Pazartesi , 15 Ağustos 2022

Gıda Sistemi – Gıda Krizi Cengiz Başkaya

 

 

 

 

Yaşanmakta olan gıda pahalığı ve gıda üretimindeki üretiminin yetersizliği beklenmedik, aniden ortaya çıkan bir durum değil. Yaşanan zorlukların nedeni ve sorumlusu olarak  dış güçler sıkça suçlanıyor. Tabii ki sorun tek boyutlu değil. Hem dış hem iç kaynaklı nedenleri var.
Dünya gıda sistemlerinin tarihine bakıldığında son 150 yılda  ortaya çıktıkları dönemlerin sosyal, politik ve ekonomik koşullarınca belirlenmiş üç gıda rejimi tanımlanıyor.
1875 ten ikinci dünya savaşına kadar olan dönem  İngiliz İmparatorluğu’nun belirleyici olduğu birinci gida rejim olarak anılıyor. Endüstri devrimi, demir yollarının yaygınlaşması ve buharlı gemilerin inşası sayesinde kara ve deniz taşımacılığının kolaylaşması, uzak mesafelere ve kıtalar arasında  mal taşınmasının mümkün olması bu gıda rejiminin alt yapısını oluşturdu. Endüstri devrimiyle fabrikaların gerek duyduğu iş gücünü sağlamak için kırsaldan şehirlere hızlı bir göç gerçekleşti. Proleteryanın gıda ihtiyacı kolonilerde üretilen gıdanın kuzeye taşınmasıyla sağlanacaktı. Bu döneme yerleşimci-kolonyal gıda rejimi veya emperyal gıda rejimi deniyor.
Hiçbir donemde kendi topraklarinda savaşmayan ABD İkinci Dünya savaşından en kazançlı çıkan ülkeydi. Gerileyen İngiliz İmparatorluğu’nun yerini aldı. Savaş yıllarında tarımı teşvik ederek üretimi arttırdı. İkinci paylaşım savaşı gıdanın önemli biri silah olduğunu gösterdi. Büyük çiftlik sahiplerinin ve şirketlerin çıkarlarını önceleyen ABD yönetimleri petrole, makinelere, kimyasal gübrelere dayalı endüstriyel tarımın öncüsü oldu ve bunun dünya çapında yaygınlaşmasını sağladı.  Türkiye’ye yapılan Marshall yardımlarının asıl amacı da tarımda dönüşümün yolunu açmaktı. Dünya gıda rejiminin bu ikinci aşamasına yeşil devrim adı verildi.
Kapitalizmin 70 lerde krize girmesi büyük sermayeyi yeni değerlenme alanları aramaya zorladı. Neoliberal  politikalar uygulamaya kondu. Ulusotesi şirketlerin önündeki bütün engeller birer birer kaldırıldı. Küreselleşme söz konusuydu. Fakat küreselleşen sadece sermayeydi. Türkiye’de 1980 Nato darbesinin asıl amacı kamu varlıklarının yağmalanmasına karşı çıkacak güçleri etkisizleştirmek ve ulusötesi şirletler için dikensiz gül bahçesi hazırlamaktı.  Özal’la başlatılan  özelleştirmeler koalisyon hukumetleri tarafından sadakatla sürdürüldü. GATT’a (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlasması) Turkiye de taraf olmuştu. Birçok sektörde özelleştirmeler yoluyla sermayeye yeni alanlar açılırken hizmet sektörü ve tarım kapsam dışı kalmıştı. GATT’ın Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla sonuçlanacak görüşmelerinin son ayağı olan ve dört yıldan fazla süren Uruguay etabının temel konusu hizmetlerin ve tarımın özelleştirilmesiydi.  Bu görüşmelerde ABD temsilcisi gelişmekte olan ülkelerin gıdada kendilerine yetme iddiasının dönemin ruhuna aykırı-anakronik bir söylem olduğunu savundu. Bu ülkeler gıda açıklarını ABD stoklarından ithal ederek kolayca kapatabilirlerdi. Mesela ABD nin elinde dev silolarda bozulmaması için bolca zehir uygulanmış milyonlarca ton buğday vardı. Ilginç olan bizim neoliberal ekonomistlerimizin ve yazarlarımızın  eğer yerli buğdayın maliyeti iki liraysa 1,5 liraya ABD buğdayı ithal etmenin çok daha akıllıca olacağını, zaten tarımın yuksek katma değer sağlamayan bir sektör olduğunu, bu yüzden tarım yerine yüksek teknolojiye yatırım yapmanın daha uygun olduğunu savundular. Sanki buğday ve mısır üretmezsek yüksek teknoloji ülkesi olmayı garantileyecektik.
1995 te kurulan Dünya Ticaret Örgütü’ne Türkiye de üye oldu. Üyelik ulusotesi sermayenin bütün taleplerini kabul etme zorunluluğu getiriyordu. GATS (Hizmetlerin Ticareti Genel Anlaşması) Yürürlüğe girdi. Egitim, Sağlık, Güvenlik, hizmetleri hızla ozelleştirilirken en önemli değişim tarımda gerçekleşti.
Küçük çiftçiyi  koruyan bütün örgütlenmeler ve yapılar birer birer ortadan kaldırıldı ya da etkisizleştirildi. Tarım destekleri ve taban fiyat uygulamalarının serbest piyasa ekonomisine aykırı olduğu savunuldu. İlk uygulama ürüne desteğin yerine  birim araziye   verilen doğrudan gelir  desteğine geçilmesi oldu.  Bunun anlamı, siz üretmeyin, İthal edin demekti.

