Pazartesi , 20 Mayıs 2019

CUMHURİYET TÜRKİYESİ KADIN HAKLARI BAKIMINDAN AVRUPA’DAN BİLE İLERİDE MİYDİ?-Osman Tiftikci 07 Mart 2019

Kadın hakları denilince en yaygın söylemlerden biri, bu hakların Türkiye’de Avrupa’dan, hatta Fransa’dan bile önce verildiğidir. Bu iddiaya göre Türkiye’li kadınlar Cumhuriyetle birlikte ortaçağ karanlığından kurtulmuşlar, özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Gene bu iddiaya göre, Cumhuriyet Türkiye’si, İslam dünyasının ilk ve tek laik ülkesi olduğu gibi, kadınlara haklarını veren ilk ve tek İslam ülkesidir.

Atatürkçü görüş, diğer konularda olduğu gibi kadın sorununda da AKP gericiliğine karşı Cumhuriyet döneminin Kemalist politikalarını çözüm yolu olarak önermektedir.

1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat yasasıyla eğitimin dinden arındırılması, kadın erkek karma eğitim yapılabilmesi, 1926 İsviçre Medeni Kanununun kabulüyle, aile ilişkilerinde yapılan reformlar, kadınların sanatsal alanda, örneğin sahnelerde de yer alabilmeleri, kadınların her tür mesleki alana katılabilmelerinin önünün açılması, bütün bunlar; az sayıda kadınla sınırlı olsa da, eleştirilecek çok özelliklere sahip olsalar da ilerici adımlardı. Bu reformlar, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, bu alanda atılan adımların devamı niteliğindeydiler.1934 yılı sonunda kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, bu yukarıdan aşağı reform hareketinin tepe noktası gibi duruyordu.

Verildikleri dönemde özellikle de 1930’lu yıllarda tümüyle biçimsel olarak kalan kadın hakları, 1960’lı, 70’li yıllarda ve sonrasında kadın özgürlük mücadelesinin ve kadın örgütlenmesinin gelişimini kolaylaştırıcı, en azından bütünüyle engelleyici olmayan bir işlev gördüler. Bu nedenle önemsiz olgular değillerdi. Fakat bu reformlar Atatürkçülerin abarttığı kadar var mıydı ve bu politikalar günümüzde AKP gericiliğine karşı, Türkiye’de kadın özgürlüğü sorununa bir alternatif olabilir mi?

Türkiye Kadın Hakları Bakımından Avrupa’nın En İleri Ülkelerinden Biri miydi?

11 Nisan 1930 tarihinde Türkiye’de kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kazandılar. 1933 yılında bu hakka, kadınların muhtar olma ve ihtiyar meclisine seçilme hakkı eklendi. 5 Aralık 1934 tarihinde de kadınlar genel seçme ve seçilme hakkını kazandılar. Türkiye’de kadınlar ilk kez 1935 yılında seçimlere katıldılar.

1935 yılında Fransa, İtalya, İsviçre, Yunanistan’da kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkını kazanamamışlardı. Fakat Avrupa’da bu ülkeler istisna durumundaydılar. Avrupa kadınları özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası süreçte bu hakkı kazanmışlardı. Örneğin bütün İskandinav ülkeleri, Belçika, Hollanda, Danimarka, Almanya, İspanya, İngiltere, Portekiz, Polonya ve Sovyetleri oluşturan ülkelerin kadınları bu hakkı kazanmışlardı. Avrupa dışında Amerika, Kanada, Avustralya, Orta Asya Cumhuriyetleri, Kafkasya devletleri, Afrika’da Zimbabve ve Kenya kadınların bu hakları kazandıkları bazı ülkelerdi. Kadınların seçme ve seçilme hakkını hangi ülkelerde ne zaman kazandıklarına internet üzerinden kolayca ulaşılabilir. Yani Türkiye Avrupa’da kadın haklarının kazanıldığı ilk ülkelerden değil, son ülkelerden biriydi.

