Cuma , 25 Eylül 2020

TÜRKİYE, LAİKLİK VE DE LAİKLİĞİN SONU – Kadir Cangızbay

 

Laiklik Eski Yunanca’daki laik, yani halk kelimesinden türetilmiş.

 

Halk, kişilerin doğuştan gelme ve/ya da sonradan edinilme hiçbir özelliği dikkate alınmaksızın hukuksal olarak eşit sayıldıkları düzendir. Burada, en başta cinsiyet ve sonrasında da dil, din, meşrep, etnik köken vb… olmak üzere kişilerin hepsi birbirinden farklı her türlü somutluk dışındaki özelliklerinden tümüyle soyutlanarak hepsinin birbirine eşit olarak ele alındıkları hukuksal bir statüye sahip olmaları söz konusudur. Bu ise, her şeyden önce bütün vatandaşların eşit derecede seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları anlamına gelir ve işte tam tamına burada şunu diyebiliriz ki Türkiye’de diğer başka unsurların yanı sıra sırf seçim barajları ve insanların seçme-seçilme haklarını dolaylı veya dolaysız yoldan kısıtlayan pek çok seçim düzenlemeleri itibarıyla da laikliğin iyice uzağına düşmüş bir durumdadır. Şöyle de söyleyebiliriz: Her türlü inanç sistemine mensubiyet ya da aidiyetten bağımsız kılınmış, dolayısıyla halkı kadını ve erkeğiyle bir gören yönetim -bu arada, devlet- sistemi.

 

Bu noktada artık şunu da söyleyebiliriz: İnsan kadınıyla ve erkeğiyle aynı bir soya mensup, dolayısıyla da aynı haklara sahiptir; ki bu noktada laikliğin, hepsi kendi aralarında hukuki eşitliğe sahip vatandaşlar bütünü olan cumhuriyetin en vaz geçilmez yapı taşı olduğu da açıktır.

 

Laikliği özellikle “aydınlanma hareketi” ve Büyük Fransız Devrimi sonrasında kazandığı anlamıyla ele aldığımızda ise, devletin insanların inançlarıyla ilgili her türlü ayırımcılıktan uzak durması anlamına gelir.

 

İşte bu anlamıyla ele aldığımızda, örneğin devletin imam-hatip liseleri ve ortaokullar açması doğrudan doğruya laikliğe aykırı bir tutumdur; zira bu okullar, hatta da mezhep esasında kurulmuş okullardır. Yine aynı anlamı itibariyle ilk, orta okul ve liselerde kadın-erkek ayırımına gidilmesi laikliğe aykırı bir gidiştir. Sadece kızların da değil erkeklerin de gideceği ve de kızların daha üç-beş yaştan  itibaren cinsel bir obje konumuna indirgendiği kuran kursları açılması, değil devlet desteği görmek, açılmasına izin vermek de doğrudan laikliğe aykırıdır.

 

Burada çocuklar, çok küçük yaşlarından itibaren hiç bilmedikleri bir dilde onlarca sayfayı ezberlemek zorunda bırakılmış olmaktadır. Bu çocukların anneleri de büyük çoğunlukla başı kapalıdırlar. Ancak bu kadınları en kaba bir anlayışla da olsa kendi aralarında en az üçe ayırmak gerekir:

-Anadan görme bir biçimde başını kapatmak, ki bu kategoride saçların görülüp görülmemesi hiçbir problem değildir; ama aynı zamanda her türlü geleneğin de, aslında siz farkına varsanız da varmasanız da mutlaka ve mutlaka güçlülerin egemenliğine hiç bir zarar vermeyeceğidir; kısacası her gelenek en az egemenlerin egemenliğine, en fazla da böyle bir egemenliğin sürmesine olanak vermesi halinde sürüp giden bir adettir.

-Bir ikinci gelenek modeli de daha vardır ki, o da bu adete bağlı kaldığını gözle görülür biçimde ispat eden, içinde yer aldığını kişiye içinde bulunduğu cemaat ya da toplum içinde sınıf atlama imkanı verir. Örneğin günümüz Türkiye’sinde saçını hiçbir şekilde dışarıdan görünmeyecek bir biçimde örtmek, bu türden bir gelenek haline gelmiş durumundadır ve böylesi bir geleneğin devlet katında yer almasına izin vermek bizzat devletin toplumu dinsel bir sembol esasında en az ikiye ayırması anlamına gelir ki, aslında mutlaka yasaklanması gerekir. Kadın özel hayatında başını örter ve ya örtmez, ancak diyelim kendisi bir öğretmen, hakim, savcı vs…, işte böyle bir kamu görevi yaparken saçını bu şekilde örtmesi kesinlikle laikliğe aykırıdır. Bu arada şunu da söyleyelim ki, kişi kulağından dişine ve de hatta dışkısına kadar aynı DNA ile ölçülür; ama biz insanları ancak suratlarıyla, yani sima/çehreleriyle tanırız ve de kişilerin simasına saçları da değişik ölçüde mutlaka yansır; dolayısıyla kişinin simasına yansıdığı ölçüde baş kapamanın daha da farklı bir ölçüde cezalandırılması da gerekebilir.

-Bir de uç bir örnek olarak görebildiğimiz iyice çılgın örnekler vardır ki bunlar da kendilerinin yanı sıra kızlarını da dava konusu yapabilecek bir davranış peşindedirler: Sadece kendilerini değil kızlarını da peçe ya da burkayla kapatma çabası içindedirler.

 

Buraya kadar Türkiye’nin laikliğe aykırı düşen yanları üzerinde durduk; ama son söz olarak Türkiye’de anayasanın değişikliğine bile gidilemez ilkelerinden biri olarak laikliğin tümüyle reddedildiğine ilişkin bir uygulamayı ortaya koyup kapatacağız: Ayasofya’nın müzeliğinin bakanlık kurulu kararıyla değil, doğrudan doğruya  Cumhuriyet’le ortadan kaldırılan bir hukuk temelinde yok sayılması, fiilen cumhuriyetin ortadan kaldırılmasıdır ki, bu da sadece hukuken bir ayıp değil aynı zamanda insan soyunun tekliğinden, dolayısıyla kadın-erkek eşitliğinden uzak olmasıdır.