ABD ağırlıklı şirketler Türkiye gibi ülkelerde çiftçiye destek sağlamanın serbest piyasa ilkelerine aykırı olduğunu savunuyorlardı. Fakat ne hikmetse ABD kendi çiftçisine büyük destekler sağlıyor. Yıllara göre değişmekle birlikte ortalama 30-40 milyar dolar sübvansiyon veriliyor. (*) Tarım üretiminin büyük bölümü çok geniş arazilere sahip tarım işletmeleri tarafından gerçekleştiriliyor. Verilen desteğin % 70,i çiftçilerin % 10 unu oluşturan büyük çiftliklere gidiyor. ABD kuralları koyuyor diye kendisi uymak zorunda değil tabii ki.
GATS’ın yürürlüğe girdiği ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulduğu 1995 yılı üçüncü gıda rejimi için milat kabul ediliyor
Bu son rejim, niteliğini de açıklayacak biçimde  korporal –  finansal gıda rejimi olarak da adlandırılıyor. Çünkü kuralları tamamen tekeller biçimlendiriyor.  Tohumdan sofraya kadar dağıtım dahil bütün aşamalar  tekellerin kontrolü altında. Sistemin araçları Dünya Ticaret Örgütü, İMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, GATT, GATS ve Bölgesel Ticaret Anlaşmaları. Özünde endüstriyel-ticari-militer bir yapı olan ABD mevcut gıda rejiminin şekillenmesinde en önemli belirleyici durumunda.

