Perşembe , 21 Ocak 2021

21. YÜZYIL FAŞİSTLERİNİN CADISI: TERORİST* Kadir Cangızbay

“Cadı
avıysa, cadı avı”: Gerçekten de cadı avı; zira düpe düz tedhiş. Bu lafı kimin
ettiğini söylemek veya yazmak bile insanı terorist, terör destekçisi veya
birisine hakaret etti diye hapse göndermelerine yetiyor; üstelik de neyle
suçlandığı kendisine aylarca, hatta yıllarca söylenmeksizin.

Tam
tamına bir tedhiş rejimi. Hiç kimse nerede ne yaptı, ne söyledi, ondan
dolayı  teroristlikle suçlanacağını
bilemez. Tam bir enkizisyon rejimi: Ön kabulü, varsayımı; hani şu “şeytanın en
büyük şeytanlığı, kendisini melekmiş gibi gösterebiliyor olması”.

Ne
yaparsan yap, istersen melekmiş gibi davran, melekmiş gibi davransan da, melek
gibi davranman bile şeytan olduğunun göstergesi, hatta delili addedilebilir.
İşte tam bu noktada davranışın eylem ile suçun 
ve de ceza arasındaki bağ koparılmış olur; oysa hukukun en evrensel
ilkesi “yasa ile tanımlanmamış suç ve ceza olamaz”dır.

Bu
evrensel ilkenin aşılmasında maymuncuk, ‘tedhiş’ yerine ‘terör’ kelimesini
kullanılmasıdır. Bu şekilde tedhişçilik, yani terör/terorizm/teroristlik ile
‘kendi hedeflerine ulaşmak üzere insanları dehşete düşürüp yıldırarak mefluç
kılacak eylem, icraat ve tasarruflarda bulunmak’ arasındaki bağ koparılmış
olmaktadır.

Terör bir eylem
biçimidir ve gerek yegane eylem biçimi, gerekse nihaî amacı insanları  dehşete düşürüp mefluç hale getirmek
değil  ise herhangi bir örgüte terör
örgütü denilemez ve de aslında böyle bir örgütten de söz edilemez, üyelerinin
tümünün aklını yemiş ve/ya da esrarkeş olmasının dışında; siyasal islamcı cani
toplulukları misali.

Terör
örgütü diye bir örgüt türü olamayacağı gibi, terorist diye bir insan türü de
olamaz. Diyelim, kişi hırsızlık yapmış, hatta hayatını hırsızlık yaparak idame
ettiren birisinin hırsız olduğu açık ve kesindir; ama bu kişi akordeon veya ud
çalıp şarkı söylerken de hırsızlık yapıyor, dolayısıyla hırsız değildir. Hele
bu kişinin şarkısına eşlik etti, hatta sırf aynı şarkıyı söyledi veya
mırıldandı diye insanları hırsız olmakla, kendisi hırsız olmamakla birlikte
hırsızlık propagandası yapmakla suçlamak hem ‘suç da, cezası da yasayla önceden
tanımlanmış olmak zorundadır’, hem de ‘suçun şahsîliği’ ilkesinin ihlalidir, ki
bu durumda suç ile somut bir fiil, dolayısıyla da fail arasında doğrudan bir
bağ kurma imkanı ortadan kaldırılmış olur.

Bu
noktada suç ile fail arasındaki bağı kurmak üzere cadılık, büyücülük, cinler,
periler, en nihayetinde de şeytan gibi kavramlar devreye sokulacaktır; ki,
bütün bu aracı unsurların günümüz Türkiye’sindeki karşılığı terör/terrorist:
“Ne analar ağlasın, ne de çocukları” diyen birisi teröre destek vermekten
yargılanıp hapse atılıyor; yani, meleklere yaraşır bir ifade ve temenniden
dolayı, aslında kendisini melekmiş gibi gösterme maharetine sahip bir şeytan
addedilerek. Oysa şeytan, kendi hedeflerine ulaşmak üzere insanları dehşete
düşürüp mefluç etmeye yönelik eylemlerde bulunmak anlamına gelen tedhiş
kelimesi yerine Türkçe’de ‘dehşet’le ilişkisini kurmak olanaksız terör
kelimesini her kim kullanıyorsa, tam tamına odur.

