Salı , 26 Ocak 2021

DEMOKRASİ OYUNU PAYDOS!-FİKRET BAŞKAYA

İnsanlık tarihinin çok uzun döneminde ‘toplumsal uyum’ diye
bir sorun yaşanmadı… “Uyum” sorunu, insan toplumlarının ezen-ezilen,
sömüren-sömürülen, egemen olan- egemenlik altında olan ayrışmasıyla, başka
türlü söylersek, toplumun antagonik sınıflara bölünmesiyle başladı. O dönemden
sonra ezilen ve sömürülen sınıflar, kendilerine dayatılan eşitsiz statüye karşı
direndiler. Tarihin ondan sonraki dönemi, ‘sınıf mücadelelerinin tarihi’ olarak
yaşandı… İnsanlar, hakları, özgürlükleri, haysiyetleri için mücadeleden hiç
geri durmadılar. Lâkin tarih egemenler tarafından yazıldığı için, mazlumların
çığlığı pek duyulmadı… Egemenlerin ideolojik uşakları tarafından yazılan
tarih, hiç bir zaman “resmi tarih” olmanın ötesine gidemedi… [1].

Şimdilerde artık çökmekte alan ‘dünya sisteminin’ eni-sonu
500 yıllık bir geçmişi var. Başka türlü söylersek, ‘modern zamanlar’ denilen
aslında uzun insanlık tarihinde küçük bir parantez. Ve o parantez kapanmakta…
Bu günkü sistemin gerisinde üç büyük devrim vardı: Modernite Devrimi


[aydınlanma]

, İngiliz Sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi. Modernite, insan tarihini yapar, aklıyla şeylerin
seyrini değiştirebilir
anlamındadır ki, geleneksel ideolojiden radikal bir
kopuş demeye geliyordu. Fakat modernite kapitalizmle az-çok aynı dönemde ortaya
çıktı ve kapitalizm tarafından ilerici, özgürleştirici [emansipatris] özü
aşındırıldı ve kapitalist moderniteye dönüştü… İngiliz Sanayi Devrimi
ekonominin üzerinde yükseleceği ekonomik temeli oluşturdu. Fransız Devrimi de ondan
sonra politikanın nasıl yapılacağını vazetmişti.

Eski Rejimler [Acién Régimes] yıkılınca ve eski egemenler sahneden
çekilince, bundan sonra kim yönetecek sorusu
gündeme geldi… İşçiler yönetemez, zira cahildirler, köylüler yönetemez, bu
işten anlamazlar, kadınlar yönetemez cahildirler, duygusaldırlar, kolay
etkilenirler, kolay yönlendirirler dendi… Geriye ‘eğitimli ve parası olanlar,
asgari bir servete sahip olanlar, yani burjuvalar kalıyordu. Kimin yöneteceği böylece
netleşince sıra, o halde nasıl bir
yönetim şekli olacak, yönetimin modalitesi nasıl olacak
sorusu gündeme
geldi… Yönetim temsilcilerin işi
olacaktı… Belirli aralıklarla yapılan seçimlerle yöneticiler belirlenecekti…
İşte, ilerleyen dönemde geçerli olacak yönetim [egemenlik] şekli böyle oluşturuldu.
 Başlarda seçenler de seçilenler de
burjuvalardı. İlerleyen dönemde işçi sınıfının, daha genel olarak ezilenlerin
mücadelesiyle seçme ve seçilme hakkı önce erkek işçilere ve köylülere, daha
sonra da kadınlara doğru genişledi, genel oy hakkı, seçme ve seçilme hakkı
belirli bir yaşın [18-20,vb.] üstündeki herkese tanındı.

Egemen sınıflar, genel oy hakkını, işçi sınıfının
“zararlı sınıf” olmaktan çıktığına kani olduklarında tanıdılar.
Netice itibariyle ezilen-sömürülen sınıfların, tam bir sirk oyunu olan,
seçim-temsil yanılsamasına dayanan ‘demokrasi’ oyununa, dahil edilmeleri,
şeylerin seyri üzerinde etkili olamadı… Geride kalan dönemde insanlar belirli
aralıklarla [4-5 yıl] sandığa gidip oy attılar ama kullandıkları oyun reel bir
karşılığı yoktu. Oy kullanarak hep oyuna
geldiler…
Sömürü düzeni böylece bir meşrulaşma zeminine kavuşmuştu… Seçimlerle
yöneticiler değişiyordu ama yönetim hiç
değişmiyordu… Zaten seçimler değişmesin diye yapılıyordu…
Geride kalan
zamanda seçimler, sömürü düzeninin sürekliliğini sağladı. Egemen burjuva sınıfı,
oligarşiler, plütokrasiler, böylece ‘kolay yönetmenin’ etkin bir yolunu
keşfetmişlerdi… Aslında demokrasi oyunu kitleleri aldatmanın oyalamanın bir
aracı olmanın ötesine hiç bir zaman geçemedi… Kavramın gerçek anlamda
demokrasiyle bir ilgisi yoktu. Bidayette temsilî
demokrasi
denilen, [gerçek] demokrasinin önünü kesmek amacıyla  peydahlanmıştı… Zira, gerçek demokrasi, yöneten-yönetilen ayrımına izin
vermezdi. Demokrasi halkın kendi kendini
yönettiği
rejimin adıdır. Halkın,
halk tarafından, halk için yönetimi…
Orada mesleği siyaset yapmak olan burjuva politikacılarına, profesyonellere yer yoktur. Demokrasinin gerçekleşmesinin koşulu, politika yapma işinin, şeyinin herkesin işi olmasını,
her yurttaşın politik özne olmasını  varsayar… Egemenler tarafından sergilenen
‘seçim oyununun’ figüranı olmak değil…