1920’li yıllarda Türkiye feministleri kadın hakları bakımından Türkiye’yi Avrupa ve dünya ile karşılaştırıyorlar ve çok geri buluyorlardı. Örneğin Kadın Yolu dergisi, daha 1925 yılında şunları yazıyordu:

“Bugün otuz hükümet dahilinde, 138 milyon kadın hakk-ı reye sahiptir. (1935 yılında bu sayı çok daha artacaktır O.T) Bazı memleketler, kadına evvel belediye intihabatına iştirak  (yerel seçimlere katılım) gibi daha mahdut (sınırlı) haklar vermekle başlamış ve yavaş yavaş tevsi eylemiştir (genişletilmiştir).”[1] (Parantezler O.T.)

Durum böyleyken, Avrupa ülkelerindeki üç beş istisnayı öne çıkarıp, “Türkiye’de kadın hakları Batı ülkelerinden bile önce verildi” demek doğru değildir. Aynı mantıkla Zimbabve (o zamanın Rodezya’sı)  ve Kenya’ya bakıp; “Atatürk döneminde Türkiye kadın hakları bakımından Afrika’nın bile gerisindeydi” de diyebiliriz. Ayrıca Fransa, İtalya gibi ülkeler 1935 yılında genel olarak kadın hakları, kadın örgütlenmesi, kadınların eğitim düzeyi, sosyal yaşama katılımı, mesleklere katılımı, kadın örgütlenmesi bakımından Türkiye’den fersah fersah ilerideydiler.[2]

Türkiye Kadınlara Siyasi Haklarını Tanıyan İlk ve Tek İslam Ülkesi miydi?

Değildi. İslam dünyasında siyasi haklarını ilk kazanan kadınlar, Türkiyeli kadınlar değil, Rusya’da yaşayan Müslüman kadınlardı. Rusya Müslüman kadınlarının 1905 devrimi ile birlikte başlayan özgürlük mücadelesi, 1917 Şubat ve daha sonra Ekim sosyalist devrimiyle başarıya ulaştı.

Şubat devriminden sonra 1-11 Mayıs 1917 tarihleri arasında yapılan Birinci Umumi Rusya Müslümanları Kongresi’nde kadınların seçme ve seçilme hakkı kabul edildi. Kongreye katılan yaklaşık 900 delegenin 112’si kadındı. Kongre, Rusya Müslümanlarının merkezi dini idarelerinden biri olan Orenburg Müftülüğü’ne bir kadını kadı (hakim) olarak seçti. Muhlise Bubi Hanım İslam tarihinde kadılık mevkiine seçilen ilk kadın oldu.

İslam dünyasında kadınların seçme ve seçilme hakkını ilk tanıyan devlet ise, 28 Mayıs 1918’de kurulan ve 28 Nisan 1920’de Sovyetler tarafından yıkılan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti idi. 28 Mayıs 1918 tarihli Azerbaycan İstiklal Beyannamesi’nin 4. Maddesi şöyleydi:

“4. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, millet, mezhep, sınıf, silk (meslek O.T) ve cins farkı gözlemeden kalemrevinde (hudud-u dahilinde Y.Kafkasya) yaşayan bütün vatandaşlara hukuk-u siyasiye (siyasi haklar O.T) ve vataniye temin eyler.”[3]

Yıkılan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin yerini Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti aldı ve kadınlar siyasi haklarını kullanmaya devam ettiler. Ekim devriminden sonra kurulan bütün Müslüman cumhuriyetlerde kadınlar siyasi haklarına sahiptiler.

Türkiye Cumhuriyeti, kadınların siyasi hakları bakımından, 1920’li ve 1930’lu yıllarda, birçok Müslüman halktan ve Müslüman devletten geri durumdaydı. Bu nedenle o dönemin Türkiye’li komünist kadınları, Türkiyeli kadınlara, kadın hakları ve kadın mücadelesi bakımından Sovyet Müslüman kadınlarını örnek olarak gösteriyorlardı. Bu konuda Aydınlık dergisinde birçok yazı yayımlanmıştı.

Verilen Haklar Kadın Hareketine Nelere Mal Oldu?

