Marks. Dahası diyor Marks, “insanlar önce yaşar, sonra yaşadıklarının düşüncesini edinir”. Yani insanın “üretiminin maddi koşulları” neyse birey odur, demek istiyor. Kapitalizmin bağrında geliştirilen veya gelişen bir sosyalist altyapı olmadığı için onun üstyapısal bilgisi ile donanmış insan da yoktu. İnsan düşünce edinme ile sosyalist olmaz. Sosyalist olmak tıpkı kapitalist olmak gibi gerekli tarihsel koşulların oluşması ile mümkündür. Yani fiili olarak sosyalist altyapı oluşmadan, sosyalist üstyapı kurulamazdı. Çünkü toplumsal altyapı-üstyapı işleyişinde, temel ilke şudur: Kurulmak istenen (sosyalist) toplumun üstyapısı, aynı (sosyalist) toplumun altyapısına ÖNCELENEMEZDİ. Dolayısıyla, önce siyasal “devrim” sonra da bu “devrimci iktidar” aracılığıyla sosyalist toplum altyapısı inşa edilemezdi.

Sanayi devrimi makinesi, kapitalizm öncesi toplumlara kıyasla, özgürce gelişmesine uygun yeni tip örgütlenme ve kurumsal biçimler geliştirmeyi dayatıyordu. Çünkü kapitalizmden önceki toplumlarda, ilkel topluluk insanı ile köle sahibi arasındaki mücadelede olduğu gibi köle sahibi ile toprak beyi; toprak beyi ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelelerinde, hiçbir zaman belli bir program uyarınca, toplumsal gelişmeye devrimci biçimde müdahaleler gerekli olmadı. Algısı ve bilinci oluşmadı. Dolayısıyla, bu dönemlerde toplumsal geçişler için gerçek manada komünler, siyasi partiler, sendikalar, kitle örgütleri vb. araçlar, toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde yer almadı. Çünkü alet ve makinelerin içselleştirip üzerinde yürüttüğü ‘Tarihsel Toplumsal Eşitçi Öz’ün, üretim süreçlerine ve toplumsal yaşama etkileri ve yaptırım güçleri tali düzeydeydi. Bu dönemlerde, mülkiyet biçimleri ile onlara uygun ve onlara dayalı üretim ilişkileri, evrimci tarzda gelişiyordu. Geliştikten sonra da devrimci mücadeleler yaratarak ilerliyordu. Dolayısıyla tarihin akışı gereği, birileri (köle sahibi, toprak beyi ve burjuvazi) toplumsal evrim ile üretim araçları özellikle, üretim alet ve makinelerini mülkiyet edinerek tarihe cevap oluyor. Ondan sonra da toplumsal evrime içkin tarihsel toplumsal devrimci rolünü oynamaya başlıyordu. Böylece maddi üretim araçlarının gelişmesinin yeni biçimleri ile onlara uygun mülkiyet ve üretim ilişkilerinin birliğinden, yeni toplumsal Üretim Biçimleri gelişip kuruluyordu.

Kapitalist sistem temelinde burjuvazi, içte burjuva siyasal partiler, işveren dernekleri, sektörsel örgütlenmeler, işveren sendikaları vb. ile dışta, sömürgeci ağlar üzerinden meta ihracı yolu ile bir dünya pazarı oluşturup, dünyanın geri bölgelerini, talan ederek işe başlarken. Kapitalizmden sosyalizme geçiş için dönemin Ütopik Sosyalistleri belirsizliği yaşıyordu. Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler ise işçi sınıfını, devrimin “önder gücü” olarak tespit edip, keyfiyeti pratikleştirmeye başladılar. Bu hatalı tutum, sanayi devriminden itibaren gericileşen burjuvaziye, “ilerici ve devrimci” gibi davranma rahatlığı sağladı. Böylece burjuvazi, 1789 Fransız devriminden itibaren, karakterleri tartışmalı, yarı yolda kalmış siyasal burjuva devrimlerinde oynamak için Batı Avrupalı feodal krallıkları yedekleyip, kapitalizmi tahkim ederek, sürece karşı devrimci cepheden, cevap olmaya çalıştı.

