Salı , 23 Nisan 2019

Küreselleşme ve Alternatifi: Samir Amin ile röportaj

Küreselleşme ve Alternatifi:

Samir Amin ile röportaj

 Çeviri : Fikriye Yüksel Yanık

Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü

Politik Defter #1

Marx’a bugün ihtiyacımız var.

Samir Amin (1931-2018) Kahire’de (Mısır) doğdu ve Paris’de öldü (Fransa). Bu iki şehir hayatını tanımlamadı; Samir Amin üssü olarak başka bir şehri kabul etti – Dakar (Senegal). Samir Amin’in Tiers Monde’u (Üçüncü Dünya Forumu) yürüttüğü yer Dakar’dı. Burada, penceresinden dışarı baktı ve şu anki dünyamızın tehlikelerini gözlemledi, fakat ayrıca imkanlarını da. Samir Amin’in dünyayı anlaması Afrika penceresindendi.

Camal Abdul Nasır ve Özgür Subaylar, 1952’de Mısır’daki İngiliz egemenliğindeki monarşiyi devirip ülkelerini bağlantısızlığa doğru yönlendirdiğinde Samir Amin Paris’te doktorasını yapıyordu. Sömürgeciliğe karşı milliyetçiliğin zaferleri, önlerindeki engellerden endişe duysa da Amin’e ilham verdi. Amin tezinde, anavatanının ve diğer ülkelerin sömürgeci tehdidiyle kirletilen sorunları hakkında çok düşündü. Amin’e göre Üçüncü Dünya, hırsızlık ve yağmanın yanı sıra sanayisizleşme ve daha sonra da eşit olmayan mübadelenin acısını çekti. Yeni Üçüncü Dünya devletleri için – Nasser’in Mısır’ı da dahil – politika alanı dardı. Özgürleşme zor olurdu. Tekelci kapitalizmin boyunduruğunu kırmak, sömürgeciliğin yükleriyle yükselmek ve gerekli sosyalist bir geleceğe doğru ilerlemek cesaret ister.

Amin, kendi jenerasyonundan Hindistan’dan Ashok Mitra ve Brezilya’dan Celso Furtado örneğindekiler gibi akademiye hemen gitmedi. Nasır’ın Ekonomi Yönetimi Enstitüsünde çalıştığı memleketi Kahire’ye gitti (1957-1960) ve sonra da Planlama Bakanlığı’nda danışman olarak çalıştığı Bamako’ya (Mali) gitti(1960-1963). Amin, ülkesinin ve diğer Afrika ülkelerinin kalkınması için gündemi harekete geçirme konusunda çaba göstererek deneyimlediği bu yıllardan sevgiyle söz ederdi. Dünyanın güçlü ülkeleri tarafından – Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki emperyalist blok – ve tekelci kapitalizm sistemi tarafından belirlenen sınırlamalar Mısır ve Mali gibi devletler için büyük bir atılımı engelledi.
Amin’in 1960’larda yayınlanan ilk kitabı Mali, Gine ve Gana’nın kalkınma deneyimi üzerineydi. Kitap, ilerlemeye dair herhangi saf bir inanca karşı uyarıydı. Dünyadaki eşitsiz sistem, güçlüler için kâr, zayıflar için yoksulluk üretti.

En önemli kitabı Dünya Ölçeğinde Birikim’de (1970) Amin, “emperyalist rant” olarak adlandırdığı bir süreçle, merkez ülkeleri zenginleştirmek için az gelişmiş ülkelerden kaynakların nasıl aktığını gösterdi. 1970’lerde sistem değiştiğinde, Amin bu değişimleri ampirik ve teorik olarak izledi. Az gelişmiş ülkelere kalkınma gündemlerinden ayrılma ve merkez ülkelerin baskılarından kurtulma çağrısında bulunduğu Kopma [déconnection] : Çok Merkezli Bir Dünyaya Doğru (1985) kitabını yazdığı döneme rastlar.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Birleşik Devletler’in benzersiz gücüne yükselmesiyle Amin, büyük bir eşitsizlik, güvencesiz emek, tarımın yok edilmesi ve politik din tehlikelerinin ortaya çıkmasına neden olacak yeni bir dönemin “ kaos imparatorluğu ”nu yazdı. Amin’in 1992’de işaret ettiği, 20 yıl sonra Çağdaş Kapitalizmin İflasında (2013) aynı temaları tekrar ele aldığında netlik kazandı. Tekelci firmalar, sistemden çıkar sağlayarak iş adamlarını “ücretli hizmetçiler”e ve gazetecileri de  “ din adamlarına” dönüştürdüler. Finansın domine ettiği, insanların güvencesiz bir işten diğerine savrulduğu sürdürülemez bir dünya sistemi, insanlığın geleceğini tehdit ediyor gibi görünüyordu. Dünyada olup-biteni tahlil etti ve bir vampir gibi- dünyanın kanını emen tekelci hakim sisteme başka bir alternatif üretilemediğini gördü. Bu, tarihin insanlığı kaçılmaz olarak uçuruma sürükleneceği anlamına gelmezdi. Başka  seçenekler de mümkündü…
Son metinlerinden birinde, Amin, Komünist Manifesto’dan bir dizeyi dile getirdi – sınıf mücadelesi daima “ya toplumun devrimci bir şekilde yeniden yapılandırılmasıyla ya da yarışan sınıfların ortak çöküşü ile” sonuçlanıyor. Bu cümle, “uzun zamandır benim öncelikli düşüncelerimde yer aldı” diye yazdı. Yenilgiyle ilgilenmedi: Ona göre,“Kesintisiz devrim hala Çevre Ülkelerin gündeminde kalmaya devam ediyordu”…

Sınıf mücadelesi daima “ya toplumun devrimci bir şekilde yeniden yapılandırılması ya da yarışan sınıfların ortak çöküşü ile” sonuçlanır.

Sosyalist geçiş dönemindeki restorasyonlar kaçınılmaz değildir. Ve emperyalist cephedeki kırılmalar merkezin zayıf bağlarında anlaşılmaz.” Ancak durum ne kadar kötü olsa da – her yerde var olan katılık ve çirkinliğe nağmen – mücadelelerimiz yenilmedi ve geleceğimiz belirsizliğini koruyor. Direndiğimiz sürece, Lübnanlı Marksist Mehdi Amel’den (1936-1987) alıntı yaparak, özgürüz, diyordu… Amin, ölmeden bir süre önce Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü’nden dostlarımız Jipson John ve Jitheesh P. M’e  uzun bir röportaj verdi. Röportaj, ilk Defterimizi oluşturmak için düzenlendi. Bu Defter, Amin’in “küreselleşme” kavramına ilişkin değerlendirmesinin yanı sıra “kopma” kavramını da içeriyor. Bu Defterin, şu andaki durumumuz ve gelecekte kat edeceğimiz yola dair militanlar arasındaki tartışmalara temel oluşturması amaçlanıyor.
Marksizmin günümüzdeki önemi sorulduğunda, Amin şöyle cevap verdi: “Sanırım Marksizm bugün her zamankinden daha önemli ve değerli. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında yayınlanan hiçbir metin, bugünkü dünyayla Komünist Manifesto kadar kavramıyor… Yazıldığı dönemin kapitalizmine dair tahliller bu günün koşullarında da birçok şeyi açıklıyor. Marx’a bugün ihtiyacımız var. Elbette sadece, Marx’ın yaşadığı dönemde söylediklerini tekrarlamakla yeninemeyiz , ama onun düşünme tarzını ileriye taşımalıyız- yani, mevcut zorluklara Marksist cevaplar vermeliyiz.” Amin’in küreselleşme tahlil ve  ve “kopuş” tezi, – Lenin’in Marksizmle ilgili dediği gibi – Marksizm’in yaşayan ruhu olan  durumun somut bir tahlilidir’.” Bu röportaj, bir yaşam boyu düşüncelerin Tricontinental: Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde  canlandırdığı sorulara verilen cevaptır. İşte bu yüzden, dostumuz Samir Amin’in anısına saygımızın bir nişanesi olarak bu röportajı, ilk Defterimiz’de yayınlamaktan memnunuz.   

 

KÜRESELLEŞME

Küreselleşme sosyal sürecini nasıl anlıyorsunuz?