1995 te yürürlüğe giren TRİPS – Ticarete ilişkin fikri  mülkiyet anlaşmasıyla  yerel türlerin genetik müdahalelerle şirket malı haline getirilmesinin yolu açıldı. Tohum yasaları çıkarılarak  çiftçiler kendi ürünlerinden tohumluk ayırmak  yerine tekelleşmis şirketlerin her yıl tekrar satın alınmasını zorunlu kılan kör tohumlarına mahkum edildi. Bu tohumların fiyatları her yıl arttırılmakta. Bölgesel koşullara uyumlu, dayanıklı türler yok oluyor. Genetik çeşitlilik telafisi imkansız biçimde kaybediliyor. Binlerce yılda elde edilen bilgi, deneyim çöpe atılıyor.
Anadolu’da yabani türlerden melezlenerek geliştirilmiş 400 den fazla buğday çeşidi varken 2006 da çıkarılan tohum yasasıyla genetik modifiye tohumlara mahkum edildik. Buğdayda 90 binden fazla gen var. Bir şirket önce yabani otları öldürmek için bir zehir (herbisid) üretiyor. Bu zehir doğal olarak ekilen ürünü de öldürecektir. Bu aşamada teknolojinin yol açtığı sorun yine teknolojiyle çözülecektir mantığıyla ve yeni sorunlar üretmek üzere tohuma herbiside direnç geni ekleniyor. Tabii ki bu arada gen transferi teknolojisinin zorunlu kıldığı bir transfer geni, bir işaret geni, bir de tetikleyici gen gerekiyor. Bu genlerin nasıl davranacağı çok bilinmeyenli bir probleme dönüyor.  Artık toprağa bolca zehir atılabilir. Hedefe çok azı ulaşsa da, toprağın, suların ve havanın kalıcı biçimde zehirlenmesi kaçınılmaz. Ne var ki, bazı yabani otlar bu kimyasala direnç kazanmakta. Bu sorun çok daha etkili zehirler uretilerek çözülecektir. Tabii ki yeni zehir daha pahalı olacaktır. Şirket araştırma – geliştirme işine çok masraf etmiştir. Bu maliyetin zehir döngüsüne hapsedilmiş çiftçiye yüklenmesi ticari aklın gereğidir.
En yaygın olan ikinci grup genetik modifiye ürünler BT geni eklenmiş olan mısır, buğday, soya ve pirinç. Bu gen transferinin gerekçesi zararlılara karşı bir toksin üreten Bacillus Thuringuensis isimli toprak bakterisinin bu özelliğini tohumlara eklemek. Görünür amaç pestisit kullanımını azaltmak. Fakat bu tohumların kullanımı zorunlu hale getirildikten sonra dünya çapında pestist kullanımı her yıl  istikrarlı biçimde artıyor. Polenleşmede gerekli olan faydalı böcekler ve arılar hızla yok oluyor, kuş populasyonları giderek azalıyor. Geriye direnç kazanan zararlılar kalıyor. Fakat maksat hasıl olmuş, tekeller garantili gelir döngüsünü kalıcı olarak kurmuşlardır.  Tarım üreticileri kimyasal gübreye, her yıl satın almak zorunda kaldığı şirket tohumlarına, herbisitlere, pestisitlere mahkum olmuşlardır. Petrol giderleri, sulama masrafları ayrı bir yüktür. Gübrelerin, ot ve böcek zehirlerinin çok küçük bir bölümü hedefe ulaşırken çiftçi kullandığı her gram kimyasalın bedelini tümüyle şirketlere ödemek durumundadır. Ürünün verimi az olabilir. Don, dolu, kuraklık verimi düşürebilir. Tekeller bunların hiçbirinden etkilenmezler. Kumarhanedeki gibi kasa her zaman kazanacak, her yıl daha çok kazanacaktır. Kaybeden zehirlenen insanlar, böcek ve arılar kuşlar, nehir ve denizlerdeki tüm canlılar olacaktır.
