Pazar , 11 Nisan 2021

Röportaj: Fikret Başkaya: ” Hükümetler değil, küresel finans oligarşisi ve Ulusüstü dev şirketler yönetiyor”…

M. Serkan Eroğlu: Hava
solunmaz halde, su kirli üstelik parası olmayan içemiyor, gıdalar zehirli,
toprak yorgun, hastalıklar rekor kırıyor, iklim krizi ve sizin ekolojik yıkım
dediğiniz almış başını gidiyor, biyoçeşitlilik aşınıyor, her geçen gün dünya
yaşanmaz bir yer haline geliyor… Dünyanın hemen her yerinde bu saldırıya
karşı çok çeşitli direnişler, mücadeleler de devam ediyor. Gün geçmiyor ki,
dünyanın bir yerinde sermaye ve/veya

devlet tarafından bir
ekoloji aktivisti, bir hak savunucusu, bir işçi önderi öldürülmesin… Sadece  geçen yıl [2018] 164 ekolojist katledildi… Bu
durum karşısında politikacılar içi boş demeçlerle, hamasetle seyirciyi oyalamakla
meşgul… Neden böyle oluyor?

Fikret Başkaya:
II. Emperyalistler arası savaş sonrasında yaklaşık 30 yıllık dönemde devletler
yönetiyordu. ‘Düzenlemeyi’ onlar yapıyordu. 1980’den sonra neoliberal
küreselleşmeyle birlikte, devletler küresel finans oligarşisi ve dev ulusüstü
şirketler lehine zemin kaybetti… Ekonomik ‘düzenleme’, dev kapitalist
tekellerin ve finans oligarşisinin hizmetindeki ‘uluslararası’ denilen kurumların
[İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, vb.] eline geçti. Hükümetler
işlevsizleşti… Artık o tarihten sonra ‘asıl yönetenler’ sanıldığı gibi
devletler/hükümetler değildi… Rotayı belirleyenlerle uygulayıcılar arasında
bir kopukluk oraya çıkmıştı… Başka türlü söylersek, ‘görünen
yöneticiler” “asıl yöneticiler” değildi…

Fakat bir şey daha oldu. Artık son dönemde sözünü ettiğimiz
emperyalist kurumlar da işlevsizleşmekte… Ortada ‘düzenleme yapacak’ bir
aktör, bir odak kalmadı. Kararlar bakanlar kurullarında değil, finans
oligarşisinin, dev şirketlerin yönetim bürolarında, G7, G20, Davos, vb. gibi
‘gayri resmi’ küresel iktidar odakları tarafından ‘kapalı kapılar ardında’ alınıyor
ve hükümetlere dayatılıyor…

Hocam, bu
söylediklerinizi biraz açar mısınız? Bu iş nasıl oluyor?

Hatırlarsan, geçen yaz Fransa ekoloji bakanı Nicholas Hulot
istifa etti. İstifası üzerine bir Fransız haber ajansına verdiği demeçte:
Daha fazla yalan söylemek
istimiyorum.
Aslında bu bir demokrasi
sorunu! İktidar kimde?
“dedi… Belli ki, finans oligarşisinin, dev
tekellerin lobicileri bakanı bezdirmişti… Bakan ‘biz yönetmiyoruz,
yönetemiyoruz’, demek istemişti… Nicholas Hulot, ekolojik mücadele içinden
gelen biriydi… Bir şeyler yapabileceğini sanıyordu ve yanıldığını anladı…  

Mesela Avrupa Birliğini [AB) alalım. Orada kim yönetiyor?
Aslında AB’deki durum söylemek istediğime iyi bir örnek olabilir… Başlıca üç
kurum var: Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Merkez Bankası  Rotayı belirleyen Avrupa Parlamentosu değil,
Avrupa Konseyi ve Konsey seçimle gelmiyor. Seçilmişlerden oluşmuyor. Dikkat
edilirse tüm konsey başkaları sermayeden geliyor ve sermayeye dönüyor. Avrupa
Parlamentosu finans baronlarının ve ulusüstü şirketlerin lobicileri tarafından kuşatılmış
durumda. Doğru hatırlıyorsam Parlamentonun 752 kadar üyesi var ama Avrupa’nın
başkenti Bürükselde 1500’den fazla lobici ‘bürosu’ var… Parlamenter başına
yaklaşık 2 lobici düşüyor… Mesela Fransa’da kanserojen olduğu kanıtlanmış bir
pestisit (böcek öldürücü) olan gliyosfat’ın
kullanılma süresi, şirketin baskısıyla uzatıldı… ‘Yeni Paradigmayı Oluşturmak’ kitabımın alt başlıklarından biri: ” Avrupa Birliği [AB] büyük sermayenin
imparatorluğudur.. ”
Gerçek öyledir ama AB bize bir dünya cenneti olarak
sunulur ve öyle olduğuna inananlar da maalesef az değil… Tabii Avrupa Merkez
Bankası [BCE] da finans oligarşisinin bir aracı…