İşte, ‘Batı Demokrasisi”, “temsilî demokrasi”
veya “Burjuva demokrasisi” denilen böyle bir şeydi. Aslında bu dünyada
ve kapitalizm koşullarında burjuva demokrasini diye bir şey mümkün değildir…
Zira, demokrasi ve kapitalizm antinomik kavramlardır…
Biri olursa diğeri olmaz… Demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik ve sosyal eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki
tamamlayıcılık ve karşılıklı belirleyicilik ilişkisi hayatî öneme sahiptir…

Ulusal servetin ve gelirin [milli gelirin] %70’i ülke
nüfusunun %1’nin cebine gittiği bir ülkede demokrasiden söz etmek abes değil
midir? Bu yüzden demokrasi ve kapitalizm yan yana getirilmesi uygun olmayan
kavramlardır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır ve dışlar. Oysa demokrasi
her türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı reddeder… Öyle bir kabul, ‘burjuva
demokrasisi’ diye bir şeyin mümkün olduğunu düşünmek,  mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin,
kapitalist sınıfın kendiliğinden demokrat olabileceği anlamına gelir. Aslında burjuva demokrasisi denilen, emekçi
sınıfların mücadeleyle kazandıkları, egemen kapitalist sınıftan kopardıkları
sınırlı mevzilerin, hakların ve özgürlüklerin toplamından ibarettir…

Lâkin bir şey var: O sınırlı haklar, özgürlükler dahi nihai kazanımlar
değildir. Sınıfsal güç dengelerinin seyrine göre, her zaman geri de alınabilirler
ve alınabiliyorlar… Sınıfsal çıkarlar gerektirdiğinde egemen burjuva sınıfı,
sınırlı hakları ve özgürlükleri by-pass etmekte tereddüt etmez…

Şimdilerde, ve kapitalizm bunama emareleri gösterirken,
artık sahte sandık oyunu bile oligarşilere, plütokrasilere bol gelmeye
başladı… Gerçi ‘eski oyun’ bitti ama yenisini kurmak da artık pek mümkün
görünmüyor… Şimdilerde ‘olağanüstü hal’ modası başladı… Sistem sıkıştıkça, çözdüğünden
daha çok sorun yaratır hale geldikçe, faşizmin veya baskı rejiminin değişik
versiyonları gündeme gelmekte… Artık ellerinde baskıyı, şiddeti, devlet terörünü
manipüle etmekten başka bir koz yok. Zira, meşruiyetlerini kaybettikçe,
yönetebilme yetenekleri de aşınıyor. Baskıya, şiddete, devlet terörüne
sarılmalarının, temsilî demokrasiyi bile by-pass etmelerinin nedeni bu… Artık
gelinen aşamada kapitalizmin ‘büyük insanlığa’ teklif edeceği bir şey yok…

Bu yazıyı, yakın
zamanda kalbettiğimiz değerli dostum Samir Amin’den kısa bir alıntıyla
bitirelim: ” Çağdaş kapitalizmin
politik sistemi artık plütokratik bir sistemdir. Bu plütokratik sistem de
” düşük yoğunluklu demokrasiye” dönüşen temsili demokrasiyle
yetiniyor. İstediğinize oy atmakta özgürsünüz ama artık bunun bir kıymet-i
harbiyesi yok zira, her şeyi belirleyen parlamento değil, piyasadır! Bu arada
otokratik iktidar biçimleri  ve bir sirk
oyununa dönüşen seçimler de plütokrasinin hizmetindedir”…

Artık şeylerin ‘gerçeğini’ düşünmenin, şeylerin gerçeğine
nüfuz etmenin ve gereğini yapmanın zamanı gelmiş olmalıdır… Bu dünyanın tüm zenginliğini üreten
ama ürettiğine ulaşamayanların ellerinin hep armut toplaması mı gerekiyor?

————————————————————————————————-

(1) Bkz: Fikret Başkaya, ” Neden Resmi Tarih?”, in Reel Atatürkçülük, Özgür Üniversite
Kitaplığı, 2007, ss. 115-121 ve

https://bianet.org/biamag/siyaset/115476-neden-resmi-tarih

(2)
Samir Amin, V. Enternasyonal İçin,  Çeviri: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite
Kitaplığı, 2007, s. 55