Salı , 16 Temmuz 2019

DÜŞÜNCENİN ÖZNELLEŞME, NESNELLEŞME VE MADDİLEŞME SÜRECİ -Nazım Can 26 Haziran 2019

Madde (matter): enerji (energy) ile kütle (mass)  birliğidir. Bağımsız bir değişken olarak enerji, belli bir ısı derecesinin ve ışık hızının altında, kütle kazanarak maddeleşir. Ama aynı maddenin bağımlı değişkeni olarak kütle, belli bir ısı ve ışık hızı ve üstünde kütlesini sonsuzlaştırarak “atarsa” enerjiye dönüşür. Bütün varlıklar, maddi, manevi olgu ve oluşum süreçleri biçiminde bulunurlar. Maddi olsun, manevi olsun, herhangi bir olguya (varlığa) ait değişim süreci, o olgunun, var oluş, yok oluş aşamalarının birliğidir. Bu bağlamda, her türlü maddi ya da manevi olgu, oluşup varlığını sürdürdüğünde, uzlaşan pozitif diyalektik aşamadan; çözünüp yok olduğunda da uzlaşmaz negatif diyalektik aşamadan geçmek zorundadır.

Doğa, toplum ve düşünsel süreçler içinde, en çok, düşünsel süreçlere ait manevi olguların doğasının, doğru anlaşılmaması, insanlığı uğraştırmıştır. Manevi olgular, dış çevre yansımaları ile düşünsel iç sanıların (imlerin), beyindeki izlerinin soyut ifadesidir. En yüksek düzeyi, insanda; ruh olarak, kendisini bilen, bilincinde olan canlılık düzeyidir. Farklı enerji biçimleri düzeyindeki, manevi olguların varlığının nedeni, somut, nesnel/maddi bir etkidir ama kendileri madde değildir. Her maddi, manevi olgu, var olduğu gibi yok olmak zorundadır. İşte sonsuzluk, tam da bu var oluş ve yok oluş eyleminin adıdır.

Her olgunun, varoluşu ve yok oluşu noktaları arasında, olguya ait karşıtların birliğinin, ömürlük bir değişim süreci vardır. Diyalektik, bu değişim ve dönüşüm sürecinin adı ve yöntemdir. Bu yöntem, 4’lü Tez, A-Tez, Anti-Tez ve Sentez öğeleri temelinde; doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin doğası olarak işler. İster farkında olunsun, ister olunmasın: doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin diyalektik yöntemine “dayanarak” insan: deney ve gözlem, araştırma ve incelenme yaparak, olgu ve olayları tanıyıp bilmekte, olguların iç-dış bağıntılarını, altta yatan var oluş ve yok oluş yasalarını bularak, bilinir kılmakta, bilim yapabilmektedir. Bilim iradi bir çaba iken; diyalektik, değişim ve dönüşüm hareketi olarak, irade dışıdır. Demek ki, bilim yapmak ile irade dışı doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin, diyalektik değişim ve dönüşüm yöntemini, anlamaya ve doğada belirli etkide bulunmaya çalışıyoruz.

Bu arada, yeri gelmişken, Hegel, Marks, Engels ve Lenin’e göre, maddi, manevi tüm olgular, Tez ile Anti-Tezin birliği ve uzlaşmaz negatif diyalektik hareket tarzında çalıştığı ilkesine bakalım. Bu ilkenin tam tersine, tespit ediyoruz ki, tek bir olgunun doğasında, onun var oluş ve varlığını devam ettirme süresinde, Tez ile Anti-Tezin birliği temelinde, uzlaşmaz negatif diyalektik hareketin var olması asla mümkün değildir. Olamaz! Çünkü öyle ise olgular (şeyler), var olamazlar. Tez ile Anti-Tez, doğaları itibariyle, birbiri ile uzlaşmaz, ayrı olgu ve oluşum süreçlerine aittirler. Birlikte bir olgu oluşturamazlar. Anti-Tez, uzlaşmaz çalışması ile mevcut olguyu, yeni bir başka olguya dönüştürme karakterlidir. Tez ise ait olduğu olguyu muhafaza ile görevlidir. Her zaman Anti-Tez, Tezi yıkmaya, ortadan kaldırmaya çalışır. Bu nedenle, bir şeye (olguya) ait karşıtlar arasındaki çelişkinin, esası, UZLAŞMAZ (Tez ile Anti-Tez) biçimde olamaz; tam tersine, UZLAŞIR (Tez ile A-Tez) karakterde olması zorunludur. Bir varlığın, oluşum, olgu ve yaşamını devam ettirilebilmesi için ona ait karşıtlar (ikizler) arasında, uzlaşma/birleşme BAĞININ varlığı zorunludur. Zorunludur ki, reel varlıklar ve ya olgu ve oluşumlar var olabilsin.