Atatürkçüler kadınlara siyasi haklarını verdi diye M. Kemal’e methiyeler düzerken, Türkiye kadınlarının elinden nelerin alındığından hiç söz etmiyorlar. M. Kemal’in kurduğu tek parti ve tek adam yönetimi, kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığı dönemde, Osmanlı’da II. Meşrutiyetle başlayan ve 1920’lerde de devam eden kadın hareketinin son izlerini de sildi. Feminist hareket yok edildi ve 1935 yılından sonra yaklaşık 50 yıl kendini toparlayamadı. Yasaklı komünist kadın hareketi ise 1970’li yıllarda tekrar yasal örgütlerini kurmaya, dergi çıkarmaya başlayabilmişti.

1925 yılında Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte demokratik haklar ve toplumsal muhalefet tam bir baskı altına alındı. 1927 seçimleri tek parti ile yapıldı. CHP aynı yıl yaptığı tüzük değişikliği ile M. Kemal’i değişmez parti başkanı ve ölene kadar Cumhurbaşkanı ilan etti. M. Kemal’e milletvekillerini belirleme yetkisi verildi. Yasamanın, yürütmenin, yargının ve ordunun başında M. Kemal vardı. 1936 yılının Haziran ayında çıkarılacak bir genelgeyle de, parti il başkanları aynı zamanda vali yapılacak, Parti Genel Sekreteri de aynı zamanda İçişleri Bakanı olacaktır. Gene aynı yıl (1936) faşist İtalya’nın ceza yasasından alınan maddeler, ünlü 141 ve 142. Maddeler olarak düzenlenip, Türk Ceza Yasasına konulacaktır.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilene kadar Türkiye’de çok uluslu, çok dinli feminist bir kadın hareketi, kadın dernekleri, kadın dergileri vardı. 1920’li yıllarda komünist partili kadınlar da bu harekete katılmışlardı.

Çerkes bir aileden gelen Nuriye Ulviye Mevlan Civelek’in çıkardığı Kadınlar Dünyası dergisi bunlardan biriydi. Dergi aynı zamanda  Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti‘nin (Osmanlı Kadınının Haklarını Savunma Derneği) yayın organıydı. Dergi yazarları arasında Kürt ve gayrımüslim kadınlar da vardı.

Kürt kadınları Mayıs 1919’da İstanbul’da Kürt Teali-i Nisvan Cemiyeti’ ni (Kürt Kadınını Yükseltme Derneği) kurmuşlardı. Derneğin yayın organı Jin (Kadın) dergisiydi.

Çerkes kadınları da 18 Mayıs 1919’da resmi olarak  Çerkes Kadınları Teavün (yardımlaşma) Cemiyeti’ni örgütlemişlerdi. Derneğin 1920’de yayına başlayan Diyane (Anamız) isimli bir de yayın organı vardı.

Ermeni feminist hareketinin son temsilcisi Hayganuş Mark, 1919 yılında Hay Gin (Ermeni Kadını) dergisini yayımlamaya başlamıştı.

Nezihe Muhiddin, henüz İstanbul Ankara hükümetinin denetimine geçmeden önce Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmuştu.

Bütün bu oluşumlar, feminist hareket, Ankara hükümetinin tüm ülke yönetimine egemen olması, Cumhuriyetin ilanı ve tek parti yönetiminin kurulması sürecinde gittikçe geriledi ve 1935 yılından itibaren de tümüyle yok edildi. Kürt kadın örgütlenmesi çok kısa sürdü. 1923’te Çerkes kadınlarının örgütü ve yayın organı kapatıldı. İstanbul’un da denetimini ele geçiren Ankara hükümeti Kadınlar Halk Fırkası’na izin vermedi. Bunun üzerine fırka derneğe dönüştürüldü. Şubat 1924’te Türk Kadın Birliği kuruldu. Dernek Türk Kadın Yolu isimli bir dergi çıkardı. Ama baskılar gene son bulmadı. 1927 yılında dergi kapandı. Nezihe Muhiddin yolsuzlukla suçlanarak hakkında davalar açıldı ve onun yerine hükümetin istediği kadınlar dernek yönetimine getirildi. Bu yöneticiler Mayıs 1935’te yani Şubat ayında yapılan ve kadınların ilk kez katıldığı genel seçimlerden hemen sonra, “bütün haklarımıza kavuştuk, artık bize gerek kalmadı” gerekçesiyle son kadın örgütünü de kapattılar.[4] Daha öncesinde, 1933 yılında Türkiye’nin en uzun süreli (14 yıl) feminist dergisi Hay Gin (Ermeni Kadın) de kapatılmıştı.