Aslında hesap ortada… Dünya Bankası’nın verdiği rakamlara
göre,  geçen yıl [2018], en büyük 500
ulusüstü özel şirket, Dünya Gayri Safi Yurt İçi Hasılasının [GSYH], dünya toplam
gelirinin –  zenginliğinin densin-, %52,8’ini
üretiyordu… Bu, bir yılda üretilenin yarıdan fazlası…  Shell ve Apple’ın yıllık cirosu 180 ülkenin
bütçesinden büyük… Toyota’nın 2016 cirosu 254,6 milyar dolardı… Bir
perakende devi olan Walmart, dünya büyüklük sıralamasında Kanada’nın ardından onuncu
sırada ve İspanya ve Avusturalya ondan sonra geliyor… İlk 100’ün 69’u da şirket…
Sadece 31’i devlet…

Tabii durum böyle olunca da, Dünya’da yaklaşık 2 milyar
insan sağlığa uygun içme suyuna ulaşamıyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün [FAO] –
ki, tarımsal-endüstri tekellerinin hizmetindedir- verdiği rakamlara göre, her 5
saniyede 10 yaşın altında bir çocuk açlıktan ölüyor… Oysa dünyamız 12 milyar
insanı doyuracak potansiyele sahip… Nerdeyse bu günkü nüfusun 2 katı… İşte
kapitalizm böyle bir şey…

Devletlerin ortaya çıktığı dönemden beri, insanlık ve
uygarlık tarihinde, hiç bir sultan, hiç bir padişah, hiç bir kral, hiç bir
imparator, hiç bir papa… böyle bir güce sahip olmadı… Bu kadar güce sahip
olanların nelere kâdir olduğunu tahmin etmek zor değildir… Bunların önünde
hangi siyasetçi, hangi burjuva partisi, hangi parlamento, hangi hükümet
durabilir?  Onun için ne ile cebelleştiğini
bilmek önemlidir…

Siz, mücadelenin
zeminini değiştirmek gerekiyor derken, artık devletlerin etkisizleştiğini mi
ima ediyorsunuz?

Artık dünyanın manzarası külliyen değişti. Hiç bir şey
eskisi gibi değil ama burjuva politikacıları, küresel oligarşinin sözcüleri ve
akıl hocaları -tabii ‘ortalama insan da- hala bu aracın bu rotada ilerlenebileceğini
sanıyor… Şu anda insanlık ve uygarlık, tabir maruz görülürse, bir ‘çağ değişiminin’
sancısını yaşıyor… Burjuva uygarlığı yolun sonuna geldi… Kapitalizm
parantezi kapanmakta… Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

Dünyanın her
tarafında çok çeşitli ekolojik hareketler ve direnişler var ama iklim krizi, ekolojik
yıkım da derinleşmeye, sosyal kötülükler [işsizlik, yoksulluk, sefalet] de hızla
artmaya devam ediyor.  Burada bir çelişki
yok mu?

Ekolojik mücadeleler elbette çok önemli ama iki temel zaaf  söz konusu. Bir kere çok büyük çeşitlilik
gösteren bu hareketler, bölük-pörçük ve aralarında bir birlik yok, ortak bir perspektife
endeksli değiller. Bir kere ekolojik hareketlerin bir birliktelik sağlaması,
sonra da başka hareketlerle de ortaklaşması gerekiyor… Başka türlü söylersek,
çeşitlilik içinde birliğin sağlanması gerekiyor… İşte, işçi hareketi, kadın
hareketi, vb. Aksi halde savunma aşamasının ötesine geçmek mümkün olmaz… İkincisi,
sorunun çözümünü hükümetlerden bekliyorlar. Oysa, daha önce söylediğim gibi
asıl iktidar olan, rotayı belirleyen artık hükümetler değil, şirketler… Bilinmesi
gereken bir şey daha var: Neoliberalizm çağında devletlerin işlevi, münhasıran
sermayenin çıkarını  gerçekleştirmektir…
Yıkımı durdurmak bir yana, yangına körükle gidiyorlar… Türkiye’ye bak
anlarsın… Fakat, neoliberalizme karşı olmak yetmez… Kapitalizme karşı olmak
gerekiyor…

Neoliberal saldırının işçi sınıfının mücadele yeteneğini
aşındırması, sosyal demokrat partilerin neoliberalizme teslim olması, daha da
önemlisi Sovyet Sisteminin çökmesi, bir ütopya zaafı ortaya çıkardı… İnsanlar
Sovyetler Birliğindeki rejimin sosyalizm olduğunu sanıyordu. Sovyetler
Birliğinin çöküşü, sosyalizmin iflası olarak algılandı… Oysa, orada çökenin
sosyalizmle bir ilgisi yoktu… Çöken Stalinist otokrasiydi… Gerçekten
sosyalizm olsa çeker miydi? Ütopyanın yeniden canlanması, mücadelenin
yükselmesine bağlı… Kaldı ki umutsuzluk
istisna, umut kuraldır…
Bu böyle sürüp gitmez… Dalga dönecektir…

Siz,  ‘sosyalizm dışında bir seçenek yok’,
kapitalizm dahilinde iklim krizi de, ekolojik kriz de önlemez diyorsunuz. Oysa,
ekolojistler ‘durumun aciliyet arzettigini , kapitalizmin aşılmasını beklemeden
sorunun çözüme kavuşturulması gerektiğini’ söylüyorlar… Bu konuda neler
söylemek istersiniz?