Bilinenin tam tersine, karşıtlar arasında uzlaşmazlık (Tez ile Anti-Tez) esas karakter ise o olgu var olamaz, varlığını sürdüremez. Dolayısıyla bir olguya ait, UZLAŞMAZ KARŞITLAR barındıran yapıda olan, böyle bir madde, dünyada ve evrende yoktur. Bu nokta hakkında Hegel, Marks, Engels ve Lenin, maddi ve manevi olguların doğasına ilişkin doğru bilgiye sahip olamadılar. 19. ve 20. Yüzyıllarda, devam eden ve hala yaşanan sağ ve sol toplumsal şiddetin altında yatan esas yıkıcı felsefe; geçekte bir olguya ait uzlaşan pozitif diyalektik karşıtlar arasındaki çelişkinin varlığının tam tersine; onun, hiç yoktan, uzlaşmaz negatif diyalektik karşıtlar olarak kabul edilmiş olmasıdır.

UZLAŞMAZ karşıtlık, bir olgunun var oluş ve varlığını sürdürme aşamalarına ait olamaz. Uzlaşmazlık, farklı iki olguya ait iki bağımsız karşıttan meydana gelmektedir. Bunlar, farklı olgulara ait çözen (Anti-Tez) ile çözünen (Tez) karakterlidir. Örneğin, toplumsal uzlaşmazlık, esas olarak, alet ve makinelerin mevcut olgunun bağrında, gelişip, kendini aşması ve yeni toplumsal olguyu temsil eden nüvenin geliştirilmesi ile yaratılır. Lenin bu gerçeği, toplumsal olarak şöyle ifade etmiştir: “Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş biçimi” [[1]], yeni toplumsal olguyu temsil eden nüve üzerinden gelişip oluşur. Böylece uzlaşmaz karşıtlardan, Anti-Tez, yeni olguyu temsil ederken; Tez ise mevcut olguyu muhafaza eden güç olarak çatışmada yerini alır. Bu iki gücün uzlaşmaz çatışması esnasında, Anti-Tez, Tezi, olgusuyla beraber dönüştürüp, içererek zenginleşir, sentez ile eski olguyu, yeni olguda AŞAR. Dolayısıyla altyapıdan başlayıp, üstyapıyı biçimlendiren devrimci hareketin ve toplumsal devrimin özü bu diyalektik eylem temelinde gelişir.

İşte bu temelde, bir diyalektik sürece ait uzlaşan pozitif diyalektik aşama ile uzlaşmaz negatif diyalektik aşamanın bütünselliğinin farkında olmak hayati önemdedir.