Özetle kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi Osmanlı’dan beri süregelen kadın özgürlük hareketine epey pahalıya mal oldu. Ama bu kadar da değil. Verilen seçme ve seçilme hakkı tümüyle göstermelikti. Çünkü demokratik hakların kullanılmasına konulan yasakların yanı sıra, var olan iki dereceli seçim sistemi ve tek parti yönetimi bu hakkın bütün kadınlar tarafından, demokratik olarak kullanılmasını imkansız kılıyordu. O dönemin komünistleri bu seçim sistemine karşı çıkıyor ve 18 yaşını doldurmuş kadın erkek herkesin seçme, seçilme hakkına sahip olduğu doğrudan doğruya seçimi ve nisbi temsil yönteminin uygulanmasını savunuyorlardı.

İki dereceli seçim sistemi Türkiye’de, sadece seçileceklerin değil, seçmenlerin yani oy kullanacak olanların da iktidar partisi tarafından belirlendiği bir sistem olarak uygulanıyordu.

Bu sistem günümüzde sendikalarda, demokratik birçok kurumda uygulanan delege sisteminin çok daha kötü bir biçimiydi. Bilindiği gibi delege sisteminde üyeler ya da seçmenler doğrudan yöneticilerini seçemezler. Onlar delegeleri seçer delegeler de yönetimi belirler. Bütün delegelerin ve yönetici adaylarının “Başkan” tarafından belirlendiği, muhalif hiçbir listeye izin verilmediği bir durumu göz önüne getirelim. 1935 yılındaki seçim sistemini elde etmiş oluruz.

Önce seçme hakkına sahip seçmenler belirleniyordu. Sonra seçmen sayısına göre ikinci seçmen sayısı ilan ediliyordu. 1935 seçimlerinde seçme yaşı 22 idi ve her 1000 seçmen için 2 ikinci seçmen belirlenmişti. Bu durumda örneğin 10 bin seçmene sahip bir ilçede sadece 20 kişi milletvekili adaylarına oy verebiliyordu. İçlerinde kadınların da bulunduğu bu ikinci seçmenler (10 bin seçmenin 20 kişisi) doğal olarak CHP örgütünün bölgedeki ileri gelen kişilerinden oluşuyordu. Bu ikinci seçmenler parti tüzüğü gereği CHP adaylarına oy vermek zorundaydılar. Aksi halde çeşitli disiplin cezalarına çarptırılıyorlardı.[5]

İkinci seçmenlerin belirlenmesinden sonra M. Kemal kendi belirlediği milletvekili adaylarını açıklıyordu. 1935 yılında bu adaylar içinde kadınlar da vardı.

Sonuç olarak kadınlar seçme ve seçilme hakkını kazanmıştı ama CHP’nin ve M. Kemal’in istemediği hiçbir kadının milletvekili olması mümkün değildi. Fiiliyatta bu haklar, CHP teşkilatlarını oluşturan egemen sınıf erkeklerinin eşlerine ve yakınlarına, M. Kemal’in çevresindeki kadınlara verilmiş oldu. Milyonlarca kadın bu haklardan yoksun bırakılmıştı.

