Perşembe , 15 Kasım 2018

İnsanların nefes almasını da yasaklayabilir misiniz? – Fikret Başkaya

İnsanların nefes almasını da yasaklayabilir misiniz?

 

Fikret Başkaya

Müslüman Kardeşlerin Türkiye versiyonu olan Politik İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 3 Y ile mücadele vaadiyle iktidara geldi: Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar… Daha sonra adını fiilen değiştirdi, AK Parti oldu… Herhalde bunu adaleti ve kalkınmayı parantez içine almak için yapmışlardı. Adalet ve Kalkınma böylece görünür olmaktan çıktı. Üstelik yeni adını söylemeyeni düşman saydılar… Bir bildikleri varmış NETEKİM!… Geride kalan 15 yılda artık adaletin esamesi okunmadı. Zaten kalkınma diye bir kaygıları da yoktu ve olamazdı… Politik İslamcı bir iktidarın o tarakta bezi olması mümkün değildir. Zira Politik İslamcıların bir toplum projesi yoktur. Kaldı ki, dünyayı anlamaktan da acizdirler. Çözümü geride, eskide aramak gibi bir aymazlıkla malûldürler… Onlar kalkınmadan bu ülkenin varını-yoğunu talan etmeyi, yağmalamayı, kendilerini ve kendilerine benzeyenleri zengin etmeyi anlıyorlar… Ve artık yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey de bırakmadılar. Akıl almaz bir “rant düzeni” kurdular. Boş buldukları her yeri betonlaştırdılar, kentleri öldürdüler, ‘Büyük Projelerle’ ekolojik dokuyu, eko-sistemi mahvettiler…

 

Bir de ülkeyi ‘askeri vesayetten’ kurtarmayı vadetmişlerdi. Tabii askeri vesayete halisane özgürlükçü/demokratik kaygılarla karşı değillerdi. Kendi vesayetlerini tesis etmede askeri vesayeti bir engel olarak gördükleri için… Gerçek niyetlerinin ne olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Bağnaz özgürlük ve demokrasi düşmanı olan Politik İslamcıların öylesi kaygılara sahip olması zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Hakların, özgürlüklerin, hukukun, adaletin kırıntısına bile tahammülü olmayan bir dinci iktidarın kendi vesayetini dayatmaktan başka bir kaygısı olabilir miydi? Netice itibariyle kendi dinci/gerici/yağmacı/talancı vesayetlerini dayatmak için başkalarının vesayetini bahane etmişlerdi…

 

Kendileri ve çevreleri zenginleştikçe, toplum çoğunluğu yoksullaştı. Zaten kapitalizm dahilinde başka türlü olamazdı… Birilerinin (azınlık) zenginleşebilmesi için, başkalarının (çoğunluk) yoksullaşması gerekir… Lâkin, ekonomik büyüme rakamlarını ve istatistikleri manipüle ederek, yoksulluğu ve skandal gelir dağılımı dengesizliğini görünür olmaktan çıkardılar… Bu konuda “konunun uzmanları” iyi iş gördü… Yalanı büyütüp-yaymakta kusur etmediler… Tabii yalanla bir yere kadar denecektir. Yoksullukla mücadele vaadiyle yola çıktılar ve hiç bir zaman olmadığı kadar yoksul ve yoksulluk yarattılar. İşsizlik bahsinde de durum vahim olmak kaydıyla…

 

Yolsuzluklara gelince, kırdıkları rekorla kimse boy ölçüşemezdi. “Uluslararası bir  yarışma açılsa”, açık ara şampiyonluğu kimseye bırakmazlardı… Hiç bir hukuk, hiç bir kanun, hiç bir kural, hiç bir ahlak kırıntısı, hiç bir ölçü, hiç bir sınır tanımadılar. Oysa etik, sınır demektir. Potansiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, sakınmak anlamındadır. Fakat bir şeyi daha başardılar, tüm yolsuzlukları, dini, İslam’ı referans göstererek “meşrulaştırma” yoluna gittiler… Geride kalan dönemde din,  Müslüman çoğunluğu aldatmanın, kandırmanın etkili bir aracı oldu… Ne demeli, tuhaf bir “meşrulaştırma” yöntemi… Bu amaçla fetvacı din alimleri sahaya sürüldü ve o zevat, yapılan onca yolsuzluğu, hırsızlığı, yağma ve talanı Kur’an ayetlerine ve hadislere dayandırarak ‘meşrulaştırma’, kabullendirme yoluna gittiler… Öyle ya din alimi ne için var? Aslında din bir ideolojidir ve yoruma tabidir… Yorumcu din aliminin, ulemanın insafına kalmıştır…

 