Hasat zamanı geldiğinde daha taban fiyat açıklanmadan ya da açıklandıktan hemen sonra ithalat kararı alınıyor. Çünkü çevre ülkeler ticaret serbestisini kabul etmişlerdir. Ticarette sebestliğin  zorunlu ithalat anlamına gelmesi bir çelişki. Ülkede üretilen   bir tarım ürününün İthalatına  gerekçe olarak iç piyasada fiyat artışlarının engellenmesi gösteriliyor. Üretici kazanç elde etmek bir yana birim başına maliyeti karşılayabilirse ne mutlu. 2021 de Turkiye’de buğday taban fiyatı kiloda  2,25 TL olarak ilan edildi. Üretim maliyetini karşılamayan bir bedeldi. Kaldı ki tamamı kazanç olsa çiftçi ayakta kalabilecek miydi?  10 TL ye çıkması için bugdayın birkac kez el değistirmesi yetti. Serbest piyasa kuralları çalıştı.
Tek yönlü işleyen sömürü sistemi dünya çapında küçük ciftçiliğin sürdürülmesini imkansız hale getiriyor. Her yıl çok  sayıda ciftçi sistem dışı kalıyor. Topraklar terkediliyor ya da satılıyor. Kırsal alan boşalıyor. Hindistan’da yılda altı binden fazla çiftçi borç batağına düştükleri için intihar ediyor.
Ülkelerin kendi ürettikleri gıdaları ithal etmeye mecbur edilmesinin yıkıcı etkilerini görmek için Sudan örneğine bakmak yeter. Hayvancılıkta çok iyi durumda olan ve et ihraç eden Sudan 1995 ten sonra et ithaline zorlandı. Kasıtlı olarak ucuz tutulan ithal et yerli hayvancılığı sadece iki yılda çökertti. Yuzbinlerce insan şehirlere göç etti. Sudan halen Kuzey Nijerya ve Yemen’le birlikte açlığın en ileri düzeyde yaşandığı ülkelerden biri.
Dünya capında yaşanmakta  gıda krizinin önde gelen nedeni tarıma uygun arazilerin büyük bölümünün  temel gıdalar için değil, ticari ürünler için ayrılması. Kuzey ülkelerinin aşırı et ve süt ürünü talebini karşılamak için çok miktarda yem üretmek gerekiyor. Temel gıdalardan mısırın  yüzde 40″ı doğrudan yem sanayiine gidiyor. Bir kısmı temiz enerji kabul edilen biyodizel üretmekte kullanılıyor. Bir bölümü hazır gıdaların ve içeceklerin en onemli içeriklerinden birisi olan mısır şurubu-früktoz üretimi icin ayrılıyor. Paketlenmiş hazır gıda sektörüne ucuz yağ temin etmek için Amazon’un, Orta Afrika’nın, Endonezya’nın yağmur ormanları acımasızca kazınıp yağ palmiyesi dikiliyor. Bu yağın ucuzluğunun nedeni arazinin maliyetsiz oluşu. Küçük rüşvetlerle yüzbinlerce hektar verimli orman alanı şirketlere tahsis ediliyor. Yerel halklar göçe zorlaniyor, ya da boğaz tokluğuna calıştırılıyor. Palm yağı temiz enerji sayılan biyodizel üretmekte de kullanılıyor. Bir yakıtın temiz enerji kaynağı sayılması için sadece yandığı anda az emisyona neden olması yeterli kabul edilemez. Üretiminin bütün aşamalarında doğaya ve insanlığa toplam maliyetine de bakılması gerekir.
Genetik modifiye türlerin  artan dünya  nüfusunu doyurmak için mutlaka gerekli olduğu savunuluyor. Öyleyse neden halen İki milyar insan yetersiz besleniyor, 800 milyon insan açlık çekiyor? Her dakikada çoğu cocuk sekiz kişi açlıktan ölüyor. Niyet açlığa çare aramak olsa Afrika’da şeker kamışı, kakao, hayvan yemi için soya, biyodizel ve fruktoz için mısır, hazır gıda sektörü için palmiye yağı mı üretilirdi? Sınırlı su kaynakları aşırı su tüketen ticari ürünler  için mi kullanılırdı? Nehirlerin yatakları şirketlerin kiraladıkları, satın aldıkları, gasp ettikleri  arazileri sulamak için değiştirilir miydi?