İşte tam
bu noktada zalimlik açısından AKP rejimini Hitler rejimine banzetenlere şunu
hatırlatalım: Evet Hitler rejimi bir vahşet rejimidir, ama harbîdir, yani bir
bakıma dürüst; peşinen açık açık söyler, “eğer yahudiysen, romansan, eşcinselsen
vb… ben senin sadece diplomanı, ünvanını, paranı, malını, mülkünü değil canını
da alırım”. Oysa AKP rejiminde kimin, ne zaman neyle suçlanacağı belli
değildir; Kadri Gürsel bile FETÖcülükten içeri atılabilir, yüz binin üzerinde
insan, haklarında değil bir yargı kararı, herhangi bir soruşturma bile yok iken
KHKlarla sadece işlerinden atılmayıp kazanılmış haklarından da yoksun
bırakıldılar, ama zulüm daha devam edecekti: Yeni işlere girmeleri veya başka
iş yapmaları da engellendi. Ancak bu da yetmedi ve bu insanların karı veya
kocalarından başlamak üzere bütün yakınları kamu görevlerinden yasaklı kılındı,
ki işte tam bu noktada AKP rejiminin esas hangi rejime benzetilmesi gerektiği
ortaya çıkar: Stalin rejimi. Stalin’in 1934 Aralık kararnamesiyle ‘manevî suç
ortaklığı’ kategorisi ihdas edilir: Kişilerin suçlanıp yargılanması ve
cezalandırılması için maddî bulgu ve delillere artık ihtiyaç yoktur. Sanıkların
neyle suçlandıklarını öğrenmeleri de yasaklanmıştır, duruşmaya çıkarılmalarının
24 saat öncesine kadar; ayrıca bu sanıklara avukatlık etmek de kesinlikle
yasaktır. Bu zalimane bir yasaktır; ama, bu sanıklara avukatlık edenleri ve de
işte tam tamına bu yüzden tutuklayıp daha sonra ‘suçlu’ları savunmaktan hapse
mahkum eden bir rejimden yine de daha dürüsttür Stalin rejimi; hiç değilse
peşinen yasaklamıştır bu ‘suçlu’lara avukatlık etmeyi; kendilerine tuzak
kurmadan.

Özellikle
1935-39 arası ‘Büyük Terör’ olarak adlandırılan Stalin rejiminin yargılayıp pek
çoğunu idama mahkum edip cezalarını anında infaz ettiği hemen herkesi terorist,
hain ve dış mihrakların ajanı ilan edip suçlamış olması da ayrıca hem ironik
hem de trajik bir durumdur. Ancak kendi Gürcülüğünü gizlemek üzere Cugaşvili
soyadının yerine Rusça ‘çelik adam’ anlamına gelen uyduruk bir soyadı üreten ve
de iktidarını berkitmek üzere ‘Büyük Rusya’ milliyetçiliği üzerinden ‘sosyalist
aile’yi kutsayıp kürtaja ve eşcinselliğe savaş açan bu oportunist zalimin bile
baş vurmamış olduğu bir tuzakçılık vardır ki, o da, önce seçime girebilirsin
dediği adayları, seçimi kazandıkları anda, “sen zaten seçime giremezdin” diye
haklarından yoksun kılmaktır: Ne şereflisin be YSK.

Söz
seçimlere gelmişken, geçersiz oylar yeniden sayılınca AKP oylarının bir kaç bin
olsa da artmış olmasının sırrı nedir, bir de ona bakalım: AKP oycuları
arasında, genellikle öğretim düzeyi düşük, “mührü ampulün üzerine vur”
sloganını soyutlamaktan aciz, biat kültürü kurbanı ve de aynı zamanda iktidar
partisi yandaşı olmanın verdiği pervasızlık içinde kural tanımazlığı marifet
sayanların oranları daha fazladır da, işte ondan.

Sırf son
seçimler değil, daha geniş bağlamda şunları da söyleyelim ki, çok daha ince ve
sofistike hilekarlıkları önleyemeyeceğini her ne kadar bilsek de, seçimlerde
parmak boyası kuralıyla birlikte, belirli bakanlıkların tarafsızlara verilmesi
zorunluluğunun geri getirilmesi gerekir ve de bu tedbirlere bile karşı çıkmak
her türlü namussuzluğa açık olmak anlamına gelir. Ancak en önemlisi, partili
cumhurbaşkanının her türlü seçim yasağından muaf tutulması adaletsizliğinin ortadan
kaldırılmasıdır.

* abc gazetesinde yayınlanmıştır…