İyi de o iş nasıl olacak? Eğer, tüm bu sorunları,
kötülükleri yaratan kapitalizmse, insafa gelip, ‘kusura bakmayın, ben yanlış
yapmışım mı’ diyecek? Öyle bir anlayış ve beklenti, kapitalizmin “reforme
edilebilir” olduğu varsayımına dayanıyor ama kapitalizm reforme edilebilir
bir sistem değil. Her üretim tarzı belirli bir mantığa göre işler. O mantığın
dışına çıkıldığında sistem başka şeye dönüşür. Feodalizm reforme edilebilir
miydi? Köleci sistem deforme edilebilir miydi? Kapitalizm reforme edilemez ama
yıkılabilir ve vakitlice yıkılması gerekiyor… Köle sahibi insafa gelebilir
miydi, feodal bey insafa gelebilir miydi… Kapitalistler de gelmez…

Her zaman hatırlattığım bir anektot şöyle: Bir seferinde
akrep kurbağaya, ‘beni sırtına al, şu
nehrin karşısına geçir’
demiş. Kurbağa, ‘seni
sırtıma alayım sen de beni sok, öyle mi, yağma yok!’
demiş… Fakat akrebin
ısrarları karşısında pes etmiş, akrebi sırtına alıp, suya dalmış. Tam nehrin ortasına
vardıklarında akrep kurbağayı sokmuş… Kurbağa başını çevirmiş, ‘bunu neden yaptın, şimdi ikimiz de öleceğiz’
demiş… Akrep, ‘başka türlü yapamazdım, bu
benim tabiatım, bu benim karakterim
‘ demiş… Kapitalizm de başka türlü
yapamaz… Kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden, yaşamın bu iki temelini
aşındırmadan var olamaz…

Ekolojik veçheyi yok sayan, dışlayan bir sosyalist hareketin
bir kıymet-i harbiyesi olmayacağı gibi, sosyalizm perspektifine yabancılaşmış
bir ekolojik mücadelenin de başarı sansı olmaz… Zira, sosyalizm dışında
insanlığın bir geleceği yok!   

Son dönemde
Türkiye’de doğal çevreye saldırı iyice arttı ama işçi sınıfı hiç bir tepki
vermiyor… İşçiler, ‘o iş bizi ilgilendirmez’ mi demek istiyorlar?

Türkiye’de işçi sınıfı örgütsüz, olup-bitenlerin bilincinde
değil… Bilinç zaafı var… Sendikalarda örgütlü kesim çok düşük. Mevcut
sendikalar da zaten  – bir kaç sınırlı
istisna hariç- devletin ve sermayenin örgütleri… Bürokratik yozlaşma söz
konusu… İşçi sınıfını temsil etmiyorlar. Burjuvazinin ve devletin
hizmetindeler… Sendika bürokratları her zaman burjuvaziye dahildir… Karşı
tarafta yani… Oysa, işçi sınıfının etkin ve sürekli müdahalesi olmadan bu
sistemi değiştirmek mümkün olmaz. Zira, toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfıdır
ve şimdilerde kapitalizmin tarihinde hiç görülmediği kadar kalabalık bir sınıf…
Artık nerdeyse hepimiz proleteriz…

Daha önce de söylediğim gibi, neoliberal saldırı işçi
sınıfının mücadele yeteneğini aşındırdı… Bu dalganın dönmesi durumunda -ki,
dönecektir- her şey değişir, yerli yerine oturur… İşçi sınıfı toplumu
sırtında taşıyan bir sınıf ama şimdilerde hiç bir konuda söyleyecek sözü yok!
Galiba 1886 yılı olacak, Londra’da sosyalist gençler Friedrich Engels’si,
‘dünyanın genel durumuyla’ ilgili  bir
konferansa davet ediyorlar… Engels’in konuşmasının ardından, gençlerden biri:
” Efendim, İngiliz işçi sınıfı kolonyalizm
(sömürgecilik) siyaseti hakkında ne düşünmektedir”
şeklinde bir soru
yöneltiyor. Engels, “İngiliz işçi
sınıfının hangi konuda bir fikri var ki,  kolonyalizmi sorun etsin!”  
diyor… Her şeye rağmen işçi sınıfının
misyonunu hatırlayacağını umut edebiliriz… Dalga dönecektir… Kapsamlı saldırı
karşısında işçi sınıfının daha fazla sessiz ve tepkisiz kalması mümkün değildir…
Öyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır… Zira, bu dünyada saldırı- direnme ve karşı saldırı diyalektiği
diye bir şey var…   

Çok teşekkür ediyorum
hocam…

Ben de sana…