300 kilogram mısır erişkin bir insanı 365 gün doyurmaya yeter. Ya da 80 litre biyodizel üretirsiniz. Bir SUV’un yakıt deposunu bir kere doldurursunuz. 10 saatlik bir yolculukta tükenir.

15 kişiyi doyurma yeten mısır hayvan yemi olarak kullanıldığında elde edilen etle ancak üç kişi doyurulabilir. Dünya nüfusunun küçük bir bölümü aşırı ölçüde et tüketebilsin diye yüzmilyonlarca insan hayatta kalmak için gereken günlük temel kaloriyi sağlayacak kadar gıdaya ulaşamıyor.
Rusya-Ukrayna savaşı yüzünden buğday sıkıntısı yaşıyoruz. Anadolu ve Mezopotamya buğdayın anavatanı. Türkiye’nin buğday ithalatçısı değil ihracatçısı olması gerekir. Yerel kosullara uyumlu, zararlılara dirençli, sulama gerktirmediği için kuru mahsul diye anılan Anadolu tahıl türlerinin üretimi tohum yasasıyla engelleneceğine teşvik edilse, iyileştirmelerle verim arttırılsa ticaret serbestisi kılıfıyla zorunlu hale getirilen ithalatla ciftçinin buğdayı maliyetinin  de altında, yok pahasına şirketlerce kapatılmasa Rusya’nın, Ukrayna’nın tahılına bağımlı olur muyduk?
Sertifikalı, tekellerin malı, genetiğiyle oynanmış tohumların  daha verimli olduğu, bu nedenle sadece bu tohumların kullanılmasının gerektiği savunuluyor. Öncelikle verimin ne anlama geldiğini irdelemek gerekiyor. Yerel türler kullanıldığında  ürünün bir kısmının tohumluk olarak ayırılıyordu. Artık her yıl fiyatları artan sertifikalı şirket tohumlarını satın almak zorunlu. Fazla miktarda kimyasal gübre gerekiyor. Bu her yıl artan bir gider kalemi. Bolca herbisid -ot zehiri- kullanılıyor. Ayrı bir gider konusu. Zararlıları karşı pestisit kullanmak şart. Çünkü modifiye türler zararlılara dirençli değil. Sulama gerektirmediği için kuru mahsul olarak adlandırılan Anadolu tahıl türlerinin genetik modifiye tahillar ancak sulamayla verim sağlıyor. Maliyetin yükselmesi yanında yeraltı sularının bitirilmesi, fazladan enerji kullanılması söz konusu. Verimin ne pahasına sağlandığına bakılmalı. İnsan ve doğal hayata, çevreye verilen telafisi imkansız zararlar maliyet hesaplarına dahil edilmiyor.
Yüzyıllar boyunca geliştirilmiş türler yerel koşullara uyumlu, zararlılara dayanıklıydı. Artık dünyanın her yerinde aynı tohumlar ekiliyor. Farklı farklı toprak yapılarına uygun tohumları kullanmak  yerine toprağı tohuma uyumlu hale getirme zorunluluğu doğdu.

Bir ülkenin hayatî ve temel gıdaları kendisinin üretmemesi büyük bir risk ve kırılganlık anlamına gelir. Gıda stoklayan ülkeler ve şirketler bunu bir silah olarak kullanmaktan çekinmeyeceklerdir. Uzaklardan buğday ve yağ getirecek gemilerin yolunu gözlemek çaresizliğini düşülmemeli. Ülke çapında gıda üretiminin bölge bölge planlanması gerekir.  Şehirlerin temel gıda ihtiyaçlarının büyük bölümünün olağan dışı koşullarda bile en yakın mesafeden sağlanması esas olmalıdır.
İstanbul ve yakın çevresinde ülke nüfusunun dörtte biri daracık bir alana sıkışmış durumda. Yurdun her noktasından gıda taşınıyor. Sadece akaryakıt fiyatlarının aşırı artması bile bu durumun sürdürülemez olduğunu gösterdi.       Gıda üreticisi çiftçilerin korunması, üretim ve dağıtımda  tekelleşmenin önüne geçilmesi şart.
Hayvancılık neoliberal politikaların sadakatle uygulanması sonucu bitirilme seviyesine getirildi. Kurban bayramında küçükbaş hayvanları Avustralya ve Yeni Zelanda’dan, pahalılık yüzünden daha çok kişinin birlikte girmek zorunda kalacağı danaları Arjantin ve Brezilya’dan temin ederiz. Eski Tarım  ve Ormancılık bakanının deyişiyle “paramız var ki alıyoruz.” İthal hayvanları İslamî usullere uygun keseriz, sorun olmaz
Bize plan değil pilav lazım mantığı sonunda pilavı ulaşılmaz hale getirdi.