Yasaklara gelince, artık yasak olanları değil, olmayanları saymak daha mantıklı olurdu, zira, yasak olmayan pek bir kalmadı… Yakında bazı sözcükleri sözlüklerden çıkarmak için bir hamle yapmaları şaşırtıcı olmaz. Her halde ilk çıkarılacak olanlar da, barış, özgürlük, hak, hukuk, adalet, demokrasi, vb. olurdu… Elbette bu ülkede basın özgürlüğü her zaman sorunluydu ama hiç bir zaman AK-PAK iktidar dönemindeki kadar yerlerde sürünmemişti. Politik İslamcı AK iktidar basın özgürlüğünün köküne kibrit suyu döktü. Bir AK medya oluşturdu… Dünyada bir örneği var mıdır bilinmez… Çok sınırlı bir kaç istisna dışında artık gazeteler gazete değil, tabii gazeteciler de gazeteci değil. AK tetikçi… Utanma ve arlanma duygusundan, asgari etik kaygıdan yoksun insanlara gazeteci denemeyeceğine göre… Malûm, gazetelerin toplum çoğunluğunun, özelikle de ezilen ve sömürülen sınıfların vicdanı olması gerektiği söylenir. Zira egemenlerin gazeteye ihtiyaçları yoktur. Onlar haberleşmenin başka imkân ve araçlarına sahiptirler. Tabii televizyonların durumu da vahim. Etkin bir yalan makinası işlevi görüyorlar. İnsanları aldatma, kandırma, alıklaştırma misyonuna koşulmuş durumdalar… Velhasıl, her şeyin varlık nedenine yabancılaştığı, karşıtına döndüğü bir zamandayız… Acaba  bu ülkede utanma duygusunun bu kadar yerlerde süründüğü bir zaman olmuş mudur? Elbette toplumun maruz kaldığı ‘etik-ahlâkî çürümeyi’ külliyen AKP’ye fatura etmek doğru olmaz. Kapitalizm kültürü çürütüyor ve AKP de o zemin üzerinde dans ediyor aslında…

 

İyi de neden bu kadar yalan, bu kadar yasak, bu kadar baskı, bu kadar terör, bu kadar zulüm? Zira, asgari  hukuk, adalet, özgürlük ve demokrasi… koşullarında yönetebilmeleri artık mümkün değil. Çünkü 15 yılda ülkeyi ‘yönetilemez’ hale getirdiler… “Olağanüstü işler” yapmaya devam edebilmeleri için, “olağanüstü hale” ihtiyaçları var… Bunun için de “olağanüstü” bir şeylerin olması gerekiyor. 15 Temmuz Fetullahçı darbe girişimi, AK iktidarın “olağanüstü hali” sürekli kılmasını sağladı. Şimdilerde yeni bir “imkân” daha ortaya çıkmış bulunuyor: Zeytin Dalı… Terörle mücadele gerekçesiyle Afrin’e girmek, “olağanüstü hali” sürdürmenin yeni gerekçesi olabilir… Artık barış demek yasak ve yasakların başında geliyor…

 

“Olağanüstü halde” ısrarcı olmalarının iki nedeni var: Birincisi, artık ‘normal koşullarda’, ‘olağan koşullarda’ yönetemiyorlar, yönetebilme yetenekleri aşındı, zira, ülkeyi yönetilemez hale getirdiler…; İkincisi, ‘normal koşullarda’ yapılacak bir seçimi kaybedeceklerini biliyorlar… O zaman ne yayıp-edip ‘olağanüstü hali’ sürdürmek zorundalar! Zira, dış politikadan iç politikaya, ekonomiden siyasete, tarımdan sanayiye, eğitimden sağlığa… tüm alanlarda tam bir iflas tablosu ortaya çıktı… Gerçek durum böyle ama AK politikacıların, AK “uzmanların” ve AK medyanın sunduğu fotoğraf farklı… Türkiye’nin harikalar yarattığı yalanını yaymakla meşguller… Lâkin yalanla, baskıyla, şiddetle, terörle bir yere kadar… Böylesi bir genel iflas tablosu ortaya çıkmışken ve kaçınılmaz olarak kitlelerin memnuniyetsizliği de büyümekteyken, çareyi “olağanüstü hali” olağanlaştırmakta” görüyorlar… Adı üstünde ‘olağanüstü’ ve bir süre sonra ‘olağana’, ‘normale’ dönüşü ima ediyor… İşte o kaçınılmaz sondan korkuyorlar ama ‘korkunun ecele faydası yoktur’ denmiştir… İnsanların ‘nefes almasını’ engellemek mümkün olmadığı gibi, baskıyla, terörle, zulümle özgürlükleri yok etmek de, özgürlük ve haysiyet bilincine sahip inanların mücadelesini etkisizleştirmek de mümkün değildir…