Perşembe , 21 Ocak 2021

BM, ABD’nin « istisnacılığı » ile işlevsiz hale getirildi -Thierry Meyssan

Rus ve Çinli rakipleri karşısında
zayıflayan ABD, tarihsel reflekslerine yeniden kavuşmaktadır. Dış ilişkiler
anlamında, uluslararası liberal düzeni terk etmekte ve istisnacı doktrine geri
dönmektedir. Güvenlik Konseyi nezdinde taahhütlerini yeniden tartışmaya açarak,
uluslararası hukukun yapısının bozulmasına ve Birleşmiş Milletlerin sona
ermesine yol açmış bulunmaktadır. Batı Avrupalıları şaşkınlığa düşüren ve
onları tereddüde düşüren bu gelişme buna hazırlıklı olan Rusya ve Çin
tarafından öngörülmüştü.

ABD,
26 Mart 2019’da, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki taahhüdünden geri
dönmekte ve istisnacılığını ortaya koymaktadır: Golan bölgesinin İsrail
tarafından fethedilmesini tanımaktadır.

 
Başkan George W. Bush’un (Oğul) eski
BM büyükelçisi ve bugün Başkan Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John
Bolton, Birleşmiş Milletlerin belirli bir görünüşüne karşı çıkar. Ona göre
herhangi birinin ülkesini herhangi bir konuda zorlaması mümkün değildir. Bu
nedenle, New York’taki Güvenlik Konseyi daimi üyesi beş süper güç, uluslar
arasındaki hukuku buyuran bir küresel yönetim oluşturmakla birlikte, ABD’ye
hiçbir şeyi dayatamamaktadır.
 
« İstisnacılık » olarak adlandırılan
bu görüş, dünyanın geri kalanı bunun farkına varmasa da daima Washington
tarafından sahiplenilmiştir [1]. Bugün de özel bir uluslararası bağlamda ortaya çıkmaktadır ve alışa
geldiğimiz dünyayı altüst edecektir.
 
ABD « istisnacılığı » kaynağını «
Pilgrim Atalar » efsanesinden almaktadır. Tehlikeli fanatikler olarak
görüldükleri İngiltere’deki baskılardan kaçan Püritenler, önce Hollanda’ya,
ardından da Mayflower gemisiyle Amerika’ya sığınırlar (1620). Burada Tanrı
korkusunu temel alan yeni bir toplum kurarlar. Bu, « ilk demokratik ulus »,
dünyayı aydınlatması gereken « tepenin üzerindeki ışık »tır. Amerika Birleşik
Devletleri, diğerleri için aynı zamanda bir « örnektir » ve dünyayı Tanrısal
Buyruğa tabi kılma « misyonuna » sahiptir.
 
Tabi ki tarihsel gerçeklik bu
anlatımdan çok farklıdır, ama konumuz bu değildir.İki asırdan beri, tüm ABD
başkanları istisnasız bir şekilde bu tarihsel sahteciliği referans
almışlardır.
 
Bunun gereği olarak,
 
 İç
hukukta uygulamak zorunda kalmamak için anlaşmaları çekinceler koyarak
müzakere etmekte, imzalamakta ve onaylamaktadırlar;
 Kendileri
« Tanrısal Buyruğa » boyun eğerken, düşmanlarının bunu yapmayı reddettiğine
peşinen hükmetmekte ve dolayısıyla da onları kendilerinden daha da sert bir
şekilde kınamaktadırlar (çifte standart);
 İçişlerine
uygulanan her türlü uluslararası yargıyı reddetmektedirler.
Bu tutum, açık fikirli olduklarına
inandıkları halde diğerlerinin özgüllüklerini anlamak için hiçbir çaba sarf
etmeyen Avrupalıları yanıltmaktadır. Bu şekilde, ABD’nin Paris İklim
Anlaşmasını onaylamayı reddetmesini, Başkan Trump’ın varsaydıkları
gericiliğine bağlamaktadırlar. Bu, gerçekte Washington’un istikrarla
sürdürdüğü bir tutumdur. 2015’teki Paris İklim Anlaşmasından önce, 1997
yılındaki Kyoto Protokolü de aynı şekilde Washington tarafından
reddedilmiştir. ABD, yurttaşlarına bir davranış tarzını dayattığı için,
yazımı sürecine de katıldığı bu protokolü imzalamamaya kararlıydı. Başkan
Clinton, Birleşmiş Milletler ile bazı çekinceleri müzakere etmeyi denese de
başarılı olamadı. Bunun üzerine Protokolü imzaladı ve onay için Senatoya
gönderdi. Senato, oybirliğiyle –Cumhuriyetçilerin ve Demokratların– protokolü
onaylamayı reddetmiş ve böylece yeniden müzakere edilmesi için ona bir imkan
tanımıştır. İç hukukta ter türlü uluslararası yargı talimatına yönelik bu ret
tavrı, ABD’nin ne Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşmasının hedefini – atmosfer
kirliliğini azalmak – kabul etmediği, ne de iç hukuk hariç bu yönde karar
almadığı anlamına gelmemektedir.
 
