Cuma , 14 Aralık 2018

Sadece ekonomik kriz değil, komprador rejimin krizi… – Fikret Başkaya

Sadece ekonomik kriz değil, komprador rejimin krizi…

Fikret Başkaya

 

“Eğer bir biyolojik, kimyasal veya sosyal sistem, genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha ‘sistem yapamaz'”.

                                                                                                                                                                  Ilya Prigogine*

 

İktidar cephesi krizin varlığını kabul etmiyor. Lâkin, bir şey yok sayıldı diye yok olmaz… Aslında Türkiye’yi uçurduklarını, harikalar yarattıklarını, ülkeye ‘çağ atlattıklarını’ söyleyenlerin krizle yüzleşmeleri elbette kolay değil… Muhalefet cephesiyle, bu krizi eskinin bir tekrarı olarak görüyor. İşte 1994, 2001 krizleri gibi… Oysa, sorunun kökü derinlerde ve söz konusu olan sadece ekonomik kriz değil. Aynı zamanda sosyal kriz, politik kriz, jeopolitik kriz, ekolojik kriz, , iklim krizi, etik (ahlâk] krizi, değerler krizi, değer ölçüsünün ve nirengi noktasının yok alması, velhasıl sistemin bütününü angaje  eden bir rejim krizi… Başka türlü söylersek, ‘komprador rejimin’ krizi…

 

Türkiye’nin mülk sahibi sınıfları, “ünlü 24 Ocak Kararlarıyla” [1980], yeniden kompradorlaşma tercihi yaptılar. O tarihten sonra ekonominin yönetimi dışarıya, emperyalizme endeksli olarak yol aldı ama artık yol alamıyor… Tabii adet olduğu üzere, yaptıkları tercihi allayıp-pullamayı da ihmal etmediler. Bu kararlarla Türkiye ekonomisi dışa açılacak, ihracat öncülüğünde büyüyecek, hızlı adımlarla ‘muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktı…’ Aslında ‘muasır medeniyet seviyesini yakalama’ tercihi saçmadır ve olmayacak duaya amin demektir. Böyle bir saplantı kapitalizmin mantığı, işleyişi, ve zorunlu olarak ürettiği emperyalizm konusunda kara cahil olmakla ilgilidir. Bu, bir sınıf ordusunda her erin bir gün genel kurmay başkanı olabileceğini düşünmek kadar abestir. Hem eşitsizliği yaratan hiyerarşi yerli yerinde duracak ve hem de siz piramidin tepesine tırmanacaksınız… böyle bir şey asla mümkün değildir… Başkalarının öyle olmasıyla sizin böyle olmanız, eşitsiz ilişkinin doğal sonucudur… Aslında ‘muasır medeniyet’ denilen ’emperyalist kapitalizmdir… Gerçi muasır medeniyet seviyesini yakalamak asla mümkün  değildir ama ‘başka şey yapmak’ pekâlâ mümkündür…

 

24 Ocak Kararlarını izleyen dönemde ekonominin temeli aşınmaya devam etti ve 2002 sonunda AKP’nin iktidara taşınmasıyla kapsamı ve yoğunluğu daha da arttı. ‘Dışa açılma’ denilen aslında dış yağma ve talana, sınırsız emperyalist sömürüye, açılmaktı. Neoliberal köktenciliğe teslim olmaktı. Elbette dışa açılmak kötü bir şey değildir ama, nerenizi, nasıl, kime açtığınız da önemsiz değildir… Çin de, Güney Kore de, dışa açıldılar ama hiç bir zaman ‘neoliberal reçetelere’, IMF’ye itibar etmediler. Kendi rotalarını kendileri belirlediler. Türkiye’de olduğu gibi ekonominin yönetimini dışarıya ihale etmediler. Esasen ‘kalkınma’  ekonomik olmadan önce politik bir tercihin sonucu olabilir… Asgari planlama ve etkin bir kamu sektörü yokluğunda, ekonominin  sektörleri arasındaki ‘tamamlayıcılık ve karşılıklılık’ ortadan kalkar. İç eklemlenme etkisizleşir. Her bir sektör yönünü dışarıya çevirir ve dış belirleyiciliklerden yara alır hale gelir… Şimdilerde Türkiye’nin çok rahat üretebileceği, üretmesi gereken şeyleri bile ithal eder duruma gelmesi, kompradorlaşma tercihin bir sonucudur… Piyasa ekonomi denilen kapitalizm, daima güçlünün lehine işler… Türkiye gibi bir ülkenin piyasa ekonomisi şarkıları söylemesi abesle iştigal etmektir.