Örneğin: Hegelci felsefe ile Fransız Jakobenlerinin, sistem içi sınıf mücadelesinden etkilenen Marks, Engels, Lenin ve Tarihsel Marksistler, sınıf mücadelesini, işçi sınıfı temelinde, uzlaşan pozitif diyalektik karakterdeki ayrıntısını gözden kaçırmış. Onu uzlaşmaz negatif diyalektik hareket gibi bilip ele alarak, tıpkı Fransız Jakobenler gibi devrim ve sosyalizm davasını, işçi sınıfı temelinde, sistem içi sınıf mücadelesine yükleyerek, devrimi, esas olarak siyasal şiddet araçları temelinde ele alıp yürüttüler. Oysa Fransız Jakobenizmin sınıfsal özü, 1789’da siyasal iktidara oturan büyük burjuvaziye tepki olarak, iktidar rüyası gören küçük burjuvazinin, geliştirdiği çatışmadan ibaretti. Onun için bir Jakoben olarak mücadeleye katılan Napolyon [[2]], çok geçmeden, bu Jakoben rüyadan sıyrıldıktan sonra ancak büyük burjuvazinin temsilcisi olarak Napolyon olabildi. Bu arada, işçi sınıfı ise doğası gereği, “gerçek bir çıkış” yapmak yerine, genelde her türlü burjuvazinin kuyruğunda dolanıp durdu.   

Yukarıda geliştirdiğimiz analiz temelinde: olgu ve oluşumları var eden, birbiri ile esas olarak pozitif diyalektik karakterde ama çelişik karşıtlar olan, Tez ile A-Tez arasındaki birlik (uzlaşama) BAĞI tarafından temsil edilirler. Bu birlik BAĞI, doğada fizikokimyasal, canlılar âleminde biyolojik, insan yaşamında toplumsal ve insan beyninde düşünsel yapıdadır. Böyle olduğu içindir ki, var oluş ve yok oluş temelinde, doğa ve doğada, yaşam vardır. Dolayısıyla bir olguya ait karşıtların (ikizlerin) varlığı, olgunun çelişkili yapısını koşullarken; karşıtlar arasındaki bağ, olgunun uzlaşan birliğini temsil etmektedir. Bu bağların oluşumu ile olgu var olduğu gibi bağın kopması ile olgu, dağılıp yok olur.

İşte bu temelde, insan beyni ile bir makineyi ayrı olgular olarak ele alıp, varoluş ve yok oluşları arasındaki değişim hareketini, gözlem ve deney ile incelersek, düşünsel süreçler ile üretim süreçlerindeki makinelere içkin, bilimsel bilgi kodlarının değişimine hükmetmiş oluruz.

Beyin, akıl ve mantık yöntemi ile düşünme işlemi yapan bir organımızdır. İnsan, sıfır bilgi ve yetenekli beyin hücreleri ile doğar. Düşünce: doğa ve toplum yansımaları ile insanın kendi iç duyumlarının, beyin hücrelerinin (nöronlar) doğal yeteneği olan, akıl=Us=Logos temelinde, zekâ=anlak=bellek ile algılayıp, uslamlama (düşünme işlemi) ve mantık sama (düşünme işlemini doğrulama) yolu ile işlenmesinin ürünüdür. Düşünme işleminin, algı ve duyumlar ile düşüncenin anlam ve kavram üretim düzeyindeki biçimi, bilinç olarak düşüncelerin ÖZNELLEŞMESİ aşamasını teşkil eder. Düşünme işlemi sürecinde, algı ve duyumlar anlamlara, anlamlar kavramlar temelinde bilince dönüşür. Bilgiler ise bilincin (teori ve yargılarımızın), sınanıp NESNELLEŞMESİ aşamasından geçtikten sonra doğrulanıp, beyin tarafından kabul edilerek oluşurlar.

İnsan olarak, doğumdan itibaren kendimizi, geçmişten gelen hazır bilgi ve farklı kültür popülâsyonları içinde buluruz. Bu temelde, farkında olmadan belleğimiz, bebeklik döneminden itibaren, çevremizden bilgiler edinir. Bu hareket tarzı, ‘Tarihi Tutarlılık Yasası’ temelinde, geçmişi günümüze bağlar, geleceğe uzanır. Bu hazır bilgilerin kullanımı temelinde, bunlardan çok daha azını, kendimiz üretiriz. Böylece geçmişteki bilgileri kullanarak bir yandan, kendi çabamızla, yeni bilgiler üretirken; öte yandan da tarih yapımına katılırız. Bu hareket tarzı, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’, kümülatif bilgi birikiminin, tarihsel toplumsal gelişmesine yol açar.

