Pazartesi , 20 Mayıs 2019

Irak’ın kitlesel imha silahlarından, Suriye’nin kimyasal silahlarına Thierry Meyssan

Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü, 1 Mart 2019’da yayınladığı raporunda, 7 Nisan 2018’deki saldırı sırasında Duma’da (Suriye) kesinlikle yasaklanmış kimyasal madde kullanılmadığını doğruladı; dolayısıyla üç devletin (ABD, Fransa, Birleşik Krallık) misilleme olarak gerçekleştirdiği saldırının delile dayanmadığı ortaya çıktı. Bu skandal, Iraklıların sözde kitlesel imha silahlarına sahip olduklarına ilişkin olanın tamamen benzeridir. Batılılar medyalarına gözleri kapalı inanmayı sürdürdükçe, bunu daha birçok medyatik zehirlenme izleyecektir.

    Batılı gazetecilerin tutumu oldukça ilginçtir: Siyasi liderlerinin iddialarını, peşinen geçerli olarak kabul edip yinelemekte, ancak uluslararası oluşumlar tarafından yapılan yalanlamaları dikkate almamaktadırlar. Peşinen inandıkları medyatik zehirlenmeleri yeniden sorgulamaktan aciz oldukları ortaya çıkmaktadır.   Irak’ın yıkılmasının meşrulaştırılması   Medyalar aynı şekilde 2003 yılında, Irak’ın kitlesel imha silahlarına sahip olduğuna ilişkin George W. Bush’un iddialarını hep birlikte yinelediler. Ardından, Irak’ın Batıyı 45 dakika içerisinde vurabilecek ve savaş gazları yayarak buradaki insanları öldürebilecek füze rampalarına sahip olduğuna ilişkin Tony Blair’in yalanlarını da. Ve son olarak da Irak’ın Usame bin Ladin’i barındırdığına ilişkin Dışişleri Bakanı Colin Powell’inkileri de.   Oysa aynı dönemde, Birleşmiş Milletler Gözlem, Doğrulama ve Teftiş Komisyonu (UNMOVİC), Bush ve Blair’in iddialarının kesinlikle doğru olmadığını belirtiyordu. Oysa bu komisyon, Irak topraklarında inceleme yapma imkanı bulabilmiş ve istediği tüm incelemeleri gerçekleştirebilmiş tek kurumdu. Onu yalanlamasına karşın, ne CİA, ne de Mİ6 böylesi bir fırsat bulamamıştı.   Bu arada, Jacques Chirac Fransa’sının Irak’a yönelik savaşa muhalefet ettiğini hatırlatalım. Ama gerekçe olarak, bunu gözlemlemekle görevli denetim kurumu UNMOVİC’in de değerlendirdiği gibi, İngiliz-ABD suçlamalarının açıkça yalan olduğunu değil ama « savaşın çözümlerin en kötüsü » olduğunu öne sürmüştü.   Bugün, filmler ve televizyon dizileri üzerinden tarihi yeniden inşaya ediyoruz. Herkes medyatik zehirlenmeye maruz bırakıldığımız konusunda hemfikir. Ama ABD ve İngiliz istihbarat servislerinin siyasi yöneticileri tarafından yanlış yönlendirildiği ve kimsenin bunun farkına varma imkanı olmadığı öne sürülmektedir. Bu doğru değildir ve bunların hepsinin, devrin dünya devine kafa tutmaya cüret eden BM Komisyonu Başkanı İsveçli Hans Blix’i itibarsızlaştırma konusunda hemfikir olduklarını tespit etmek için dönemin basınına göz atmak yeterli olacaktır. Üzerinden on üç yıl geçtikten sonra, Chilcot Komisyonu da aynı tespitte bulunmuştur [1].   Benzer şekilde, Usame bin Ladin’in 2002’de Bağdat’ta yaşadığı ve ona bağlı albayların burada yaşamayı sürdürdüğü ve Hint yağı ürettiklerine ilişkin Colin Powell tarafından BM Güvenlik Konseyinde öne sürülen suçlamalar [2] da sessizce geçiştirilmektedir. Powell bizi bunların Irak’tan itibaren, Fransa, Birleşik Krallık, İspanya, İtalya, Almanya ve Rusya’daki saldırıları planladıklarına inandırmaya çalışıyordu. Dolayısıyla acilen harekete geçilmesi gerekiyordu.   Oysa böylesi saçmalıklara inanmak, Irak’ta iktidarda olan Baas Partisi hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geliyordu. Aynı şekilde Batılı gazeteciler, cehaletlerini kabul etmek yerine, bu bölümü de unutmayı tercih ettiler.   Medyaların suç ortaklığı değişmedi   ABD ve müttefiklerinin Bağdat’a yönelik saldırısından bugüne hiçbir şey değişmedi: medyalar, bu kez kasten olmak üzere, daha önce kasıtlı olmadan yaydıkları yalanları gizlemek için yine yalan söyledi. Hepsi de yanıltıldıklarını söylemeyi tercih etti. Hiçbiri BM uzmanlarının görüşlerini küçümseyerek bir mesleki hata yaptığını kabul etmedi.   