Ne olursa olsun, istisnacılık, ABD’nin
« başka yerde benzeri olmayan bir ulus » olduğu anlamına gelmektedir. Kendi
evlerinde kendilerini bir örnek demokrasi olarak görmekte, ama hiçbir durumda
kendilerini demokratik olarak değerlendiremeyecek olan diğerleriyle kendileri
eşit görmeyi reddetmektedirler. Soğuk Savaş süresince, düşmanları bunu dikkate
almazken, Müttefikler bu kültürel niteliği görmezden gelmeyi tercih ettiler.
Sovyetler Birliğinin yok oluşundan Batı’nın çöküşüne kadar dünya çok kutuplu
iken bu özgüllük tartışılmamıştır. Ancak bugün, ortak güvenlik sistemini yok
etmektedir.
 
Bu arada dünyanın başka iki Arap
devletinin de ABD istisnacılığına yakın bir doktrine sahip olduğunu
belirtelim: İsrail ve Suudi Arabistan.
Bu bağlamı ortaya koyduktan sonra,
Golan Platosunun egemenliği konusunun barutu nasıl ateşlediğini inceleyelim.
 
ABD ve Golan
 
Altı gün savaşının (1967) sonunda
İsrail, Suriye’ye ait Golan platosunu işgal etti. Güvenlik Konseyinin « savaş
yoluyla toprak kazanılmasının kabul edilemez olduğunu altını çizen » 242
sayılı kararı « İsrail silahlı kuvvetlerinin son çatışmalar sırasında işgal
ettiği topraklardan geri çekilmesini » emretmektedir [2].
Knesset, 1981 yılında, tek taraflı
olarak bu kararı ihlal ve Golan Platosunu ilhak etme kararı aldı. Güvenlik
Konseyi, buna, İsrail’in bu yasasının « uluslararası düzeyde geçersiz ve yok
hükmünde » olduğunu ilan eden 497 sayılı kararla yanıt veriyordu [3].
 
Birleşmiş Milletler 38 yıl boyunca bu
kararları uygulatmayı başaramazken, bunlar tartışmaya açılmamış ve ABD
tarafından her zaman desteklenmiştir.
 
Oysa ABD, 26 Mart 2019’da, işgal
altındaki Golan’da İsrail egemenliğini, yani savaş yoluyla toprak
kazanılmasını tanıdı [4].
Bunu yaparken, 52 yıl önce Golan hakkında Güvenlik Konseyinde kullandıkları
oydan ve 74 yıldan beri uluslararası hukukun ilkelerini belirleyen Birleşmiş
Milletler Sözleşmesinin ilkelerinden geri dönmüş oldular [5].
 
BM daha uzun yıllar var olmayı
sürdürecektir, ama artık kararları, bunları alan tarafları bağlamadığı için,
sadece göreceli bir değer taşıyacaktır. Uluslararası hukukun yapısının
bozulması süreci başlamaktadır. Birinci Dünya Savaşı ve Milletler
Cemiyetinden önce olduğu gibi en güçlünün yasasının geçerli olduğu bir döneme
girmekteyiz.
 