Gerçek durum böyleyken, “Türkiye’de kadın hakları Fransa’dan bile önce verildi” diyerek, kadın hakları alanında Türkiye’nin o yıllarda Fransa’dan daha gelişmiş olduğunu ileri sürenlere şöyle soralım:

İki ülke var. Birinde kadınların yüz yılı aşkın bir süredir örgütlü mücadelesi devam ediyor. Kadınlar dernek kurabiliyor, kurulu derneklere üye olabiliyor, farklı siyasi partilere girip siyasi çalışma yapabiliyor. Gene bu ülkede kadınlar sendikalara üye olup sendikal çalışma yapabiliyor, genç kadınlar öğrenci dernekleri kurabiliyor, bunlara üye olabiliyor. Kadınlar seslerini duyurmak, örgütlenmelerini genişletmek, kitleyi bilgilendirip bilinçlenmek için yayın organları çıkarabiliyorlar. Ama gel gelelim bu ülkede kadınların seçme ve seçilme hakkı yok.

İkinci ülkede ise kadınlar, yukarıda saydığımız demokratik haklardan hiç birine sahip değiller. Dernek kurmaları, sendikal faaliyette bulunmaları fiilen yasak. Hükümetin izin vermediği basın, yayın organı çıkarmak yasak. Tek siyasi parti var ve başka parti kurmak yasak. Tek partinin değişmez genel başkanı aynı zamanda devletin de değişmez başkanı. Kimlerin milletvekili olacağına da bu devlet başkanı karar veriyor. Ama bu ülkede kadınların seçme ve seçilme hakkı var. Lakin bu hakkı kullanmak biraz meşakkatli. Kadınlar seçilebilmek için var olan tek partiye üye olmak zorundalar. Bu da yetmiyor, değişmez devlet ve parti başkanı tarafından beğenilmeleri, milletvekilliği için uygun bulunmaları ve aday gösterilmeleri gerekiyor. Son olarak da iktidarda bulunan tek partinin belirlediği seçmenlerin oylarını almaları gerekiyor.

Kadınların özgürlüğü, kadın hakları bakımından hangi ülke daha ileride? İkinci ülkedeki sistem kadınların özgürlüğü için ideal çözüm yolu olarak gösterilebilir mi?


[1]Bugün Kaç Memlekette Kaç Kadın Hakk-ı Siyasiyeye Maliktir?”, Kadın Yolu, sayı 2, 23 Temmuz 1341

[2] Gerçekleri ters yüz etme bakımından Atatürkçüler çok becerikliler. Örneğin şu günlerde Atatürkçü bazı televizyonlar, Sabahattin Ali’nin kitaplarını Atatürkçülük propagandasına da alet ederek pazarlayıp, para kazanmaya çalışıyorlar. Halbuki Sabahattin Ali’yi hükümeti eleştirdi diye hapse atan M. Kemal’den başkası değildi. Yani bizler severek, duygulanarak söylediğimiz, “Aldırma gönül”, “Geçmiyor günler” gibi mapusane türkülerini M. Kemal’in Sabahattin Ali’yi hapse attırmasına borçluyuz. Sabahattin Ali’yi 1948 yılında katlettiren, mezarını bile kaybeden ise İsmet İnönü hükümeti idi.

[3] Yeni Kafkasya, “Azerbaycan Misak-ı Millisi” sayı: 17, 28 Mayıs 1341 (1925)

[4] Birlik başkanı Latife Bekir Hanım’ın verdiği kapanma teklifi şöyleydi:

“Artık Türk kadınlığı bütün haklarına eksiksiz olarak kavuşmuştur. Yeni anayasamız bir birlik yaparak bu uğurda çalışmamıza sebep bırakmamıştır. Bu münasebetle Birliğimizin kapatılmasını teklif ediyorum.” Aktaran Gürcan Bozkır, Türk Kadın Birliği (1924-1935)

http://kisi.deu.edu.tr/gurcan.bozkir/t%C3%BCrk%20kad%C4%B1n%20birli%C4%9Fic3_s9_gurcan_bozkir.pdf

[5] Hakkı Uyar, Tek Parti İktidarının Toplumsal Kökenleri, Toplumsal Tarih Dergisi 16.11.2002

http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/yayinlar7.html

Kenan Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyet’in İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”,

http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/01-kenan-olgun.pdf