Amin: Küreselleşme yeni bir şey değil. Kapitalizmin eski ve önemli bir boyutu. Siz Hintliler herkesten daha iyi bilirsiniz. 18. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılda sona eren bir süreçte İngilizler tarafından fethedildiniz ve kolonileştiniz. Bu da bir küreselleşmeydi. İstediğiniz küreselleşme değildi tabii. Ama siz küresel kapitalist sisteme entegre oldunuz. Kolonizasyon bir küreselleşme biçimiydi. Fakat Hindistan halkı buna karşı mücadele etti ve bağımsızlıklarını sosyalist devrimci bir liderlikle değil, M. K. Gandhi ve Jawaharlal Nehru’nun ulusal-popülist liderliğinde yeniden kazandı.
1947’deki bağımsızlığınızın iki bedeli oldu. Öncelikle, şimdi Pakistan ve Bangladeş olmak üzere  Hindistan’ın önemli bir parçası Hindistan’dan ayrıldı. Bu, sömürgecilerin suç eylemiydi. İkincisi, kazanılan bağımsızlık daha sonra Kongre Partisi tarafından işçi sınıfının parçalarını içeren geniş çaplı bir ittifakın önderliğindeki Hint burjuvazisi tarafından yeniden fethedildi.
Bugün, II. Dünya Savaşı’ndan sonra küreselleşmenin iki kutuplu olduğu, işte, bir tarafta ABD ve diğer tarafta SSCB’nin Soğuk Savaş’a kilitlendiğini söylemek modadır. Bu temelden yanlıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1945’ten 1980’e ya da 1990’a kadar olan küreselleşme, Anlaşmalı [pazarlığa dayalı] Küreselleşme dediğim şeydi. “Anlaşmalı Küreselleşme” ile Asya ve Afrika, SSCB ve Birleşik Devletler ile müttefiklerinin, hükümet ve halklarının, dünya düzenini yöneten çok kutuplu bir müzakere yapısı yaratmasını kastediyorum. Bu yapı emperyalizme dayatıldı ve 1917 Rus Devrimi, 1949 Çin Devrimi ve 1955 Bandung Konferansı’ndan çıkan güç bloğun dünya sistemini ‘uyumlanmaya’ zorladı… Bandung döneminde başlatılan sanayileşme hamlesi, emperyalist bir mantığı takip etmedi, ancak Güney halklarının zaferleri tarafından dayatıldı. Bu dönemde Hindistan ve Endonezya, Gana ve Tanzanya gibi ülkeler bağımsızlıklarını kazandılar. Bu Anlaşmalı Küreselleşme, her biri diğerinin üzerine binen dört farklı tarihsel blok tarafından üretildi:

(1) Japonya, Avustralya ve Kanada’daki müttefikleri ile ABD ve Batı Avrupa’nın emperyalist ittifakı.

(2) Doğu Avrupa’dan gelen müttefikleriyle Sovyetler Birliği.

(3) Sözde sosyalist kampa ait olmasına rağmen, en az 1950’den beri bağımsız bir politika geliştirmiş olan Çin Halk Cumhuriyeti.

(4) 1961’de Bağlantısızlar Hareketini (NAM) yaratan, ancak 1955’te Bandung’da bir araya gelen ülkeler. Bandung’da, Asya, Çin, Hindistan, Endonezya ve diğer bazı ülkelerin temsilcileri Endonezya’da ilk kez bir araya geldi. Hindistan’ın bağımsızlığını yeniden ele geçirmesinden ve Çin Komünist Partisinin Pekin’e girmesinden birkaç yıl sonraydı; ayrıca Endonezya’nın bağımsızlığını Hollanda’dan yeniden ele geçirmesinden de birkaç yıl sonraydı. Bu, yalnızca Asya ülkelerinin değil, aynı zamanda o dönemde yeni bağımsızlığa kavuşan Afrika ülkelerinin çoğunu da kapsayan bir kamptı. Daha sonra Portekiz kolonileri ve  nihayet Güney Afrika da katıldı. Küba, Latin Amerika’dan bu gruba katılan tek ülkeydi. Bu dördüncü grubun ulusal-popülist rejimleri, her yıl bir araya gelecek olan ve Grup 77’nin yanı sıra bir siyasi çizgiyi de uyumlu hale getirecek, Birleşmiş Milletler’in içindeki Güney bloğu olacakNAM’de kurumsal olarak bir araya geldi.
Dört grup arasında müzakere edilen, çok kutuplu bir küreselleşme modeli söz konusuydu… Afrika ve Asya halkları açısından bu, emperyalizmin Hindistan’ın ve diğer Afrika ve Asya ülkelerinin ulusal-popüler programlarını kabul etmeye, taviz vermeye, zorlandığı bir zamandı. Güney ülkelerinin, küreselleşmenin ihtiyaç ve taleplerine uyum sağlaması yerine, taleplerimize uyum sağlamak zorunda kalan emperyalist ülkelerdi. Çok kutuplu küreselleşmenin bileşenlerinin her biri, kendi gelişim biçimlerini geliştirdi.

(1) Batı, işçi sınıfının zaferleri sonucunda, refah devleti denilen modeli geliştirdi.

(2) Sosyalist blok – SSCB, Doğu Avrupa, Çin, Vietnam ve Küba – farklı sosyalizm modelleri geliştirdi

(3) Kongre Partisi liderliğindeki Hindistan, Nasırcı Mısır ve aynı zamanda Afrika ve Orta Doğu’daki diğer sözde sosyalist  devletlerden oluşan üçüncü blok sosyalizmin biçimlerini geliştirdi.

Üç blok, 1980’ler ve 1990’larda çöktükleri zaman tarihsel sınırlarına ulaştılar. 1991’de Sovyetler Birliğinde olduğu gibi bazı çökmeler acımasızdı. Ülke sadece on beş cumhuriyete bölünmek ve ayrılmakla kalmadı, aynı zamanda çoğunluğu Avrupa yörüngesine – bazıları Avrupa Birliği’ne ve Batı’nın askeri ittifakına, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) – girdi. Komünizmin Doğudaki yenilgisi, Batı’da Sosyal Demokrasinin zaferiyle sonuçlanmadı. Sosyal Demokrasi bile yenilgiye uğradı. Sosyal demokratlar sosyal liberaller oldular – ya da başka bir deyişle, kapitalizmin kaçınılmazlığını kabul eden politik alanı kabul ettiler ve aşırı derecede finanse edilen bir seçimin demokrasisi olan “düşük yoğunluklu bir demokrasi” nin sınıf politikasını gölgelediği fikrini kabul ettiler (Liberal Virüs’de (2004) belirttiğim gibi). Şimdi, Batı Avrupa’daki sosyal demokrat veya sosyalist iktidar partileri ile normal, geleneksel sağ partiler arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi sosyal liberaller. Bu, hem eski muhafazakarların hem de eski sosyal demokratların artık Küresel Tekel Başkenti ile ittifak içinde oldukları anlamına geliyor [aşağıya bakınız].

Üçüncü blok, bizim bloğumuz da farklı şekillerde çöktü. Bazı durumlarda, darbeler vardı. Diğer durumlarda – Hindistan’da olduğu gibi – egemen sınıf sağ koğuşta hareket etti ve sözde liberal küreselleşmenin koşullarını ve kalıplarını kabul etti. Bu, Indira Gandhi’nin zamanından beri oldu. Bu süreç Mısır’da da öyleydi. 1970 yılında Nasır’ın ölümünden sonra, halefi Enver Sedat, sosyalizm denilen bu “saçmalık” ile hiçbir ilgimizin olmadığını ve kapitalizme geri dönüp Amerika Birleşik Devletleri ve diğerleriyle bir ittifak yapmak gerektiğini söyledi.

Çin, 1976’da Mao’nun ölümünden sonra farklı bir şekilde yoluna gitti ve yeni bir küreselleşme modeline geçti, ancak kendi gereksinimlerine özgü bir özgüllüğe sahipti. Çin Komünist Partisi’nin Çin üzerindeki yönetimini sürdürmesinin sadece politik özgüllüğü değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik özgüllüğü de Çin’i Hindistan’dan ayırıyor. Çin ile Hindistan arasındaki muazzam fark, Çin’in henüz Hindistan’da olmayan radikal bir devrime maruz kalmasıdır.

Yani, çeşitli modellerimiz var. Bu üç sistemin çöküşü – Batıdaki sözde Sosyal Demokrasi, Sovyet sistemi ve Bandung sistemi – emperyalist kapitalizmin saldırıya geçmesi ve yeni küreselleşme modelini dayatması için tüm koşulları sağlıyordu. 

Bu yeni küreselleşme modelinin özellikleri nelerdir?