İşçi sınıfı ise kapitalist sistem ile uzlaşma sağlayan mesleki, ekonomik örgütlenmeler ile sözde sistem dışı devrimci siyasi örgütlenmeler geliştirdi. Sendikalar, dernekler, siyasi işçi partileri, sosyal demokrat partiler ile işçi sınıfı adına kurulan “sosyalist komünist partiler, sosyalist devletler” vb. örgütlenmeler ile derin ve yaygın sınıf mücadelesi sürecini lehine reforme etmeye çalıştı.

Oysa kapitalizmden sosyalizme devrimci geçiş biçimi, Sanayi Makinesi tarafından ortaya konmuştu. Feodal toplumun bağrında, kapitalist nüvenin ortaya çıkmasından itibaren burjuvazi, feodalizmden devraldığı dağınık, tarihsel toplumsal mülkiyeti ve emek gücünü derleyip toparlamıştı. Mülkiyet ve emek gücü merkezileşmesini belli bir notaya vardırdıktan sonra, sanayi devrimi makinesinin geliştirdiği aşırı üretim krizleri ve işsizlik ile bunalan burjuvazi, siyasal feodalizme karşı devrimci, antitez olma durumunu yitirmişti. Burjuvazi, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini muhafaza etmek için toplumsal muhalefete karşı direnmeye, feodal gericilik ile ittifaklar geliştirip, dünya gericiliğinin başını çekmeye başladı. Tam bu noktada Sanayi Devrimi Makinesi, ‘Sosyalist Özel Mülkiyetin’ burjuva özel mülkiyete karşı, antitez olma doğum sancılarını başlattı. Sosyalist Emekçi paradigma (değerler dizisi) temelinde, Sosyalist mücadeleye bu noktadan başlanması gerekirken, bu fırsat kaçırıldı. ‘Sosyalist Emekçinin’ yokluğunda burjuvazinin ilerici, reformcu görevini, sözde devralan işçi sınıfının, pratik faaliyeti çare olarak ele alındı. Bu tarihi çetrefilli durum, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler şahsında, işçi sınıfı “devrimin temel ve önder gücüdür” yanılsamasına neden oldu. Ütopik sosyalistler ile başlayan yanılsamalı “devrim ve sosyalizm” girişimleri -ki 1789 Fransız Devriminden gelen bir esinlenmeydi- Marksist “devrim” tarzı ile ideolojikleşip sistemleşti. Sınıf mücadelesi, bu yanlış kulvara sapma üzerinden devam etti. Burjuvaziye zaman kazandıran bu tarihi evrensel sapma, ‘Sosyalist Emekçinin’ ortaya çıkmasını bastırıp geleceğe, ta bugünlere erteledi.

Zamanında, kapitalizme karşı ‘Sosyalist Emekçi’ Anti-Tez fark edilip, çözümlenerek pratikleşmeyince; el yordamı ile kapitalist gelişmeden muzdarip işçi sınıfının uzlaşıcı ve sistem içi reformcu mücadelesi, sınıf mücadelesinin “devrimci biçimi” gibi ele alındı. İşçi sınıfı, “devrimin temel ve önder gücü” olarak idealize edildi. “Sosyalistler”, belirli programlar eşliğinde, kaba ve yüzeysel bilgilenme ile işçi sınıfı adına ve onu temsilen, toplumu dönüştürmek üzere, özü kooperatif olan pek çok türde kamu ortaklık biçimi örgütlenmeler, sendikalar, dernekler, siyasi partiler kurarak, sürece “devrimci” biçimde müdahale etmeye başladılar. Ütopik sosyalistlerin, küçük burjuva devrimci müdahaleci fikir ve pratiklerinden hemen sonra, Marksist müdahale, genel kabul ile benimsenip sınıf mücadelesine hâkim oldu.

