Perşembe , 21 Ocak 2021

Kapitalist Tıp ve “Performance Sistemi!” Fikret Başkaya

Eskiler, “Ol
mahiler ki, derya içredirler deryayı bilmezler”
derlerdi. Balıklar
denizde yaşar da denizi bilmezler. Balıklar denizi bilselerdi şeylerin seyri
değişir miydi? Bu, tartışmaya açık bir sorundur… Lâkin, insanlar da
kapitalist bir toplumda yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar ve kapitalizmi
bilmemenin vahim sonuçları var. Kapitalizmde üretimle ihtiyaçların tatmini
arasındaki doğrudan bağ kopmuş durumdadır. Üretim, pazarda [piyasada] satmak, kâr etmek amacıyla yapılıyor. Başka türlü ifade edersek, kapitalizm dahilinde kullanım değeri değil, değişim değeri üretiliyor ki, bu temelli bir sapmadır. Bu durum, kapitalizm önceleyen sosyal formasyonlardan temelli bir farklılık demeye de geliyor.

Kapitalizm,  biri yatay, diğeri dikey, ikili bir gelişme, yayılma, genişleme eğilimine ve dinamiğine sahiptir. Kapitalist alandan kapitalist olmayan alanlara doğru genişliyor, önüne gelen ne varsa bir tsünami gibi silip süpürüyor. Bir de dikey gelişme seyri izliyor ki, o da halen kapitalist olan alanda yoğunlaşma, derinleşmedir. Şimdilerde meta ilişkilerinin insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerine sirayet etmesi, nüfûz etmesi, dikey yayılmanın, derinleşmenin bir sonucudur. Kapitalizm her şeyi metalaştırıyor, şeyleştiriyor, parayla alınıp-satılabilir birer kâr nesnesine indirgiyor. Canlı olan  ne varsa ölü metalara dönüştürüyor. Ve bu saçmalık hiç bir zaman gerektiği gibi sorgulanmıyor, üstelik şeylerin normal hali sayılıyor…

Sağlık hizmeti hiç bir dönemde bu kadar metalaştırılmadı. Şimdilerde
artık parayla  alınıp-satılan bir meta,
bir kâr aracı. Neoliberal saldırı, tüm hizmet alanları gibi, sağlığı da
kapsamış bulunuyor… Hastaya hasta değil, müşteri
denmesine 15 yıl önce karar verildi ve onu performans uygulaması izledi.
Fakat bu anlayış ve uygulama, sadece özel hastanelerle de sınırlı kalmadı. Kamu
hastaneleri de birer ‘sağlık işletmesi’ olarak yeniden düzenlendi. Sağlık
çalışanlarının sabit ücretleri düşük tutularak, döner sermayeye katkıları
oranında pay almaları yöntemi benimsendi.

Hekimler, özellikle de TTB ve sağlık alanındaki sendikalar, baştan
itibaren söz konusu sistemin sakıncalarına, ortaya çıkaracağı olumsuzluklara,
topluma neye mal olacağına dikkat çekip karşı çıktılar. Bunun özlük haklarına
yönelik bir saldırı olduğunu da ısrarla dile getirdiler ve itirazlarını ısrarla
sürdürüyorlar… Fakat, ’emir yüksek yerden gelmişti’ bir kere… Komprador
rejim, hekimleri, TTB’yi ve sendikaları değil, Dünya Bankası’nın, IMF’nin ve
Dünya Ticaret Örgütü’nün, ’emir ve görüşleri’ doğrultusunda ilaç ve tıbbi cihaz
tekellerinin çıkarını gözetmeyi yeğledi… Tekellere teslim olmanın adı da ‘ sağlıkta
yapısal dönüşümdü!’…

Kapitalizm köylünün [çiftçinin] kendi tavuğunun
yumurtasını yemesini istemez, ona yumurta satmak ister, ineğinin sütünü
içmesini, yoğurdunu yemesini istemez ona süt ve yoğurt satmak ister. Böylece
insanların yiyip-içtikleri de dahil, her şeyi metalaştırır, şeyleştirir,
soysuzlaştırır ve bir kâr aracına dönüştürür. Kapitalizm sağlıklı insanı
sevmez, ilaç şirketleri de sürekli ilaç satmak için hastanın iyileşmesini
istemez… Şimdilerde her evin birer eczaneye benzemesinin nedeni budur… Kapitalizm
‘koruyucu hekimliği’ muteber saymaz… Oysa koruyu hekimliğin öncelikli olması gerekirdi…
Şöyle bir düşünün, ortalıkta hâlâ metalaştırılmamış, kâr aracına
dönüştürülmemiş bir şey kaldı mı? Marx, bundan tam 172 yıl önce, Felsefenin Sefaleti adlı ünlüeserinde, kapitalizmin bu kör mantığını
şöyle ifade etmişti: “En
sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alışveriş ve pazarlık konusu
olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu
olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu
olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel
kokuşma ve evrensel ölçekli alış – veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle
ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin
saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” 
Aradan
geçen zamanda durumun ne hale geldiği ortada. Hava hariç, artık her şey
metalaşmış durumda… Lâkin, eğitim, sağlık gibi alanların dahi metalaştırılmasının
vahim sonuçlar yaratması kaçınılmazdır… İnsanın hastalığından kâr etmenin bir
mantığı olabilir mi? Kapitalizm için var… İyi de bu kabul edilebilir bir
durum mudur?