Amin: Emperyalist kapitalizmin artan saldırısı sadece sosyalistlerin ya da komünistlerin ya da ulusal popülistlerin yenilgisiyle ilişkili değildir. Aynı zamanda, emperyalist-kapitalist Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya ülkelerindeki değişimlerle de ilgilidir.
Buradaki kilit terim Küresel Tekel Kapitalizmidir. Tekelci kapitalizm, sosyal bir güç olarak yeni bir şey değildir. İki aşamada ilerledi.  (1)        Tekelci sermayenin ilk aşaması, on dokuzuncu yüzyılın sonundan II. Dünya Savaşı’na kadar uzanıyordu – yarım yüzyıldan uzun bir süre. Bu tekelci sermaye, John A. Hobson ve Rudolf Hilferding gibi sosyal demokratlar tarafından analiz edildi. Bu dönemde tekelci sermaye ulusal nitelikteydi. İngiliz emperyalizmi, ABD emperyalizmi, Alman emperyalizmi, Japon emperyalizmi ve Fransız emperyalizmi vardı. Lenin’in emperyalizm üzerine 1916’da yazdığı gibi, bu emperyalist güçler sadece az gelişmiş ülkeleri fethetmek ve boyun eğdirmekle kalmayıp aynı zamanda kendi aralarında da savaşmaktaydılar. Aralarındaki mücadele iki Dünya Savaşına yol açtı. Bu dönemin bütün sosyalist devrimleri, küresel emperyalist sistemin çevresinde gerçekleşti: yarı-çevrde – zayıf halka olan Rusya’da – ve daha sonra Vietnam ve Küba gibi asıl çevrede gerçekleşti. Batıda hiçbir devrim gerçekleşmedi. Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa veya Japonya’nın gündemde sosyalist bir devrim yoktu.  (2)        II. Dünya Savaşı’ndan sonra yavaş yavaş ve 1970’lerin ortalarında aniden, Batı’daki tekelci sermaye, genelleşmiş tekelci sermaye olarak adlandırdığım yeni bir aşamaya geçti. Tekelci sermaye, diğer tüm toplumsal üretim biçimlerini alt yüklenici [taşeron] konumuna indirgemede başarılı oldu. Bu, insan faaliyetleri yoluyla üretilen değerin büyük ölçüde emperyalist rant biçiminde tekelci sermaye tarafından emildiği anlamına geliyordu… Bu yeni küreselleşmede, ülkelerimiz emperyalizm için alt yükleniciler [taşeronlar] olmaya davet ediyor. Hindistan durum gayet açıktır. Bengaluru kentini ele alalım. Tekelci Sermaye için sadece Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nin değil, aynı zamanda Avrupa Tekel Başkenti ve Japonya’nın da en çok taahhüt veren alt yüklenici [taşeron] bölgesi olarak gelişti.
Önemli bir husus da, devlet mekanizmasının bu küreselleşme çağında çözülmediğini açıklığa kavuşturmaktır. Gerçek şu ki, emperyalist ülkelerde bile tekelci sermayenin devlet mekanizmasına ihtiyacı var. Devlet, emperyalistlerin özel çıkarlarına hizmet etmek için evcilleştirildi. Bunu Donald Trump’ın Birleşik Devletler’de hükümeti kullandığı şekilde ve İngiltere, Fransa ve Almanya’nın sözde ulusal konsensüs durumunda görüyorsunuz. Yani, piyasa güçlerinin devletleri değiştirdiğini söylemek saçmalıktır. Devlet – askeri ve polis gücü aygıtlarıyla – küreselleşme sürecinin vazgeçilmezidir.

Bu küreselleşmenin Güney ülkeleri için yarattığı zorluklar neler?

Amin: Bugün bizim için meydan okuma, küreselleşmeye bir alternatif aramak ve çabalamaktır. Bu küreselleşme modelinden çıkmalıyız.Küreselleşme nitelikli olmalı. Daha önceden, Hindistan ve diğer ülkeler için sömürgeci küreselleşme söz konusuydu. Zaferimizden sonra, Hindistan halkının zaferi ve Çin ve diğerlerinin zaferiyle birlikte, anlaşmalı küreselleşmeye dahil olduk. Şimdi, tek taraflı olarak G7 ülkelerinin (7’ler grubu), yani Birleşik Devletler, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’nın karar verdiği sözde liberal küreselleşmeye geri döndük. Önümüzdeki zorluk bu küreselleşme modelini kabul etmemek, bu küreselleşme hakkında yanılsamalara kapılmamak olmalıdır. Afrika ülkeleri için bu küreselleşme, petrol, doğal gaz, mineraller ve aynı zamanda ekilebilir arazilerin ulusal kaynaklarının yağmalanması demektir. Hindistan için, Latin Amerika ve Güney Asya’nın diğer birçok ülkesinde olduğu gibi, farlı biçimler alıyor… Bu, ucuz insan gücümüzden yararlanarak, emperyalist sisteme yönelik tekelci rantın çıkarılması yoluyla ülkelerimizde yaratılan değerleri transfer etmeyi içerir.Bu bizim önümüzde zorluktur. 

Bugün bizim için meydan okuma, küreselleşmeye bir alternatif aramak ve çabalamaktır.

Monthly Review’den John Bellamy, önümüzde sadece iki seçenek olduğunu yazıyor: kapitalizm bir çıkmaza ulaştığı için sosyalizm ya da yok oluş. Siz kapitalizmin eskimiş olduğunu, ‘bunadığını’ yazdınız. Kapitalizmin sonunun göründüğünü mü söylüyorsunuz? Kapitalizmi eskimiş bir sosyal sistem yapan nedir?

Amin: Kapitalizm yapısal bir krizde. 1970’lerin ortalarında, kapitalist gelişmiş merkezlerin – Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya – büyüme oranları önceki otuz yılın yarısı kadardı. Ve o zamandan beri kayda değer bir iyileşme olmadı. Bu, krizin devam ettiği ve yıldan yıla derinleştiği anlamına geliyor. Almanya’da, ya da başka bir yerde büyüme oranı% 1.2’den% 1.3’e yükseliyor diye krizin sona erdiğini söylemek abesle iştigal etmekten öte bir şey değildir…

Bu sistemik bir kriz. Bu bir U-krizi değil, ama bir L-krizi.

 

U-krizi: normal bir kapitalist kriz türü. Bu, ilk etapta durgunluğa yol açan aynı rasyonalitenin, küçük yapısal değişimlerle büyümeyi geri getirebileceği gerçeğine işaret etmektedir. Bu krizin grafiği U düşüşüne benziyor ve bir süre sonra büyüme tekrar yükseliyor.

 

 

L-krizi: Bir L-krizi, sistemin durgunluktan çıkamayacağı anlamına gelir. Düşüşten yukarı doğru giden bir çizgi yok. Tek çıkış, sistemin değişmesidir. Küçük yapısal değişiklikler yeterli değildir. Kapitalizmin düşüşe geçtiği noktaya ulaştık.

 

İnişe geçmek çok tehlikeli bir zamandır. Kapitalizm ölümü sessizce beklemeyecektir. Pozisyonunu, varlığını sürdürmek, Merkezlerin emperyalist üstünlüğünü korumak için daha da vahşice davranacaktır. Bu sorunun köküdür. İnsanların – “savaşın tehlikeleri her zamankinden daha büyük”  dedikleri zaman ne kastettiğini bilmiyorum. Savaş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra 1991’de başladı. İlk salvo 1991’in Irak Savaşıydı. Yugoslavya’nın 1991’den 2001’e kadarki çöküşü bu savaşı Avrupa’ya taşıdı. Şimdi, bence, Avrupa sistemi kendiliğinden patlamaya başladı. Bu sadece kemer sıkma politikalarının olumsuz sonuçlarında görülmez. İnsanlar için olumsuzdurlar, ama aynı zamanda kapitalizm için de olumsuzdurlar, çünkü büyümeyi, yani emperyalist büyümeyi geri getirmezler. Kemer sıkma politikaları bu büyümeyi geri getirmez. Bu politikalara verilen siyasi tepkiler – Brexit sürecinde olsun, ya da İspanya’daki kemer sıkma rejiminde veya Doğu Avrupa’daki ultra-gerici şoven hükümetlerde – sistemin gerçek sorunlarına cevap veremezler. Savaşı nasıl önleyeceğimizi tartışamıyoruz. Savaş ve kaos, bu çürüyen sistemin mantığında vardır. 

İnişe geçmek çok tehlikeli bir zamandır. Kapitalizm ölümü sessizce beklemeyecektir. Pozisyonunu sürdürmek, emperyalist merkezlerin emperyalist üstünlüğünü korumak için daha da vahşice davranacaktır.


“Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü” yazınızda (Monthly Review, Eylül 2014), çağdaş kapitalizmin krizinin bugünkü dünyada faşizmin geri dönüşü için verimli koşullar yarattığı argümanını öne sürüyorsunuz. Bu, dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli sağcı güçlerin ortaya çıkmasından bellidir. Klasik faşizmin tekrarına mı işaret ediyorsunuz?

Amin: Sözde bu neo-liberal küreselleşme sistemi sürdürülebilir değildir. Güneyde olduğu gibi Çin’de de çok fazla dirence yol açıyor. Bu küreselleşme, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Avrupa halkı için büyük problemler yarattı. Bu nedenle, bu küreselleşme sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir olmadığından, sistem, faşizme büyüyen güçsüzlüğüne bir cevap olarak bakıyor. Batı’da faşizmin yeniden ortaya çıkmasının nedeni budur.

Batı, faşizmi ülkelerimize ihraç ediyor. İslam adına terörizm bir yerel faşizm biçimidir. Ve bugün, Hindistan’da Hindu çoğunlukçu gericilik var. Bu aynı zamanda bir faşizmdir. Hindistan demokratik bir ülkeydi. Hindistan, Hinduizm’in halkının çoğunluğu tarafından takip edildiği bir ülke olmasına rağmen, Hinduizm’e atıfta bulunmayanlar da eşit olarak kabul edildi. Hindistan’daki rejim şimdi bir yarı ya da yumuşak faşizm biçimidir. Bu herkes için yumuşak değildir. Belirli insanlara karşı daha da sert hareket edebilir. İslam dünyasında, Pakistan’la başlayıp Irak, Suriye, Mısır, Cezayir, Fas ve diğer ülkelere sıçrayan aynı durum var. Bu yerel faşizm biçimleri başka birçok ülkeye de nüfuz etti.

Faşizm, parlamenter seçim demokrasisinin belirsizliğini reddeden otoriter bir polis rejimiyle eş anlamlı değildir. Faşizm, kapitalist toplumun yönetiminin belirli durumlarda karşılaşabileceği zorluklara belirli bir politik tepkidir. Samir Amin, “Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü”, Monthly Review, 2014.

 

 

Bu küreselleşme sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir olmadığından, sistem, faşizme büyüyen güçsüzlüğüne bir cevap olarak bakıyor.

Siyasal İslam’ın ortaya çıkışı, ideolojisi ve doğası hakkında çok şey yazdınız. Siyasi İslamcılar sıklıkla Batı kültürüne karşı retorik belirtseler de, bu güçlerin emperyalist güçlerle nasıl yakın bir ilişki içinde olduğunu analiz ettiniz. Arap dünyasının çağdaş siyasi manzarasını nasıl açıklarsınız?

Amin: ABD, Tunus ve Mısır’daki hükümet karşıtı ayaklanmalara şaşırdı. Bunu beklemiyorlardı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Tunus Devlet Başkanı Zine el-Abidine Ben Ali ve Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in polis güçleri gibi güçlü olduklarını düşündü. Fransızlar ayrıca Tunus’a da inanıyordu.Tunus ve Mısır’daki bu devasa kaotik hareketler bir stratejiden yoksundu ve bu onların eski yapılar içinde yer almasına ve başlarının kesilmesine neden oldu. Ama sonra, bu iki patlamanın hemen ardından, Batılı hükümetler, benzer nedenlerden ötürü Arap ülkelerinde de benzer hareketlerin olabileceğini anladılar. “Renkli Devrimler” i düzenleyerek “devrimler”i ele geçirmeye karar verdiler – popüler gibi görünen, ancak aslında emperyalist güçler tarafından kontrol edilen devrimler. Kendilerine araç olarak, müttefikleri olan Körfez ülkeleri tarafından finanse edilen ve kontrol edilen İslami gerici hareketleri seçtiler. Batı stratejisi Libya’da başarılı oldu; ama Suriye’de başarısız oldu.

Libya’da rejime karşı “popüler” bir kitle protestosu yoktu. Harekete geçenler hemen orduya ve polise saldıran küçük İslami silahlı gruplardı ve ertesi gün NATO’, Fransız ve İngilizleri kendilerini kurtarmaya çağırdılar! Ve gerçekten de, NATO bu çağrıya cevap verdi ve içeri girdi. Sonunda, Batılı güçler Libya’yı yok etmek olan hedeflerine ulaştılar. Bugün Libya eskisinden çok daha kötü bir durumda. Ama hedef buydu. Bu bir sürpriz değildi. Hedef ülkeyi yok etmekti.

“Renkli Devrimler” i düzenleyerek “devrimler”i ele geçirmeye karar verdiler – popüler gibi görünen, ancak aslında emperyalist güçler tarafından kontrol edilen devrimler söz konusudur.

Aynısı Suriye’de de geçerlidir. Suriye’de rejime karşı sivil demokratik bir halk hareketi gelişiyordu, çünkü rejim iktidarda kalmak için neo-liberalizmi kabul etmeye doğru ilerlemişti. Ama Batı – özellikle Amerika Birleşik Devletleri – beklemedi. Hemen sonra, İslami hareketler içeri girdi ve aynı senaryoyla orduya ve polise saldırdı ve yardım için Batı’yı çağırdı. Fakat rejim kendini savunabilmişti. Amerika Birleşik Devletlerince beklenen, ordunun tasfiye edilmesi gerçekleşmedi. Sözde ‘Özgür Suriye Ordusu’ adı verilen bir blöftü. Bunlar sadece İslamcılar tarafından hemen emilen az sayıda insandı. Ve şimdi ABD de dahil olmak üzere Batılı güçler, savaşı kaybetmiş olduklarını kabul etmek zorundalar, bu da Suriye halkının kazandığı anlamına gelmez. Fakat bu, ülkeyi iç savaş ve müdahale yoluyla yok etme hedefinin başarısız olduğu anlamına geliyor. Emperyalist güçler, ülkenin birliğini veya potansiyel birliğini yok edemedi. İsrail’in onayıyla, Yugoslavya’da olanları tekrarlamak için yapmak istedikleri şey buydu. Ve başarısız oldular.

Mısır’da, Amerika Birleşik Devletleri – sadece ABD’yi takip eden Avrupalılar tarafından desteklenen – alternatif olarak Müslüman Kardeşler’i (MB) seçti. Başlangıçta, 25 Ocak 2011’de Müslüman Kardeşler, Mübarek ile harekete karşı taraftaydılar. Sadece bir hafta sonra, taraf değiştirdiler ve devrime katıldılar. Bu Washington’dan bir emirdi. Diğer tarafta radikal sol, halk hareketine şaşırdı ve hazırlıksızdı; gençler birçok örgütlenmede ayrıldı; bu da birçok yanılsamaya ve analitik ve stratejik kapasitenin eksik olmasına neden oldu. Son olarak, hareket ABD’nin istediği şeyle sonuçlandı: seçimler. Bu seçimlerde, sol tarafın desteklediği Hamdeen Sabahi, Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi’nin oyları kadar oy aldı. Bu yaklaşık 5 milyon oydu. Mursi’yi kazanan ilan eden Mısır seçim komisyonu değil, ABD’nin büyükelçiliği oldu!

Müslüman Kardeşler’in hatası, nihai ve toplam zafere ulaştıklarını ve güçlerini tek başına kullanabileceklerini düşünmekti. Böylece ordu dahil herkesle çatışmaya girdiler. Eğer daha akıllı olsaydılar ve orduyla bir anlaşmaya varsaydılar, hala başta olacak ve iktidarı orduyla paylaşacaklardı. Bütün iktidarı kendileri için istiyorlardı ve çirkin ve aptalca bir şekilde kullandılar, zaferden sadece birkaç hafta sonra herkesi onlara karşı çevirdiler.

Bu, 30 Haziran 2013’teki olaylara yol açtı. Ülke genelinde 30 milyon insan Müslüman Kardeşler’e karşı sokaklara çıktı! Bu noktada ABD Büyükelçiliği, halkın çağrısına rağmen ordu liderliğinin Müslüman Kardeşler’i desteklemesini istedi. Ordu bu talimatlara uymadı ve y Mursi’yi tutuklamaya ve sözde parlamentoyu dağıtmaya karar verdi – MB tarafından seçilen insanlardan oluşan seçilmemiş bir organ. Ancak yeni rejim, ordu rejimi, Mübarek ve Mursi’nin izlediği aynı neo-liberal politikayı sürdürüyor.