Bu dönemde, Marks ve Engels işçi sınıfına, doğasında var olmayan devrimci değişim dönüşüm ve önderlik misyonu yüklediler. Batı Avrupa çapında, diğer “sosyalist” muarızlarını eleyerek, kitleler nezdinde toplumsal muhalefete esas olarak hâkim oldular. “İşçi sınıfını devrimin temel ve önder gücü“ kabul ederek, kitleleri kazanıp sürüklemeye başladılar. Bu sürükleme, esas olarak 1789 Fransız Devrimi siyasi patiği üzerinden yürütüldü. 1789 Fransız Devrimine öykünerek, ona dayandırılan ve uydurulan 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim Bolşevik Devrimi ve pek çok ülke devrimi ile bu durum sürdürüldü. Jakoben devrim tarzıyla (sosyalizmin, toplumsal altyapısını kurmaya girişmeden; sosyalizmin inşası için kapitalist toplumun siyasal üstyapısını devrimle ele geçirip, sözde kurulacak sosyalist iktidar aracılığı ile yine sözde sosyalist toplumun altyapı inşasına soyunma), ele geçirilen siyasal iktidar aracılığıyla 70 yıl sürdürülen Reel Sosyalist inşa, nihayet 1990’da çöktü. Çöküşe kadar, bu anlayış inatla sürdürüldü.

Aslında, 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, kapitalizmin ekonomik krizleri, işsizlik ve yığın hareketlerinin yükselmesi, ütopik sosyalistlerin teorik ve pratik eylemlerinde yarattığı, belirsizlik ve kafa karışıklığı, yine de bir umut vaat ediyordu. Kapitalizmden sosyalizme, devrimci geçiş için bir çıkış bulunabilir, doğru yola girilebilirdi. Çünkü teorik, pratik farklı seçenekler gündemdeydi. Dönem, kapitalizme karşı yeni ve uzlaşmaz devrimci bir karşıt gücün, ezilen sınıf ve tabakalar arasından filizlenip boy vermesi gerektiğini gösteriyor. Ütopik Sosyalistlerin deneme yanılma arayışları, yaratıcı bir önem arz ediyordu. Çıkış yapılacak YOLUN ÖNÜ kısmen henüz AÇIKTI. Lakin 1840’lardan itibaren, Ütopik Sosyalistlerle mücadelede, Marks ve Engels, ideolojik ve pratik üstünlük sağlayıp, Ütopik Sosyalistlerin arayış seçeneklerini esas olarak devreden çıkardılar. Devrimin “önder gücü” yeni toplumun temel toplumsal ve siyasal dayanağını, “işçi sınıfı” olarak tespit edip, kendi içinde “tutarlı”, adına Marksizm denilen, ideolojik bir sistem ördüler. Kapitalist sistemin sözde uzlaşmaz karşıtı, devrimin önder gücü olarak “işçi sınıfı” tespit tarzı, başka bir seçenek aramanın, farklı çıkış yapmanın, hem teorik hem de pratik yolunu kapattı. Dönemin proletaryası ve yığınları, esas olarak bu ideoloji ile yönlendirilip, “sosyalist sınıf bilincine kavuşturuldular”. 1848 devriminde, burjuvazinin işçi sınıfına “ihaneti”, 1871 Paris Komünü yenilgisinde, işçi sınıfının tarihi misyonunun idealize edilmesiyle, doğru yolu görme ve doğru yola girme eylemi ve basireti, Marksist ideoloji için kapandı. Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler tarafından, bu hareketlerdeki yenilginin nedeni, Tarihi Materyalist eylemin incelenmesinden öğrenileceği yerde; 1871 Paris Komünü yenilgisinin nedeni, bir üstyapı kurumu olan “işçi sınıfının devrimci siyasi sınıf PARTİ’sinin” yokluğuna yoruldu [[19]]. Parti oluşturulursa, 1871 Paris Komünü yenilgisi üzerinden yola devam edilmek üzere, işçi sınıfı ile “gökyüzünün yumruklanabileceğine” karar verildi. Yetmedi! Lenin tarafından, işçi sınıfına bir de köylülük eklenerek, “devrimin temel gücü, işçi köylü temel ittifakıdır” diye, hatalı tutum daha da derinleştirildi. Böylece, “1871 Paris Komün” hareketi, – aslında 1789 Fransız Devrim hattı – dünya devrimi ve Bolşevik Devrimine, “Proletarya Diktatörlüğü” adı altında esinlenen model oldu.