Dışişleri Bakanı Colin Powell’in 11
Şubat 2003’te, Irak’ın 11 Eylül saldırılarındaki ve Irak’ın Batıyı tehdit
eden sözde kitlesel imha silahları konusundaki sorumluluğuna ilişkin büyük
yalanlarından sonra, ABD’nin, Güvenlik Konseyinde bile sözünün göreceli bir
değeri olduğunu biliyorduk [6]. Ancak ABD Güvenlik Konseyinde kullandığı oydan ilk kez geri
dönmektedir.
Washington, kararını mevcut gerçekleri
kabul ettiğini söyleyerek savunmaktadır: Golan, 1967’den beri İsrail’in
işgali altındadır ve 1981’den beri de bu ülke tarafından kendi toprağıymış
gibi yönetilmektedir. Washington’a göre, ABD istisnacılığı gereğince,
Tanrıdan korkan bir müttefikin bu gerçeklik, art niyetli ortaklarla ilan
edilen uluslararası hukukun üstündedir.
Sonra Washington için, mükemmel bir
müttefik olan İsrail’i memnun etmek daha doğruyken, Golan’ı kendine göre suç
çetesinden ibaret olan Suriye’ye vermek kötü bir işaret olacaktır. Yine
istisnacı doktrine göre ABD, « başka hiçbir yerde benzeri olmayan bu ulus »,
aynı zamanda hem bu hakka, hem de bu misyona sahiptir.
 
Dünyaya egemen olduktan sonra
zayıflayan ABD, BM’den vazgeçti. Egemen konumunu muhafaza etmek için, dünyanın
hala denetimleri altında tuttukları bölümüne geri çekilmektedir. Rusya ve
Çin, bugüne kadar ABD’yi, Sergey Lavrov’un tasvirine göre, felakete yol
açmaması için, şefkatle ölümüne eşlik edilmesi gereken can çekişen vahşi bir
yaratık gibi görüyorlardı. Ama ABD, Donald Trump’ı seçerek çöküşünü durdurmuş
ve Trump, Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kaybettikten sonra, iktidarda
kalabilmek için ABD derin devleti (Elliott Abrams’ın atanması [7] ve savcı Robert Mueller tarafından
yöneltilen düşmanla işbirliği yapma suçlamasının geri çekilmesinin [8] ortaya koyduğu gibi) ile ittifak
yapmıştır.
 
Aslında, Milletler Cemiyeti ve
Birleşmiş Milletler Örgütü’nden sonra, üçüncü bir küresel oluşumun kuruluşuna
doğru değil, ama dünyanın farklı yargısal modellere göre düzenlenmiş, biri
ABD’nin tahakkümü altında ve diğeri « Genişletilmiş Avrasya Ortaklığı »
çevresinde egemen devletlerden oluşan iki farklı bölgeye bölünmesi sürecine
yönelmekteyiz. Doğu’dan Batı’ya ve ters yönde de yolculuk yapmanın zor
olduğu, ama iki bloğun Birleşmiş Milletlerin tek yargı sistemini kabul ettiği
Soğuk Savaştan farklı olarak, yeni sistem, bir bölgeden diğerine yolculuk
etmeye ve ticaret yapmaya imkan tanımalı, ama iki hukuk modeli çevresinde
düzenlenmiş olmalıdır.
Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’ın
28 Eylül 2018’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden duyurduğu Batı
sonrası dünya tam da budur [9].
 
Bu arada, İsrail’in, ABD’nin Golan
üzerindeki egemenliğini tanımasını bir zafer olarak selamladığını, Suudi
Arabistan’ın düşündükten sonra bunu kınadığını not edelim. Bu tutum, Suudi
doktriniyle uyuşmamakla birlikte, Arap dünyasının bu toprak fethi
karşısındaki oybirliği dikkate alındığında, Riyad, halkıyla bütünleşme yolunu
seçmiştir. Aynı nedenle, Filistin’e ilişkin « Yüzyılın Pazarlığı »nı da
reddetmek zorunda kalacaktır.
 
ABD değişti mi?
 
Basın, az önce yaptığımız gibi, BM’nin
sonunu ve dünyanın iki ayrı yargısal bölgeye bölünmesini öngörmekten
kaçınmaktadır. Olayları anlayamadığı için, bir mantraya sarılmaktadır:
popülist Donald Trump, Amerika Birleşik Devletlerini değiştirmiş ve
uluslararası liberal düzeni yıkmıştır.
 
Bu, tarihi unutmaktır. ABD Başkanı
Woodrow Wilson’un Birinci Dünya Savaşından sonra oluşturulan Milletler
Cemiyeti’nin önde gelen mimarlarından olduğu doğrudur. Ancak Aristide Briand
ve Léon Bourgeois’nun düşüncelerine uygun olarak, devletlerin eşitliğini
temel alan bu örgüt, doğrudan ABD istisnacılığı engeliyle karşılaşmıştı. Bu
nedenle, bu yapıya hiçbir zaman katılmamıştır.
 