 

Geride kalan dönemde ama asıl son 16 yılda, hava hariç, her şeyi özelleştirdiler. Özelleştirmedikleri bir tek hava kaldı… Bakalım sıra ona ne zaman gelecek? Özelleştirme, herkesin olanı, kamuya ait olanı özel şahıslara, şirketlere, kapitalistlere peşkeş çekmek, hediye etmektir… Tam bir skandaldır ki, skandal utanılacak şey anlamındadır… Bırakın başka şeyi, ahlâken bile kabul edilebilir değildir. Herkesin olanın birileri tarafından yağmalanması, talan edilmesi nasıl açıklanabilir, nasıl gerekçelendirilebilir, nasıl savunulabilir?   Egemen söylem ‘özelleştirmeleri’ ekonomik etkinliğin bir gereği sayıyor… Burjuva iktisatçıları da ona ‘bilimsellik’ süsü verip yapılan hırsızlığı meşrulaştırdılar… Siz o isminin önünde dr. doç, prof, olan zevata o ünvanlar neye veriliyor sanıyorsunuz… Lâkin bir şey var: ortak kullanım araçlarından, kaynaklarından ve alanlarından mahrum olan bir toplumsal yaşam sürdürülebilir değildir. Müştereklerden yoksun bir toplum varlığını sürdüremez. Bu, toplumun temeline dinamit koymak gibi bir şeydir…  Her şeyin özelleştirildiği, metalaştırıldığı, paralı hale getirildiği, bir kâr aracına dönüştürüldüğü durumda, toplumu bir arada tutan tutkal yok olur… Şöyle bir düşünün, özelleştirilmemiş bir şey kaldı mı? Böyle bir toplum ayakları üstünde durabilir mi? AKP iktidarı 16 yıldır bütçeyi, hazineyi ve ‘müşterekleri’ yağmalayarak, eşine az rastlanır bir “eş-dost, yandaş” kapitalizmi peydahladı… Artık yağmalayacak pek bir şey kalmadı… Artık yolun sonuna gelindi…

 

Türkiye kapitalizmi yeteri kadar değer üretemediği için, ‘sağlıklı’ büyüyemediği için, üretmek için yüksek oranlı ithalat yamak zorunda olduğu için, sürekli ödemeler dengesi açığı veriyor. Açığı kapatmak için borçlanıyor. Borçlanmanın öteki adı ‘dışarıya kaynak aktarmaktır’… Başka türlü söylersek, zengin ülkeler, emperyalist tefeciler lehine yoksullaşmak, kan kaybetmektir. Alınan dış krediler ‘yeni yetme yandaş kapitalislere, iş bitiricilere’ peşkeş çekildi, inşaata yatırıldı, Büyük Projelerde heba edildi… Büyük Projelerin büyük yağma ve talan projeleri, tam birer yıkım projeleri olduğu ekseri gözden kaçıyor…

 

Belirli oranda büyüme olmadan borçları ‘çevirmek’ mümkün değildir ve Türkiye ekonomisi yeterli büyüme sağlayamıyor… Borcu borçla ödemenin bir sınırı vardır ki, şimdilerde Türkiye o sınıra dayanmış bulunuyor. Tabii neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü de önemsiz değildir… Büyüme rakamları ekseri manipülasyona açıktır… Başka türlü söylersek, ‘büyüme’ uygun bir ‘refah’ ve ‘kalkınma’ ölçüsü değildir… Büyümenin ‘neliğine’ dair Hintli agronom Devinder Sharma şöyle diyor:  “GSYH [Milli Gelir] paranın hareketini izler. Temiz bir nehir GSYH’yi artırmaz. Birileri nehrin çevresine sanayi tesisleri kurduğunda, para el değiştirmiştir, GSYH artar, kirletilen nehrin suyunu içip hasta olanlar tedavi edilir, para el değiştirmiştir, GSYH artar… En nihayetinde yetenekli bir kapitalist nehrin suyunu temizlemek için bir su arıtma tesisi kurduğunda para el değiştirmiştir, GSYH artar”… Tabii önemli bir şey daha var: Kapitalizm dahilinde ekonomik büyüme, mutlak yoksulluğu artırmadığı zaman, göreli yoksulluğu mutlaka artırır… Türkiye onlarca yıldır büyüyor ve bu gün her zamankinden daha çok yoksulumuz yok mu? Bu çelişik durum, sorgulanmayı, üzerinde düşünmeyi gerektirmiyor mu?  Siz bu ülkenin mülk sahibi egemenlerinin, burjuva siyasetçilerin, akademi üyelerinin ve ‘ana akım medyanın’ neden hep ‘büyüme şarkıları’ söylediklerini sanıyorsunuz…