Savaş propagandası üzerine çalışan tarihçiler, savaş çıkarmak isteyenlerin her zaman sayısız yalan tanıklık ve kanıt ürettiklerini ortaya koymuşlardır. Gazetecilerin tamamı « savaşın ilk kurbanı, hakikattir » (Rudyard Kipling) gerçeğini kabul etse de, aralarından hiçbiri bir kez daha zehirlenmelerine izin vermeyecek bir yöntem ortaya koymayı denememiştir. Oysa bu çok basittir: herkes heyecan içerisinde iken soğukkanlı kalmak, akıntıya karşı gitmekten çekinmemek ve işini kaynaklarını kontrol ederek yapmak yeterlidir. Bizim bugüne kadar yaptığımız budur ve bu da « komplocu » olarak nitelenmemize mal olmuştır.   Suriye’ye karşı savaşın meşrulaştırılması   Böylece, Suriye’de savaş konusunda, herkes olayların « bir diktatörlüğe karşı devrim » şeklinde başladığına, « rejimin » buna « işkence », « varil bombaları » ve « kimyasal silahlar » yoluyla « kendi halkını katlederek » yanıt verdiğine, bunun da halkı şiddete yönelttiğine gözü kapalı şekilde inanmayı sürdürmektedir. Oysa bütün bunlar ya saçma (Usame bin Ladin’in Devlet Başkanı Saddam Hüseyin tarafından sözüm ona davet edildiği savında olduğu gibi), ya da uluslararası heyetlerin incelemeleri sonucunda (UNMOVİC ile olduğu gibi) yalanlanmıştır.   « Diktatörlüğe karşı devrim » buna karar vermeye yetkili tek kurum olan, Suriye’nin her yerinde inceleme yapmasına izin verilen (24 Aralık 2011’den, 18 Ocak 2012’ye dek)ve ülke topraklarının tamamını kapsayacak sayıda personele sahip olan Arap Birliği’nin görevlendirdiği uluslararası heyet [3] tarafından açıkça reddedilmiştir. Ama gazeteciler, bunların doğruluğunu inceleme imkanı bulan kurumlardan çok, hala Batılı hükümetlerin söylediklerine inanmayı tercih etmektedir. Sezar Raporu’nda Suriye’ye isnat edilen, « işkence » altında ölenlerin fotoğrafları, gerçekte cihatçıların işkenceleri altında ölenlere aittir. Bunun için biraz düşünmek yeterlidir: Sezar bu fotoğrafları Suriye Arap Ordusu adına çektiğini, ama ölenlerin kimliğini bilmediğini belirtmektedir. Kurbanlar hakkında hiçbir bilgi olmaksızın bir fotoğraf dosyası oluşturmak Şam’ın ne işine yarayabilir?   « Varil bombaları » bir o kadar saçma olan bir efsanedir: Suriye Arap Ordusu, Rusya’nın verdiği çok daha sofistike bombalara sahip iken, neden el yapımı bombalar kullanmaya gerek duysun?   Irak’ın kitle imha silahlarından sonra, Suriye’nin kimyasal silahları   Asıl ilginç olanı kimyasal silah kullanımı suçlamasıdır. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) 1 Mart 2019’da raporunu sunmuştur. Komisyon, ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından Suriye’nin bombalanmasıyla tek taraflı olarak cezalandırılan, 7 Nisan 2018’de Duma’da gerçekleştirildiği iddia edilen saldırıyı incelemek üzere bir sonraki hafta oluşturulmuştu. Saldırıyı aydınlatmamasına karşın, bu olayın tamamının montaj olduğunu tek tek ortaya koymaktadır. Beş yıl önceki Guta saldırısından sonra, Suriye’nin Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesine imza attığını anımsatalım. Kimyasal silah stoklarına el konulmuş, ardından da OPCW yetkilileri denetiminde, bu stoklar ABD ve Rusya tarafından imha edilmişti. Şam’ın bu imhadan sonra hala kimyasal silaha sahip olduğunu iddia etmek, Lahey, Moskova ve Washington tarafından yerine getirilen bütün çabaları yok saymak anlamına gelmektedir.   2018’de, ABD Dışişleri Bakanlığı, « Demokratlar » karşısında, « Suriye’nin sarin gazı kullandığına » ilişkin kesin kanıtlara sahip olduğunu açıklarken, Rusya, Birleşik Krallık tarafından ortaya konulan mizanseni kınamıştı. İngiliz Dışişleri Bakanı Boris Johnson, « düzmece, garip » suçlamalar, « açık yalanlar » karşısında çok öfkelendi.   