Aksine, Başkan Roosevelt’in
mimarlardan biri olduğu Birleşmiş Milletler Örgütü, bir Demokratik Devletler
Meclisini, Viyana Kongresi’nin (1815) yönetişim sisteminden esinlenen bir
küresel idare olan Güvenlik Konseyi ile birleştirmektedir. Bu nedenle,
ABD’nin buna katılmasında herhangi bir engel yoktur, ki öyle de yapmıştır.
 
Bugün, ne Rusya, ne de Çin üzerinde
otoritesi olmadığı ve bu iki güçle uyuşmak için artık hiçbir nedene sahip
olmadığı ölçüde ABD, Birleşmiş Milletler sisteminden geri çekilmektedir.
74 yıl boyunca bu sistemin
nimetlerinden yararlanan Batılı güçlerin, bu kaçış karşısında şikayet ederek
sızlanması gariptir. Bunun yerine böylesine istikrarsız bir yapıyı nasıl inşa
edebildiğimizi kendi kendimize sormalıyız: Milletler Cemiyeti, devletler
arasında eşitliği tesis etmiş, ancak Halklar arasında eşitliği reddetmişti;
Birleşmiş Milletler Örgütü insan ırkının evrenselliğini göz ardı ederek, bir
evrensel ahlakı dayatmayı denedi.
 
Çeviri: Osman Soysal,
Voltaire.org’dan
      
 
[1] Carr Center for Human Rights Policy tarafından düzenlenen konferans
belgelerini mutlaka okuyunuz : American Exceptionalism and Human Rights,
Michael Ignatieff, Princeton University Press (2005).
[2] “UN Security Council
Resolution 242
”, Voltaire Network, 22 November 1967.
[3] « Résolution 497 du Conseil
de sécurité
», Réseau Voltaire, 17 décembre 1981.
[4] “US Proclamation on
Recognizing the Golan Heights as Part of the State of Israel
”, by Donald Trump, Voltaire Network, 26 March 2019.
[5] “Charter of the United
Nations
”, Voltaire Network, 26 June 1945.
[6] « Discours de M. Powell au Conseil de
sécurité de l’ONU
» (7 parties), par Colin L. Powell,
Réseau Voltaire, 11 février 2003.
[7] Elliott Abrams neocon hareketinin kurucularından biridir.
Dolayısıyla görev süresinin başlangıcında onu uzun süre görüşmüş olsa da,
Donald Trump’ın projesinin rakiplerinden biriydi. Abrams, özellikle
İran-Kontra dosyasını yöneten derin devletin sorumlularından biriydi.
Venezüella dosyasının sorumlusu olarak atanması, Rumsfeld/Cebrowski askeri
stratejisini Karayipler Havzasına yaymak üzere Başkan Trump ve derin devlet
arasında varılan mutabakatın bir işareti olarak yorumlanmalıdır.
[8] Robert Mueller, FBI’nin başkanıydı. Bu unvanla, 11 Eylül saldırılarının
sorumlusu olduğu iddia edilen 19 hava korsanı masalını uydurur. Uçaklar
binalara çarpar çarpmaz, United Airlines ve American Airlines tarafından
yayınlanan yolcu listelerinde, Mueller tarafından anılan isimlerin hiçbirinin
yer almadığını hatırlatalım. Bkz: «Listes des
passagers et membres d’équipage des quatre avions détournés le 11 septembre
2001
», Réseau Voltaire, 12 septembre 2001.
Bu şahıslar bu uçaklarda olmadığı için onları kaçırmaları mümkün değildi ve
dolayısıyla Robert Mueller bu saldırıların gerçek faillerini gizlemiştir.
Dehşetengiz Hile 11 Eylül 2001, Thierry Meyssan, Med Cezir, 2002.
[9] “Remarks by Sergey Lavrov to
the 73rd Session of the United Nations General Assembly
”, by Sergey Lavrov, Voltaire Network, 28 September 2018. “BM: Batı
sonrası dünyasının doğuşu
”, yazan Thierry
Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 2 Ekim 2018.