Şimdilerde hastaneler, sağlık kuruluşları, sağlık merkezleri tam birer
kapitalist işletmeye dönüşmüş durumda. Bir Coca-Cola, ya da un fabrikası gibi
ve amaç da azami kâr…Her şey kârı artırmak üzere kurgulanıyor ve öyle işliyor..
Sağlık Bakanı, Performans Yönergesinin amacını şöyle ifade etmişti:
Sağlık kurumlarında, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, kaliteli ve
verimli hizmet sunumunun teşvik edilmesinin sağlanması, daha fazla hizmet
edenin daha çok para kazanacağı”
bir sistem… Eğer bu açıklamayı
yapan sağlık bakanı yalan söylemeyi sevmeyen biri olsaydı, şöyle demesi
gerekirdi: ‘Bundan böyle hastaneler, sağlık kurumları tam birer kapitalist
şirket olacaklar ve öyle çalışacaklardır, azami kâr esas olacaktır. hekimler ve
diğer personel de parça başına ücret alacak, çok iş yapan çok kazanacaktır…
Aynı bir konfeksiyon şirketinde, gazoz fabrikasında olduğu gibi… Kapitalist
işletmenin kalite diye bir kaygısı yoktur, oradaki asıl amaç daha çok üretmek
ve daha çok kâr etmektir…  

Adı hastane de olsa, şirketin asıl amacı kâr olduğuna göre, artık hekim
başına en çok üretim esastır… Performans saçmalığının geçerli olduğu durumda,
hekim günde 100 kadar hastaya bakmak zorunda bırakılıyor. Bir hekim günde 100
hastaya bakabilir mi? Bir seferinde bir hastanenin kardiyoloji bölümünden
randevu almıştım. Hekimin huzuruna çıkışımla odadan çıkmam tam beş dakika
sürdü… Aslında süre beş dakika değil de mesela iki buçuk dakika olsaydı
şirketin kârı da, o oranda artardı… Mesela bir psikiyatristin günde 80 hasta
baktığını düşünün: Hiç ara vermeden sabahtan akşama hasta kabul etse, giriş,
çıkış, kayıt ve reçete yazma süreleri çıkarıldığında hastanın yakınmasını ifade
etmesi ve hekimin bir fikir edinebilmesi için kalan süre iki dakikayı geçmez…
Tek çözüm hastanın bir antidepresan reçetesiyle odadan çıkması olur… ‘Performans
sisteminin’ dayattığı yoğun çalışma, hekimlerin yetkinliğini, kendilerini
geliştirmesini de zora sokuyor…

Bir kapitalist neden bir hastane açar, bir okul açar, üniversite kurar,
sermayesini o alanlara yatırır? İnsanların sağlığına derin duyarlılığından mı,
eğitime olan tutkusundan mı? Kâr etmek için… İyi de kapitalistin kâr
amacıyla, insanların doğru-dürüst tedavi edilmesi, doğru-dürüst eğitim alma
gereği uyuşur mu?

Kapitalist tıp teknolojisindeki ilerleme elbette bir vakıa ama bu gün
bu dünyada yaşayan insanların yarıdan fazlası o ‘harikalar yaratan’ teknolojiye
ulaşamıyor… Yaşam biçimlerine, beslenme şekillerine ve çevre koşullarına
bağlı hastalıklar giderek artmakta. Bütün bu etkenler kapitalist ekonominin
mantığı ve işleyişiyle doğrudan ilgili… Geçerli neoliberal anlayış,
politikalar ve uygulamalar, insanlığın temel gereksinmelerini göz ardı edip,
kısa vadede kârı esas alıyor. Kaynaklar küçük bir azınlığın zenginliğini
artırmak için sömürülüyor, yağmalanıyor, talan ediliyor…


[karşılanması]


[coğrafi]