 

Türkiye’yi yönettiğini sananlar kurtuluşu dışardan gelecek paraya bağlamış durumda. Lâkin, dışardan gelecek paranın bir işe yaraması için, verimli üretim alanlarına yatırılması gerekiyor. Paranın değer üretebilen sermayeye dönüşmesi gerekiyor. Aksi halde para bir değer yaratmaz. Paranın sermayeye dönüşüp bir değer yaratması da ancak üretilenin satılmasıyla mümkün oluyor. Marksist bir kavramı kullanmak gerekirse, realizasyonun tecelli etmesi gerekir. Fakat ekseri gözden kaçan bir şey var: Sermayenin kâra ihtiyacı vardır ama, pazara da ihtiyacı vardır… Bu da demektir ki, satılması ‘muhtemel’ olmayan bir mal ve hizmet üretilmez… Eğer gelir dağılımını bu hale getirirseniz, işsizlik, yoksulluk ve sefalet zirve yaparsa, insanlar satın alamaz hale gelir. O zaman da hiç bir kapitalist de bir değer üretme zahmetine katlanmaz… İşte finanslaşma denilenin nedeni budur… “Reel sektörde” değerlenme olanağı bulamayan sermaye, spekülasyona yönelir, devletleri borçlandırır, aileleri borçlandırır, spekülasyona, finansal oyunlara, hilelere girişir, vb. Buna parayla para kazanmak deniyor. Lâkin para bir değer yaratmaz… Para el değiştirir, birileri daha da zengin olur ama ekonomiyi daha büyük bir krizin eşiğine taşımak pahasına…

 

Bu gün yaşanmakta olan sorun para kıtlığından kaynaklanmıyor… Tarihte görülmemiş kadar para bolluğu var ama o devasa paranın sermayeye dönüşüp, değerlenme şansı sınırlı… Büyük şirketlerin kasası parayla dolu ama nafile. 2016 yılında Adam Davidson, New York Times’da “ABD şirketlerinin 1900 milyar dolar likide sahip olduğunu, bunun ekonomik tarihte bir istisna olduğunu” yazmıştı… Bu parayı neden yatırıma yöneltmediklerini sanıyorsunuz? Bir şey üretseler alıcısı yok da ondan… Federal Reserve’in 2017’ye dair verilerine göre, Yılın ilk çeyreğinde “finansal olmayan şirketlerin” elinde, nakit, aksiyon, vb.  kullanılabilir durumda 2 400 milyar dolar vardı…

 

Sorun ‘yapısal’ ve artık eskisi gibi yapma imkânı yok. Türkiye’ye yeni para girişi olması için faizlerin çok yüksek olması gerekiyor… Gelen paranın çoğu eski borçların ödenmesi için geri gidecek… Kalanını da verimli bir şekilde değerlendirme imkânı olmadığına göre, çözümsüzlük büyüyerek devam edecek demektir…

 

Artık eski yöntem ve araçlarla, eski politik öznelerle ‘çöküş tablosundan’ çıkmak mümkün değil. Radikal çözümlerin gerekli olduğu bir zamandayız… Yeni bir perspektife ve paradigmaya ihtiyaç var… Eğer zemin çökerse, üzerindeki her şeyle birlikte çöker… İktidarıyla, muhalefetiyle birlikte çöker… İnsanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelip dayanmış bulunuyor… Artık kapitalizm nihai sınırına dayandı… Sosyal, ekonomik, politik, kültürel… her türden sorunları azdırmadan yol alamıyor. Sadece sosyal kötülükler değil, ekolojik yıkım da almış başını giriyor… Bu, kapitalizmin hem “iç sınırına” ve hem de “dış sınırına” dayandığı anlamına geliyor… Eğer bir “çöküş hali” söz konusuysa, iki şey mümkündür, bir üçüncüsü yoktur: Çöküşün altında kalmak, veya sürece bilinçli mücadeleyle aracın direksiyonunu sola kırmak, üstelik bunu da vakitlice yapmak zira zaman daralmakta… İklim krizine bak anlarsın…

 

*1917 Moskova doğumlu, Nobel ödülü sahibi de olan Rus fizikçi- kimyacı [1917–2003].