Bilgilerin maddileşmesi ise üretim alet ve makinelerin, mülkiyet edinme ile insanın kontrol ve denetiminde, üretim süreçlerinde kullanılması ile diyalektik değişimine ait bir konudur. Alet ve makineler teknolojik olarak bu temelde gelişip, ilerlemektedirler. Çünkü makineler, henüz kendi başlarına, algı ve duyumları işleme, bunlardan düşünce ve kavramlar üzerinden bilinç üretme ve bunları inisiyatifleri ile kullanıp pratikleştirerek bilgi üretme yeteneğine sahip değildirler. Alet ve makineler, hala kapitalist mülkiyet edinme biçimleri altında, kapitalist adına, diyalektik değişim süreçlerinde, ücretli yönetici, denetçi, mühendis ve teknisyenlerin denetiminde, ÖZGÜR OLMAYAN bir biçimde, kontrollü ve tedrici olarak gelişip ilerlemektedirler.

Alet ve makinelerin, değişim hareketi, şöyle bir seyir izlemektedir.

Her bir alet ve makine, olgu olarak, bilgikodları (Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) [[3]] birliğidir. Bilgi kodlarının, insandan aktarılan kısmına nesnelleşen bilgikodları; alet ve makinelerden aktarılan kısmına da türev bilgikodları veya MADDİLEŞEN bilgi kodları denir. Bilgikodları ile bilgibiçimleri arasında, uzlaşan pozitif diyalektik tarzda çalışan, olgu birliği BAĞI, üretim süreçlerinde, alet ve makinenin çalışması sırasında, uzlaşmaz neğatif diyalektik karakterde, fizikokimyasal süreçlerden geçerek aşınma ve yıpranma (amortisman) payı (Anti-Tez) olarak, üretilen ürüne kısmi olarak aktarılması ile kopar. Sentez ile yeni üründe (olguda), yeni ve farklı bilgikod (Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) birliği olarak açığa çıkar. Bu değişim ile makineler, insana ait bilgilenme sürecine katılıp, makineler hakkında, insanın teknolojik bilgi birikimine, gelişip ilerlemesine yol açarlar.

Fakat bir de yakın tarihimizde ve günümüzde, bilimsel yöntem kullanılarak, makinelere uygulanan yapay zekâ algoritmaları ile makinelerin gelişip, ilerlemesi çabası vardır. Makineler, bu yapay zekâ algoritmalarını çalışarak, muhtemelen insan beyni işleyişinden farklı düzeyde ve biçimde, algı ve duyumlar üzerinden, “düşünme işlemi” yaparak, kendine özgü bilinç geliştirecekler (kestirim). Ama günümüzde, insani bilgi sürecinden bağımsız, türev “canlı” diyalektik yöntem ile çalışmaktan henüz uzaktırlar. Başka bir deyişle makineler, bağımsız, uzlaşan pozitif olgu diyalektiği ile uzlaşmaz negatif diyalektiğin, çözen (yeni) ve çözünen (eski) iki olgusu arasındaki, sentez yapabilen, yapay zekâlı otomatik düşünme ve bilgi üretme süreci mekanizmasına henüz sahip değildirler. Ama olmayacak, bir iş de değildir. Çünkü makineler kendilerine özgü, algılama ve basit düşünme işlemlerine henüz yeni başlamış bulunmaktadırlar…

Buraya kadar geliştirilen analizi, amaca uygun tarzda özetlersek:

Üretim süreçlerinde, düşünce ve bilgilerimiz, insan emek gücü tarafından doğaya aktarılırsa NESNELLEŞİRLER; aynı üretim süreçlerinde, alet ve makine üzerinden yürüyen mevcut bilgi kodlarının, aşınma ve yıpranma payı olarak, üretilen ürünlere aktarılırsa, bu bilgiler, MADDİLEŞİRLER. Dolayısıyla, genel olarak bilgi üretim süreci, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe, daha gelişmiş bilgi üretimine doğru yol alır. Algıdan, düşünme işlemine, anlam ve kavram üretimine, sınanmak üzere pratikte uygulama ile bilgi nesnelleşmesine, nesnelleşmeden alet ve makineli üretime, bilginin maddileşmesine doğru gerçekleşen hareketin farklı aşamaları, bilgi üretim sürecinin sadece helezonik (sarmal) bir döngüsüdür.