İşçi sınıfı, devrimin “temel ve önder gücüdür”, hatalı tespitinin getirdiği yenilgilerden yararlanan burjuvazi, el yordamıyla, işçi ile makine çatışmasını, kendi lehine kullanmasını bildi. Makinelerin, vasıflı işçilerin yeteneklerinin pek çoğunu üstlenebileceğini gördü. Bu nedenle, maliyetleri düşürmek, rakiplerine rekabet üstünlüğü sağlamak, daha çok kar etmek için daha çok makinelerin kullanması gerektiğini (makine artı değerden habersiz) pratikte öğrendi. Vasıflı işçiler yerine, makine ikame etti. Böylece daha ucuz emek gücü olan kadın ve çocukları çalıştırabileceğini, vasıflı işçilerin, maliyet ve külfetinden kurtulacağını gördü ve bu yönde çalışmasını sürdürdü. Makineleri geliştirip, yatay biçimde ülkeye yaydı.

Süreci ve gelişmeyi ütopik sosyalistler, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler can alıcı noktasından yakalayıp okuyamadılar. Makinenin, üretim süreçlerinde ve toplumu biçimlendiren devrimci gücünü göremediler. Süreci, ‘Sosyalist Emekçi’ temel dinamiği ile değil, sadece ve kabaca, zaman zaman kabaran ve geri çekilen sistem içi uzlaşır sınıf mücadelesi olan burjuvazi ile proletarya çelişmesi temelinde çözüm aradılar. İdeoloji inşa ettiler.

Oysa Sanayi Devrimi Makinesi, ta o zamanlarda, devrimci bir program ile sürece müdahale etmenin tarihi önemini şöyle belirliyordu:

‘Ben “diyordu” makine, Tarihsel Toplumsal Türev Emek Gücü ürünü ve birikimiyim. Devrimci tarzda ve özgürce, sürekli gelişmek isteyen, temel toplumsal maddi üretim gücüyüm. Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde, gelişip ilerleyerek, dönüşüp büyüyerek geliyorum. Geride bıraktığım, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile artık engellenmek istemiyorum. İnsanın üretim sürecindeki tüm zahmetini, işini ve işlevini devralmak, üstlenmek istiyorum. Bu konuda, tarihi olarak tembihli ve yeminliyim. Bu nedenle ÜRETİM GÜCÜ OLAN İNSANI, peydir pey üretim süreci dışına atacağım. Bu noktada, üretim gücü olan emekçi ve işçiye düşmanlığım ve acımazsızlığım tam ve kesindir. Onun için burjuvazinin üzerimdeki kapitalist mülkiyet engelini ve üretim ilişkilerini artık kabul etmiyorum. Çünkü burjuvazi, tam otomasyona geçmeme, özgürce gelişmeme engel oluyor. Öngördüğüm yeni ve devrimci, sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri, devrimci tarzda pratikleşmeden, özgürce gelişen tarihsel ana refleksime kavuşmam mümkün değildir. Kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkisi, benim, işçi ile savaşımı bitirmek istemiyor. Dolayısıyla burjuvazi, üretimin tüm işlerini üstlenmeme engel oluyor. Çünkü burjuvazi bana ürettirdiğini, sömürdüğü işçiye satmak zorundadır. İşçiyi çalıştırmaz ise sömürü çarkı dönmez. Onun için burjuvazi, minimum işçiyi üretim süreçlerinde tutarak muhafazakârlık ile tarihi gericiliğini oynuyor. İşte kapitalizmin tarihsel gericiliğinin özü budur. Günümüzde burjuvazi, elindeki sermaye fazlası ile gelişmemi değil, üzerimden küresel düzeydeki Finans Piyasası Borsalarında, esas olarak kendi arasında kumar oynuyor. Denetimindeki geniş işçi/emekçi kitlelerini de “mülkiyeti tabana yayma” adı altında kandırıp, manipülasyona tabi tutarak, insanlığın gelişim doğasını ters yüz eden faaliyetleri ile acımasız, fırsatçı, salt çıkarcı yeni bir insan tipi yaratmaya çalışıyorlar. Ben (makine), özgürce gelişmek için her ülke toprakları gerçekliğinde, eşit paylı, kolektif işleyen komünal özel mülkiyet ilişkisi temelinde, toplumsallaşmış ve toplumsallaşacak bir mülkiyet ve üretim ilişkisi istiyorum. İstiyorum ki, işsizlik kaygısıyla ful otomasyona geçmem engellenmesin. Ben (makine),  üretim süreçlerinde, ücret karşılığı beni başkalarına kullandıran bir kişinin veya grubun özel mülkiyetinde değil; beni yaratan ve yaratanların istisnasız mirasçısı adına, beni sahiplenip geliştiren komünal emekçinin, eşit paylı özel malı olmak istiyorum’ demek istemiştir.