Çin son zamanlarda önemli ekonomik büyüme sağladı. Halen komünist bir devlet olmasına rağmen, ekonomik başarısı genellikle 1978’den bu yana pazar dostu yaklaşımının başarısına atfedilir. Çin’in ekonomik kalkınma modeline olan ilginiz nedir?

Amin: Çin Devriminden başlamalıyız. Çin’de büyük bir devrim dediğim şey gerçekleşti. Modern tarihte üç büyük devrim olmuştur: Fransız Devrimi (1789), Rus Devrimi (1917) ve Çin Devrimi (1949). Küba ve Vietnam’da da devrimler oldu. Ama üç büyük olanı ele alalım. Büyük bir devrim, hemen mümkün olanın gündeminden çok uzak görünür.

(1) Fransız Devrimi. 1789 Fransız Devrimi’nin sloganı özgürlük, eşitlik ve kardeşliktir. 1776 sözde Amerikan Devrimi bu hedefi öngörmedi. “Demokrasi” sözcüğü, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında (1789) görünmemektedir. Demokrasi, ‘kurucu babalar’  tarafından bir tehlike olarak görülüyordu. Sistem bu tehlikeden kaçınmak için icat edildi. Sistem üretim ilişkilerini değiştirmedi. Kölelik, sistemin belirleyici bir parçası olarak kaldı. George Washington köle sahibiydi! Buna karşılık, Fransız Devrimi, çelişen özgürlük ve eşitlik değerlerini birleştirmeye çalıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde, eşitsizlik koşulu altında özgürlük ve rekabet, özgürlüktü. Haiti Devrimi’nin rolü, 18. yüzyılın sonlarına ait bu sürecin bir parçası olarak çok önemlidir.

(2)1917 Rus Devrimi, bütün ülkelerin Proleterleri birleşin sloganını sundu. Lenin’in dediği gibi, “devrim zayıf bir bağlantıda başladı, ancak hızla genişlemeli” – yani kısa bir tarihi zamanda. Devrimin Almanya’da patlak vereceğini düşünüyordu. Tarih onun yanlış olduğunu kanıtladı. Olabilirdi, ama olmadı. Enternasyonalizm gerçek tarihin gündeminde değildi.

(3) 1949 Çin Devrimi, Güney’in köylü ulusları dahil olmak üzere küresel düzeyde uluslararasılaşma anlamına gelen Ezilen halkların birleşmesi sloganını icat etti. Bu enternasyonalizmi genişletti. Bu da hemen elde edilebilecekler gündeminde değildi. Çin Devriminin bir yankısı olan 1955’teki Bandung çok ihtiyatlıydı. Çok fazla şey başaramadı. Ulusalcı güçler tarafından suya indirildi ve büyük ölçüde bir burjuva ulusal projesi çerçevesinde kaldı.

Açıkçası, büyük devrimlerin zamanlarının ilerisinde olmaları dolayısıyla, onları Thermidorlar (sıcak dönemler) ve restorasyonlar izliyordu. Thermidor restorasyon değildir; uzun vadeli hedefi canlı tutmak için geri adım atmak, ancak bu hedefe imtiyazlarla zamanında ulaşmayı başarmak demektir. Sovyetler Birliği’ndeki Thermidor ne zamandı? Belki de Yeni Ekonomik Politika ile 1924 yılıydı. Çinliler, Nikita Kruşçev’in 1953’te iktidara geldiğinde gerçekleştiğini söylüyorlar. Bunun için iyi argümanlar var, ancak diğer insanlar daha sonra Leonid Brejnev’in 1964’te lider olduğunda gerçekleştiğini düşünüyor. Ancak, kapitalizmin restorasyonu 1980’lerden Mikhail Gorbaçov ve Boris Yeltsin’e kadar gerçekleşmedi. Bu noktada, sosyalizmin hedefi terk edildi. Thermidor bir adım geri gitmektir, restorasyon ise terk etmektir.

Çin’de, baştan beri bir Thermidor vardı – 1950’den itibaren. Mao Zedong’a “Çin sosyalist mi?” diye sorulduğunda “Hayır, Çin bir Halk Cumhuriyetidir” ve sosyalizm inşa etmek uzun bir yoldur, dedi. Sosyalizmi inşa etmenin “bin yıl alacağını” söyleyen bir Çin ifadesini kullandı. Demek ki Thermidor en başından beri oradaydı. Bu Thermidor’un ötesine geçmek için iki girişimde bulunuldu. İlki, 1958’den 1962’ye kadar Büyük Atılım oldu. Sonra, 1978’den 1989’a kadar Deng Xiaoping ile ikinci bir Thermidor’umuz vardı. Hala bir restorasyonumuz yok. Bu, yalnızca Komünist Partinin siyasi iktidar üzerindeki tekeline sahip olması nedeniyle değildir. Bunun nedeni, Çin devrimci sürecinin başardığı bazı temel hususların korunmuş olmasıdır. Ve bu çok temelli bir şeydir. Burada, özellikle modern bir endüstriyel sistemin inşası ile bağlantılı köylü tarımının canlanması çerçevesinde devletin toprak mülkiyeti ve bunun aileler tarafından kullanımına atıfta bulunuyorum. Çin, küreselleşmenin “iki basamaklı”  stratejisini takip ediyor:

  1. basamak – jeopolitik emperyalizmin reddedilmesi.
  2. basamak – ekonomik neoliberalizmin kabulü.

Çin projesi, kapitalist ve emperyalist güçlerin egemen olduğu toplumsal bir süreç olan küreselleşmeye katılım fikrini reddetmiyor. Bu 2. basamak. Ancak, buradaki Çin projesi, küreselleşmenin tüm parametrelerini benimsemiyor. Çin, ticaretin küreselleşmesine ve yatırımların küreselleşmesine, ancak devlet kontrolü ile, en azından belirli bir ölçüde girdi. Ayrıca, Çin küreselleşme içinde, serbest ticaret, serbest yatırım ve finansal küreselleşme yoluyla empoze edilen şartlılığı kabul eden ülkeler gibi de faaliyet göstermiyor. Çin finansal küreselleşmeye geçmedi. Devlet tarafından işletilen, yalnızca resmi olarak değil özünde olan bağımsız olan finansal sistemini korumuştur. Burada işleyen bir tür devlet kapitalizmi var.

Küreselleşme “iki basamaklı” Çin stratejisiyle çatışıyor. Emperyalist küreselleşme ve Çin projesi tamamlayıcı stratejiler değildir. Bunlar çatışıyorlar.

Benim nitelendirmem Çin’in sosyalist olmadığı, fakat aynı zamanda kapitalist de olmadığıdır. Çelişkili eğilimler içeriyor. Sosyalizme mi kapitalizme mi doğru gidiyor? Reformların çoğu, özellikle Deng Xiaoping’ten sonra başlatılanlar, kapitalist üretim tarzı ve bir burjuva sınıfının ortaya çıkması için sağcı, buna yer açan ve yeri genişleten reformlardı. Ancak, şu ana kadar, “iki basamaklı strateji” ile tanımlanan diğer dinamik korunmuştur ve bu da kapitalizmin mantığı ile çelişmektedir. Bugün Çin’i böyle konumlandırıyorum.  

Açıkçası, büyük devrimlerin zamanlarının ilerisinde olmaları dolayısıyla, onları Thermidorlar ve restorasyonlar izler. Thermidor restorasyon değildir; uzun vadeli hedefi canlı tutmak için geri adım atmak demektir.

Neo-liberal küreselleşmenin en önemli ve endişe verici fenomenlerinden biri, eşitsizliğin artmasıydı. Thomas Piketty ve başka ekonomistler bunun ampirik olarak büyüklüğünü belgelemişlerdir. Piketty, evrensel bir servet vergisi veya kademeli vergi uygulamasının bu eşitsizliği kontrol etme mekanizması olduğunu söylüyor. Bu çözümün kapitalizmde mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Amin: Bu veriler doğrudur veya en azından bulunabilecek en iyileridir. Eşitsizlik son elli yılda çok hızlı bir şekilde büyüdü. Ancak, bize bu verileri verenlerin sağladığı analizler en azını söylemek için bile zayıf kalır. Her yerde eşitsizliğin arttığı gerçeğinin açıklanması gerekiyor. Bunun eşsiz bir nedeni var mı? Büyüyen eşitsizlik modeli tüm ülkeler için benzer mi? Ve değilse, farklı eşitsizlik kalıpları varsa, neden böyle?