Halen şeker kıtlığı yaşıyoruz. Bu durumun en önemli nedeni Bursa’da nişasta bazlı şeker üretim fabrikası kuran Cargill şirketinin talebiyle 14 şeker fabrikasının kapatılması. Şeker pancarı üretimi durdurulup genetik modifiye mısır üretimine geçildi. Mısır tahıl olarak tüketilirse tam gıdadır. Fruktoz üretiminde kullanıldığında sağlığa zararlı bir ticari ürüne dönüşüyor. Fabrika inatla ve bütün mücadelelere rağmen  birinci sınıf tarım arazisine ve su havzasına kuruldu. Günde 2,5 milyon litre yeraltı suyu çekiyor. Bu su kirlendikten sonra bir dereye deşarj edilip İznik gölüne ulaşıyor.
Gıda krizinin nedenleri arasında dış güçlerin etkileri olduğu doğrudur. Bu dış güç küresel şirketler, finans kuruluşları ve onların aygıtları. Sorun bu güçlerin bir dediğinin iki edilmemesidir. Bu uğurda askeri darbe yapılmadı mı, Tarımı, yerli üretimi destekleyen bütün kuruluşlar ve örgütlenmeler kapatılmadı ya da işlevsizleştirilmedi mi? Yerli türleri ortadan kaldıracak çiftçiyi iki elin parmaklarını geçmeyen global şirketlere mahkum edecek tohum yasası çıkarılmadı mı? ABD bu yasayı ikinci  Irak’a savaşı sırasında 2004 te silah zoruyla kabul ettirdi. 2006 da biz meclisten güle oynaya geçirdik.  Gezici hayvancılığı bitirmek üzere meralar, yaylalar özelleştirildi.  İthalat serbestisi yerli üreticiyi bitirmek için kullanıldı.
Çiftçilik yapılamaz hale geldiği için topraklar terkedildi. Tarım arazileri inşaata, sanayi kuruluşlarına, madenlere, Taş ocaklarına, HES lere, JES lere bırakıldı. Gıda ithalatına bağımlılık arttı
Bugün gelinen durum. 40 yıldan beri planlı, programlı düzenlemelerin, uygulamaların kaçınılmaz sonucu. Yaşanan güçlüklerin hiç birisi öngörülemez değildi. Trenin bu istasyona ulaşacağı belliydi. Raylar bu amaçla ve özenle döşenmişti. Evren, Özal, koalisyonlar dönemi, küresel sermayenin yolundaki bütün dikenlerin  15 günde 15 kanun sloganıyla hızlıca temizlendiği Kemal Derviş dönemi ve 20 yıldır süren AKP döneminde tren yolundan hiç sapmadı.
70 li yıllarda Gerald Ford’un ve Jimmy Carter’in dış işleri sekreteliğini ve akıl hocalığını yapan Henri Kissinger’in ünlü bir sözü var; “Petrolü kontrol eden ülkelere yönetir, gıdayı kontrol eden toplumları yönetir.” Bugün gelinen aşama kehanetin gerçekleşmekte olduğunu gösteriyor. Aslında buna kendini gerçekleştiren kehanet demek daha doğru olur.

(*) Where the Money Goes: The Distribution of Crop Insurance and Other Farm Subsidy Payments,” by Anton Bekkerman, Eric J. Belasco, and Vincent H. Smith, American Enterprise Institute, January 2018.

.