Oysa,  Söz konusu saldırı, hepsi de İngiliz olan üç kaynak tarafından öne sürülmüştü: Beyaz Baretliler (Mİ6’nın kontrolünde olan bir STK), Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (Müslüman Kardeşler’in Mİ6’nın denetimindeki yan kolu) ve İslam Ordusu ya da Ceyş-ul İslam (tüm ailesi bir zamanlar Londra’da polis gözetimindeki bir lüks rezidansta ikamet eden Zehran Alluş tarafından kurulan bir silahlı grup).    OPCW heyetinin kurbanların cesetlerini sayması ve bunlara otopsi yapması Ceyş-ul İslam tarafından engellendi. Heyetin Duma’ya girişine ancak cesetler « yakıldıktan » sonra izin verildi ki bu İslam dininde görülmemiş olan ve hiç de sıhhi olmayan bir uygulamadır.    OPCW’ye göre, alınan numuneler Duma’da hiçbir kimyasal maddenin kullanılmadığını ortaya koymaktadır.    Öte yandan örgüt, iddia edilen yayılma alanına iki top mermisinin atılmış olabileceğini ve bu mermilerin klor içeren zehirli bir madde içerebileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte klor açık havada dağılmaktadır. Ancak kapalı bir ortamda öldürücü olabilmektedir. Bu nedenle yasaklı silahlar listesinde hiçbir zaman yer almamaktadır ve herkes tarafından temizlik malzemesi olarak kullanılmaktadır.   Bu arada İslam Ordusu’nun (Ceyş-ul İslam), zincirle « Beşar’ın köpeklerinin » (yani kahraman devlet başkanı Beşar Esad’ı yuhalamayı reddeden Suriyelilerin) kafalarını uçuran « demokrat » bir örgüt olduğunu hatırlatmamız gerekir [4]. Örgüt aynı zamanda eşcinsel olduğuna inandığı Suriyelileri evlerin çatısından atmasıyla da ün kazanmıştır. BM’nin Cenevre’deki müzakerelerinde « ılımlı muhalefet » heyetine Batılıların desteklediği lideri Muhammed Alluş başkanlık etmişti. Sonuç olarak, Suriye’nin, ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından bombalanması uluslararası hukuka aykırı olmasının yanı sıra, delile de dayanmamaktadır.   OPWC raporunun basın tarafından ele alınışı   Batı basını dürüst olsaydı, OPWC raporunu değiştirmeden kamuoyunun bilgisine sunardı. Ama öyle yapmamaktadır. Anglosakson gazeteciler özellikle sessiz kalmış ve habere ancak istisnai olarak yer vermişlerdir. Fransız mevkidaşları daha da sahtekarca davranmışlardır.   Geçmişte BM/OPCW ortak mekanizması tarafından hazırlanan bir raporun Suriye’de kimyasal silahların kullanımını doğruladığını hatırlattılar. Ama söz konusu mekanizma OPCW kurallarına uymadığı için, BM Güvenlik Konseyi’nin bu raporu reddettiğini söylemeyi unuttular.   Bir kısım gazeteci ise heyetin Duma’da klor kullanıldığını tespit ettiğini iddia etti. OPCW’nin silah olarak klorin gazı içeren bir toksik etken maddenin kullanıldığını ve bunun muhtemelen iki top mermisiyle dağıldığını tahmin ettiğini belirtmeyi unuttular. Özellikle de klorin gazının öldürücü bir zehirli madde değil ama tahriş edici bir etken madde olduğunu ve bu nedenle yasaklanmış bir kimyasal silah olmadığını belirtmekten özellikle kaçındılar.   Muhtemelen basında yer alan bu makalelerin neden gözünüzden kaçtığını ve May, Macron ve Trump’ın özürlerini neden duymadığınızı merak ediyorsunuz? Çok basit, basın haber verme görevini yerini getirmediği ve Batılı yöneticiler haysiyetsiz olduğu için.            [1] Birleşik Krallık’ın Irak’ta savaşa girmesine ilişkin Chilcot Komisyonu, İngiliz Başbakanı Gordon Brown’un talimatıyla oluşturuldu. Önceli Tony Blair hükümetinin yalanlarını ayrıntılı bir şekilde inceledi ve raporunu ancak bir sonraki Başbakan David Cameron’a sundu. [2] « Discours de M. Powell au Conseil de sécurité de l’ONU – Partie 6/7 », par Colin L. Powell, Réseau Voltaire, 11 février 2003. [3] Arap Birliği heyetinin görevi, önceden zaten mahkum edilmiş olmasına fazlasıyla Suriye yanlısı olarak değerlendirilen ilk raporunu sunduktan hemen sonlandırıldı: « Rapport du chef de la Mission des observateurs de la Ligue Arabe en Syrie pour la période du 24/12/2011 au 18/01/2012 », Réseau Voltaire, 2 février 2012.   Çeviri :Osman Soysal Voltaire.org