Bu eşitsizlik raporları, (a) tüm nüfus için gelir artışına eşlik eden artan eşitsizlik vakaları ve (b) nüfusun çoğunluğunun yoksullaştırılmasının eşlik ettiği, artan eşitsizlik vakaları arasında önemli bir ayrım yapmamaktadır. Çin ve Hindistan’ı karşılaştırmak çok önemlidir. Çin’de, gelir artışı, bu büyüme, bir kısım için, nüfusun çoğunluğundan daha fazla olsa da, nüfusun neredeyse tamamı için gerçek olmuştur. Bu nedenle, Çin’de, artan eşitsizliğe, yoksulluğun azalması eşlik ediyor. Hindistan ve Brezilya’da ve Güney’in hemen hemen bütün ülkelerinde durum böyle değil. Bu ülkelerde, büyüme – ve bazı durumlarda önemli ölçüde yüksek büyüme – nüfusun sadece azınlığına fayda sağlamıştır (Ekvator Ginesi gibi bazı durumlarda yüzde bire, Hindistan gibi diğer durumlarda yüzde yirmiye kadar). Bu büyüme, gerçekte haksızlığa uğramış olan nüfusun çoğunluğuna fayda sağlamamıştır. Bazı göstergeler bu iki senaryo arasındaki farklılıkları göstermek için kendi başlarına yetersiz kalmaktan muzdariptir. Gini katsayısı, kapsamlı olmayan bir göstergedir. Çin ve Hindistan aynı Gini katsayısına sahip olabilir ve yine de aynı görünen fenomenin sosyal anlamı – artan eşitsizlik – çok farklı.


Kapitalizmin sürekli ve derinleşen eşitsiz gelişiminin tarihinin beş yüz yılı, en azından onları bu hipotezi sorgulamaya yönlendirmelidir. Ya da en azından bizi böyle yapmaya yönlendirir.

Eşitsizlik hakkında yazanların politika önerileri sınırlı ve çekingen, hatta belki de saf. Artan oranlı vergilendirme kesinlikle her durumda memnuniyetle karşılanacaktır. Ancak, artan oranlı vergilendirmenin, ekonomi politikasındaki daha geniş değişiklikler tarafından desteklenmediği sürece sınırlı etkisi vardır. Tekelci sermayenin serbestçe işlemesine izin veren sözde liberal bir politikanın sürdürülmesiyle beraber artan oranlı vergilendirme yalnızca marjinal sonuçlar verecektir. Dahası, artan oranlı vergilendirme talebi, egemen sınıflar tarafından “imkansız” olarak kabul edilecek ve bu nedenle tekel sermayenin hizmetinde olan egemen sınıf tarafından da reddedilecektir. Aynısı asgari ücretin belirlenmesi konusunda da söylenebilir. Elbette bu hoş karşılanır, ancak liberal bir ekonomi politikası izlendiği sürece çok az etkisi olduğu ortaya çıkacak. Bir kere yükseltildikten sonra ücretler, enflasyondan etkilenerek faydalarını azaltacaktır. Bu, sadece yasalarla asgari ücret belirleme fikrini reddeden liberallerin argümanlarıdır.

Eğitim ve sağlığa daha eşit erişim, sisteme yönelik meşru bir mücadelenin hedefi olmalıdır. Ancak böyle bir seçenek, artan kamu harcamaları anlamına gelir ve liberalizm, büyümeyi kabul edilemez olarak görür! Bu nedenle, “daha ​​iyi işler” teklifine doğru ilerlemek, sistematik sanayileşme politikaları ve aile tarımının modernleşmesi için desteklenmiyorsa, sadece boş bir ifadedir. Çin kısmen bunu yapmaya çalışıyor, ancak Hindistan değil.

Liberaller kamu borcunu azaltma ihtiyacında ısrar ediyorlar. Ancak, kamu borcunun büyümesinin nedenleri açıklanmalıdır. Bu yüksek kamu borcunu hangi politikalar üretiyor? Bu büyüme, liberal politikaların kaçınılmaz bir sonucudur. Kamu borcu tekelci sermaye için  bile arzu edilir bir şeydir, çünkü finansal yatırım için aşırı sermaye fırsatları sunar.

Piketty ve sosyal eşitsizlik hakkında yazmış olan diğerleri liberal ekonomistlerdir, ki bu benim belirleyici olduğunu düşündüğüm iki sorunu gündeme getirmedikleri anlamına geliyor:

(1) Hükümet tarafından mümkün olduğunca az düzenlenen serbest piyasanın erdemine inanıyorlar.

(2) Sermayenin bir ülkeden diğerine serbest dolaşımını sağlayan açık bir küreselleşme modeline karşı başka bir alternatif olmadığına inanıyorlar. Bu, onlar için küresel kalkınmanın ön koşuludur. Sonunda fakir ülkelerin bu tür bir küreselleşme sonucunda daha gelişmiş ülkeleri yakalayacağına inanıyorlar. Bu bilim adamları, Dünya Bankası eski Baş Ekonomisti Joseph Stiglitz gibi en iyi “reformistler”dir.

Kapitalizmin sürekli ve derinleşen eşitsiz gelişiminin tarihinin beş yüz yılı, en azından onları bu hipotezi sorgulamaya yönlendirmelidir. Ya da en azından bizi böyle yapmaya yönlendirir.

Bu endişe verici eşitsizlik gelişimini kontrol etmek için ne gibi öneriler sunarsınız?

Amin: Liberalizm, özgün kalkınma için gerçekçi politikalar oluşturma çabalarını mahkum etti. Özgün gelişim derken, bütün insanlara fayda sağlayan gelişimi kastediyorum. Liberal bir çerçevedeki alternatif politikalar, en azını söylemek gerekirse sığ kalır. “Kurtulmayı” hedefleyen herhangi bir toplum, bazı temel sorunlardan kaçınamaz:

(1) Halkın iç talebine odaklanmış modern, entegre bir endüstriyel sistem inşa etmek için uzun bir sürece girme

(2) Aile tarımını modernleştirme ve gıda egemenliği sağlama

(3) Sürekli olarak liberal olmayan bir politika ile sanayi ve tarım arasındaki ilişkiyi planlama

Bu üç nokta, yavaş yavaş sosyalizme giden yoldaki hareketi ifade ediyor.

 

Bu politikalar iki yöne işaret eder:

 

(1) Piyasayı düzenlemek.

(2) Küreselleşmeyi kontrol etmek, yani küresel hegemonyanın olumsuz etkilerini mümkün olduğunca azaltan başka bir küreselleşme modeline karşı mücadele etmek.

Sadece bu tür politikalar yoksulluğu ortadan kaldırmak ve sonunda eşitsizlikleri azaltmak için uygun koşullar yaratabilir. Çin kısmen bu yolda; Güney’in diğer ülkeleri değil. Böyle bir radikal liberalizm eleştirisinin olmaması durumunda, yoksulluk ve eşitsizlikten bahsetmek retorik ve naif bir düşüncelilik olarak kalıyor.

Neo-liberal küreselleşmenin krizinden nasıl kurtulacağımız önemli bir sorudur. Herhangi bir alternatif ekonomik politika için küreselleşmeden temel yapı ve gündem olarak kopmayı öneriyorsunuz. Küreselleşmenin girdabından nasıl kopabiliriz? Kopmaya cesaret edersek, sermaye ekonomimizden çıkar. Bu tehditle nasıl yüzleşebiliriz? Neo-liberalizmden ayrılmaya cesaret eden bir ülkeye pratik önerileriniz nelerdir?

“Kopma demek, özerklik değil, dünya kapitalist sisteminin baskın mantığına boyun eğmeyi reddetmek demektir. Samir Amin,  ABD Hegemonyasının Ötesinde, 2006

Amin: Kopma bir slogandır. Bunu bir slogan olarak kullanıyorum. Kopmak için gerçek problemler her zaman görecelidir. Tamamen bağlantıyı kesemezsiniz. Ancak Çin, Hindistan ve diğerleri gibi devasa ülkeler büyük ölçüde bağlantılarını kesebilir, ekonomilerinin yüzde ellisini veya hatta yüzde yetmişini koparabilir. SSCB ve Mao altındaki Çin ekonomik faaliyetlerinin yüzde seksen doksanını kopardılar. Ama tamamen değil. Hala Batı ülkeleriyle ve başkalarıyla ticaret yapmak zorunda kaldılar. Kopma, dünyanın geri kalanını unutmanız ve Ay’a taşınmanız anlamına gelmez. Bunu kimse yapamaz. Bunu yapmak mantıklı olmaz. Bağlantının koparılması, emperyalizmi yalnızca koşullarınızı veya bu şartların bir kısmını kabul etmeye zorlamayı ifade eder. Dünya Bankası yapısal uyumdan bahsettiğinde, bu daima tek taraflı bir yapısal uyum vizyonuna sahiptir. Politikayı belirler. Bağlantıyı koparmak, kendi politikanı öne sürmek anlamına gelir.