İşte makinelerin bu çağrısı temelinde, kapitalizmi aşan mülkiyet biçimini, ancak Sosyalist özel mülkiyetli Emekçinin geliştirebileceği bir ilişkidir. Ancak bu mülkiyet ilişkisi, makinenin devrimci tarzda özgürce gelişmesini sağlayabilir. Böylece alet ve makinenin bizzat sahibi olduğu için ‘Sosyalist Emekçinin’ bizzat kendisi, işsizlik kaygısı taşımadan ve işsizleşmeden, ÜRETİM GÜCÜ olarak üretim süreçlerini TERKEDEBİLİR.

 

(devam edecek)

 

DİPNOTLAR:

[1] Marks-Engels, (1845), Kutsal Aile, Sol Yayınlar 1976, S. 182-183.

[2] Marks-Engels, (1846),  Alman İdeolojisi, Feuerbach Üzerine Tezler 11.

[3] Marks-Engels, (1848), Komünist Parti Manifestosu.

[4] Hançerlioğlu, O. Felsefe Sözlüğü, Hegelcilik, Remzi Kitabevi, 7. Basım, S. 158.

[5] Marks, K. (1873), Kapital Cilt I, Sol Yayınlar, 3. Baskı 1986, S. 28.

[6] Hegel, G.W.F, Tinin Görüngü Bilimi, Efendilik ve Kölelik, İdea Yayınları (1986), S. 127.

[7] Marks, K. (1873), Kapital Cilt I, Sol Yayınlar, 3. Baskı 1986, S. 347.

[8] Boguslavski, Karpuşin, Rakitov (1976), Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ABC’si, Sol Yayınları (2006), S. 276.

[9] Marks, Engels. (1946), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (1987),  S. 82.

[10] Hegel, G.W.F, Tarihte Akıl, Kabalcı Yayınları, İkinci Baskı (2003), S. 64 ve 67.

[11] Hegel, G.W.F, Tinin Görüngü Bilimi, Efendilik ve Kölelik, İdea Yayınları (1986), S. 127 ve 128.

[12] Çığ, Muazzez İlmiye, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları, 6. Basım, S. 35.

[13] Marks, K. (1844), El yazmaları, Birikim Yayınları,  S. 155. VE AYRICA, Marks, K. (1843), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Sol Yayınlar, adlı eser.

[14] Marks, K. (1852), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yayınlar, İkinci Baskı (1990), S. 13.

[15] Hegel, G.W.F, Tarihte Akıl, Kabalcı Yayınları, İkinci Baskı (2003), S. 154.

[16] Hegel, G.W.F, (1830),Doğa Felsefesi I Mekanik, İdea Yayınları (1997), S. 33.

[17] Hegel, G.W.F, (1830),Doğa Felsefesi I Mekanik, İdea Yayınları (1997), S. 34.

[18] Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine Gerek Var mı? Adlı Konuşması veya Lenin, Oeuvres 15, içinde, Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, S. 123-125.

[19] Lenin, (1911), Komün Dersleri, Sol Yayınları, 3. Baskı 2003, S. 23 ve 57.