Örneğin Hindistan durumunda, her zaman Birleşik Devletlerin taleplerine uyulur. Fakat Hindistan emperyalizme uyum sağlamamanın yolunu seçebilir. Nehru onun döneminde bunu denedi. Hindistan’daki mevcut Modi hükümetinin yapmaya çalıştığı şey bu değil. Yani, bağlantıyı kesmeye geri dönmelisin. Ve yapabilirsin. Bunu yapmak için alanınız var. Elbette, Afrika’daki veya Orta Amerika’daki bazı küçük ülkelerin veya Asya’nın bazı bölgelerinin diğerleriyle bağlantılarını kesmekte zorlanacağı da doğrudur. Fakat eğer Bağlantısızlar Hareketi (NAM) atmosferini yeniden yaratırsak; Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki siyasi dayanışmayı yeniden yaratırsak, o zaman bir azınlık değilizdir… İnsanlığın yüzde seksen beşini temsil ediyoruz. Ve birkaç on yılda yüzde seksen beşten fazlasını temsil edeceğiz. Yani, o kadar zayıf değiliz. Sadece büyüklüğümüz doğrultusunda değil, aynı zamanda bugün ülkelerimizi kontrol eden temel emperyalist blokların yerini alacak alternatif politik bloğumuza uygun olarak, çeşitli seviyelerdeki bağlantılardan kopabilir ve bunu başarıyla yapabiliriz.

Pek çok insan tarafından, önce sömürgecilikten sonra küreselleşmenin ve çevresel “üçüncü dünya” ekonomilerinin dünya pazarına entegrasyonunun, bu toplumlara modernliği getirmeye yardımcı olduğu algısı var. Eski Hindistan Başbakanı Manmohan Singh, demiryolunu Hindistan’a getirdiği için İngiltere’ye teşekkür etti. Öngörülen moderniteye alternatif yol nedir? Toplumlar, kapitalist gelişme aşamasından geçmeden modernleşebilir mi? Kopmak geçmişe dönüş anlamına mı geliyor?

Amin: Manmohan Singh, demiryolunu tanıttığı için İngilizlere teşekkür ettiğinde, gerçeğin çok küçük bir kısmından bahsetti. İngilizler, Hintli işçiler tarafından inşa edilen demiryollarına sahipti, ancak aynı zamanda İngilizler olandan daha gelişmiş olan Hint endüstrisini de yok ettiler. İngilizler, Hint endüstrisini mahvederken aynı zamanda, ekonomik gücü, politik gücü olanlara devretti. Zamindarlar, İngilizlerin önünde toprağın sahibi değildi. Sadece köylü topluluğundan çeşitli prenslikler için haraç ve vergi topladılar. İngilizlerin yönetimi ile bu sınıf yeni toprak sahipleri oldu. Bu, büyük toprak sahipleri sınıfının doğuda Bengal’de, kuzeybatıda Punjab’da ve batı ve kuzey Hindistan’da nasıl oluştuğunu açıklar. İngilizler bir arazi kapma mühendisliği yaptı. Manmohan Singh, İngilizlerin yalnızca demiryollarını değil, merkezi olarak vahşeti, yıkımı ve zulmü farklı biçimlerde sunduğunu da hatırlamalıydı.

Ne tür bir moderniteden bahsediyoruz – kapitalist modernite mi veya sosyalist modernite mi? Genel olarak modernlikten söz edemeyiz. Global entegrasyonun modernliği getirdiğini söyleyemeyiz. Muhtemelen cep telefonunu Hindistan’a getiriyor, ama aynı zamanda Hintlilerin yüzde sekseninin yoksullaşmasını da getiriyor. Bu küçük bir şey değil. Bu yüzden ne tür bir moderniteden bahsettiğimizi nitelemek, bimek zorundayız.

Bu, Sol’un cüretkar olmasını gerektirir. […] Bu yaşam ve mücadeledir. Duramayız.

Ne istiyoruz? Elbette modernliği istiyoruz. Kopmanın eski Hindistan’a, sömürge öncesi veya sömürge olan bir Hindistan’a geri dönmek için bir geçiş olmadığını anlamamız gerekir. Bağlantının koparılması [kopuş], Hindistan’a ve başka yerlere yeni modernite kalıpları getirmektir.

Bu çağdaş siyasi senaryoda sola yönelik beklentiler ve zorluklar nelerdir?

Amin: Kapitalizmin Krizini Sonlandırmak veya Krizde Kapitalizmi Sonlandırmak kitabımda (2010), sistemden çıkmaya başlamadan bu kriz biçiminden çıkamayacağımızı gördüm. Bu devasa bir meydan okuma. Çözüm, birkaç yıl içinde hiçbir yerde, ne Kuzeyde ne de Güneyde bulunmayacak. Onlarca yıl alacak. Ancak gelecek bugün başlıyor. Sistem bizi devasa bir savaşa ve tepki vermek için ekolojik felakete götürene kadar bekleyemeyiz. Şimdi tepki vermeliyiz.

Bu, Sol’un cüretkar olmasını gerektirir. Sol derken, radikal soldan bahsediyorum, ki bunlardan daha geniş, ancak Üçüncü Enternasyonal’in gerçek mirasçılarını, yani komünist partileri içeren sol. Şu anda dünyanın her yerinde direniş hareketleri var. Bazı durumlarda, bunlar çok güçlü direniş hareketleridir. Çalışan insanlar tamamen meşru mücadelelerle savaşıyorlar, ancak savunmadalar. Yani, sözde neoliberalizm tarafından yavaş yavaş aşındırılan geçmişte kazandıkları her şeyi, savunmaya çalışıyorlar. Bu meşru, ama yeterli değil.

Kapitalizme karşı protesto, sadece halkın çıkarlarına karşı neo-liberal cephe saldırılarının sonuçlarına karşı yapılan protesto olamaz.

İnsanların politik olarak bilinçlenme seviyesine ulaşması gerekir.

Bu, tekel sermayenin güç sisteminin bu girişimi sürdürmesini sağlayan savunma stratejisidir.Savuma durumundan olumlu bir stratejiye, saldırgan bir stratejiye geçmeli ve güç ilişkilerini tersine çevirmeliyiz. Düşmanı – güç sistemleri – sizin onlara cevap vermeniz yerine, size cevap vermeye zorlayın. Ve inisiyatiflerini onlardan alın. Ben kibirli değilim. Cebimde, Avusturya’daki bir komünistin yapması gerekenler, Çin’deki veya Mısır’dakilerin – benim ülkem – yapmaları gerekenler için hiçbir planım yok.

Fakat bunu dürüstçe ve açıkça tartışmalıyız. Stratejiler önermek, tartışmak, test etmek ve bunları düzeltmek zorundayız. Bu yaşam ve mücadeledir. Duramayız. Duramayız. İlk başta hepimizin ihtiyaç duyduğu şeyin cüretlilik olduğunu söylemek istiyorum!

Şimdi, eğer popüler hareketler direnmekten agresif bir alternatifi zorlamaya doğru geçerse değişmeye başlayabilir. Bu bazı ülkelerde olabilir. Olmaya başladı, ancak yalnızca Avrupa ülkelerinde, yani Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de. Yunanistan’da, Avrupa sisteminin bu ilk girişimi yendiğini gördük. Avrupalılar, Yunan hareketine çok sempati duyanlar bile, Avrupa’nın tutumunu değiştirecek kadar güçlü bir görüşü harekete geçiremediler. Bu bir ders. Cüretli hareketler başlamalı ve bence farklı ülkelerde başlayacaklar. Bunu, örneğin, Jean-Luc Mélenchon’un önderlik ettiği bir hareket olan La France Insoumise’dan (Unbended France) insanlar ile tartıştım. Planlar önermedim, ancak genel olarak büyük tekellerin ve özellikle finansal ve bankacılık kurumlarının yeniden sınıflandırılması ile başlayan stratejilere işaret ettim. Yeniden kamulaştırmanın sadece ilk adım olduğunu söyledim. Sonunda ekonomik sistemin yönetiminin sosyalleşmesine geçebilmek için ön koşul budur. Sadece kamulaştırma düzeyinde durursa, o zaman özel kapitalizmden çok farklı olmayan devlet kapitalizmine sahipsiniz demektir. Bu insanları aldatır. Ancak ilk adım olarak algılanırsa yolu açar.

Kapitalizm, elli yıl öncekiyle kıyaslanamayacak bir ekonomik ve politik güç konsantrasyonuna ulaşmıştır. Bir avuç, birkaç on bin büyük şirket ve daha küçük bir avuç – yirmi büyük bankacılık kurumundan daha az – her şeye yön veriyor. Üst düzey bir finansal uzman olan François Morin, 20’den az finansal grubun küresel entegre para ve finansal sistemlerin faaliyetlerinin yüzde doksanını kontrol ettiğini söyledi. Buna başka on beş banka daha eklerseniz, yüzde doksandan yüzde doksan sekiz’e çıkarsınız. Sadece bir avuç banka… Bu merkezileşmedir, güç toplanması, güç konsantrasyonudur. Mülkiyet yayılmaya devam ediyor, ancak bu daha az önemli. Mesele, mülkün nasıl kontrol edildiğidir. Mülkiyet üzerindeki kontrolün bu merkezileşmesi politik hayatın kontrolüne yol açtı.

Şimdi 19. yüzyılın burjuva demokrasisinden ve 20. yüzyılın ilk yarısından uzaktayız. Şu anda tek partili bir sistemin dünyasında yaşıyoruz. Sosyal demokratlar ve muhafazakarlar şimdi sosyal liberaller. Seçimlerde yarışan iki parti olabilir, ancak bunlar aynı parti. Bu, tek partili bir sistemde yaşadığımız anlamına geliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler her zaman bir parti olmuştur. Avrupa’da durum böyle değildi ve bu nedenle geçmişte kapitalizm kısmen de olsa yeniden düzenlenebildi. II. Dünya Savaşı sonrası sosyal demokrat refah reformları, büyük reformlardı. Benim görüşüme göre, Güney ülkelerine karşı emperyalist bir tutumun sürdürülmesiyle ilişkili olsalar bile ilerici reformlardı. Şimdi bu imkansız hale geldi. Tek partili bir sistem söz konusu. Meşruiyet kaybediyor. Bu aynı zamanda faşizme, her yerde yükselen neo-faşizme sürüklenmeyi yaratıyor. Bu, yeniden inşa etmeden önce bu sistemi kaldırmamız gerektiğinin nedenlerinden biridir.

Kapitalizme karşı protesto, sadece halkın çıkarlarına karşı neo-liberal cephe saldırılarının sonuçlarına karşı yapılan protesto olamaz. İnsanların politik olarak yüksek bir bilinç düzeyine ulaşması gerekir. Bu bilinç, ülkelerimizi yöneten komprador ittifaklarının ve Batı ülkelerini yöneten emperyalizm yanlısı ittifakların yerini alacak, geniş bir toplumsal ittifakın kurulmasına yol açmalıdır.

Dünyanın farklı ülkelerindeki bu izole edilmiş mücadeleler, karakteristik olarak gerçekten uluslararası bir güç olan, genelleşmiş tekelci sermayeye meydan okuyabilir mi? Bir tür uluslararası işbirliğine ya da mücadele eden kitleler arasında enternasyonalizm ruhunun canlanmasına duyulan ihtiyaca ne dersiniz?

Amin: Gelecekteki ideolojinin temel bir parçası olarak enternasyonalizmin yeniden canlanmasına ihtiyacımız var, ama aynı zamanda onu örgütlemeliyiz – yani farklı ülkelerdeki mücadeleleri birbirine bağlamaya çalışmalıyız. Şimdi, bu Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal’in (Komünist Enternasyonal) bir taklidi olamaz. Çünkü Üçüncü Enternasyonal, Ekim Devrimi’nin zaferinin ardından ve güçlü bir yeni devlet olan Sovyetler Birliği’nin desteğiyle geldi. Şimdi böyle bir durumda değiliz. Bu nedenle, yeni uluslararası bağlantılar için başka bir örnek hayal etmeliyiz.

Bugün farklı bir durumdayız. Çeşitli ülkelerde farklı potansiyeller olarak radikal, sosyalizm yanlısı, anti-kapitalist, anti-emperyalist güçlere sahibiz. Onları bir araya getirmek zorundayız. Ortak olarak paylaştığımızın aramızdaki farklılıklardan daha önemli olduğunu anlamalıyız. ‘Ben haklıyım, siz haksızsınız’ demeden kibirsiz olarak, farklılıkları tartışmalı ve bunları özgürce tartışmalıyız. Ortak noktamız daha önemli ve enternasyonalizmi yeniden inşa etmenin temeli bu olmalı. Bunu Kuzey ve Güney için de söylüyorum. Her birinin kendine özgü koşulları vardır ve koşullar bir ülkeden diğerine farklılık gösterir. Genel görüş benzer, ancak koşullar farklı. Her halükarda, bu sürecin nasıl başlatılacağı konusundaki vizyonum bu.

Çeşitli ülkelerde farklı potansiyeller olarak radikal, sosyalist yanlısı, anti-kapitalist, anti-emperyalist güçlere sahibiz. Onları bir araya getirmek zorundayız. Ortak olarak paylaştığımızın aramızdaki farklılıklardan daha önemli olduğunu anlamalıyız. 

Bu belirsizlikler var ve onlardan kaçınamayız. Sosyalizmin, kapitalizmin krizine cevap olması gerektiğini hiç düşünmeyen insanlarla geniş ittifaklarımız olacak. Onlar yine de kapitalizmin yeniden düzenlenebileceğini düşünüyorlar. Ne olmuş yani? Kapitalizmin günümüzdeki haline karşı birlikte çalışabilirsek, bu bir ilk adım olacaktır.

Ancak, yeni bir uluslararası dinamiğin nasıl yaratılacağı hakkında önceden düşünmek zorundayız. Bunun için bir planım yok. Bu bir sekretarya veya örgütsel liderlik organları oluşturmakla ilgili değildir. İlk olarak, yoldaşlar her zaman böyle olmadığı fikrine ikna edilmelidir. İkincisi, Avrupalılar, insanları bombalamak dahil, sözde yardım ve insani müdahaleleri kabul etmek için anti-emperyalist dayanışma ve enternasyonalizmi terk etti! Bu enternasyonalizm değildir.  

Yeni bir uluslararası dinamik, uluslararası çalışan insanlar ve diğerlerinden oluşan toplulukları yeniden oluşturmalıyız. Bu, proletaryanın çok ötesine geçen bir dizi köylü ve toplum kesimi anlamına geliyor.

Bence ulusal politikalar – bu kelimeyi kullanıyoruz çünkü başka bir kelime yok – yine de ülke sınırları içindeki mücadelelerin sonucudur. Bu ülkeler gerçekten bir ulus devlet ya da çok uluslu bir devlet olsunlar, tanımlanmış sınırlar içinde mücadele ediyorlar. Ülkelerdeki güç dengesini değiştirmeliyiz, bu da uluslararası güçlerin dengesini değiştirmemizi sağlayacaktır.

Yeni bir uluslararası dinamik, uluslararası çalışan insanlar ve diğerlerinden oluşan toplulukları yeniden oluşturmalıyız. Bu, proletaryanın çok ötesine geçen bir dizi köylü ve toplum kesimi anlamına geliyor. Hindistan’da, kent proletaryası ile kent fakirleri arasında -ki bunlar sığ bir proletarya bilincine sahiptir – ve Hint kırsal toplumunun veya köylülerinin büyük çoğunluğuyla bir ittifakınız yoksa, direniş oluşturamayacağınızı görebilirsiniz. Bunlar farklı sosyal güçlerdir ve farklı siyasi seslerle temsil edilebilirler. Fakat ortak neyi paylaştığımızı bilmek zorundayız. Ortak olarak paylaştığımız çıkarlar farklılıklarımızdan daha önemlidir. Bugünün emperyalizminin kurbanı olan, farklı sınıflara mensup insanları harekete geçirebilecek, geniş bir siyasi ittifaka ihtiyacımız var. 

İki Hintli gazeteci Jipson John ve Jitheesh P. M., Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü’nün üyeleridir. Haberleri, Frontline, The Wire, Indian Express ve Monthly Review gibi birçok yayında yer aldı. Önde gelen sol aydınlarla bir dizi röportaj yapıyorlar. Bu röportajların bir kısmı bu yılın ilerleyen günlerinde LeftWord Books (New Delhi) tarafından yayınlanacak. Jipson ve Jitheesh’e, [email protected] ve [email protected] adresinden ulaşılabilir.