Beyin, 4’lü diyalektik yöntem ile çalışan bir olgu olarak, bilgi-bellek bütünlüğündedir. Beyin, düşünme işlemi yaparak, bilgi edinip kaydederek, kendi kapasitesini genişletirken, mevcut bir önceki düzeyini aşar. Olgu düzeyinde beyin, mevcut kayıtlı bilgi (Tez) ile bellek (A-Tez) birliği arasında, pozitif (uzlaşır) karakterli diyalektik hareket ile çalışmaya başlar. Bu harekette karşıtlar, birbirlerine karşı uyumlu, uzlaşır karakterdedirler. Ama yeni algı ve duyumlara karşı direngen ve tutucudurlar. Böyle olduğu içindir ki, reel yaşamda, insanları bir şeye ikna etmek zordur. İkna ettikten sonra da vazgeçirmek, ondan daha da zordur. Dolayısıyla iç ve dış, yeni duyum, algı ve düşünme biçimleri, mevcut kayıtlı bilgi-bellek birliği karşında, uzlaşmaz Anti-Tez oluştururlar. Başka bir deyişle, yeni dış duyum algı yansımaları ve iç düşünme biçimleri, Anti-Tez olarak, beyinde uzlaşmaz negatif karakterli diyalektik hareket geliştirirler. Çünkü yeni algılar, mevcut kayıtlı bilgi-bellek ile uzlaşmazlık geliştirirler. Beyin, bu uzlaşmazlığı kabul etmez. Tutarlı olmak için uzlaşmazlığı çözüp uzlaşıya varmak zorundadır. Değilse yeni bilgiyi kaydetmez.

Yanlış veya doğru, belleğe kaydedilen bilgiler, beyin tarafından doğru kabul edildiği için kaydedilmiştir. Varsa bilgide bir yanlışlık, o bir başka kişiye göredir. Dolayısıyla doğru olan, aynı zamanda görecelidir. Böyle olduğu içindir ki, bir de doğru üzerinden, bilimsel sorgulama yapılmaktadır. Dolayısıyla, mevcut bilgi-bellek bütünlüklü beyin olgusu ile Anti-Tez olan, yeni iç, dış duyum ve algı soyutlanmaları arasındaki negatif diyalektik hareketin geliştirdiği uslamlama (düşünme) ve mantıksama (doğrulama) sonucu, mevcut bilgi-bellek arasındaki bağ koparak, sentez ile yeni kavramlar oluşur. Beynin bu yeni kavramları kaydetmesi ile daha da gelişmiş yeni bilgi-bellek kapasiteli beyin olgusuna ulaşılıp, bilgilerimizin artışına yol açar.

Edindiğimiz bilgiler tarafımızdan:

  1. Üretim eylemi ile doğal çevre ve toplumsal pratiğe aktarılarak nesnelleşirler. Üretilen ürünler, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makine formunda ise onlara kodlanarak, bilgi olarak nesnelleşir, sonra onlar üzerinden türev maddi bilgi kodları olarak maddileşip, yaşamlarına devam ederler.
  2. Bilgi depolama ve kaydetme biçimleri dışında, üretim süreçlerinde, bilgi-bellek arasındaki bağ kopar. Bu esnada bilgiler, bir insan beyninden diğerine değil, tam tersine dışımızdaki maddi çevreye aktarılmış olup, şeyleşerek alan değiştirmiş olurlar.
  3. Nihayet nesnelleşen bilgiler, türev tarzda üretim araçları özellikle üretim aletleri ve makine formunda, toplumsal altyapı ilişkileri (mülkiyet, üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim) temelinde; toplumsal üstyapı ilişkilerini (hukuk, adalet, devlet, siyaset, din, ahlak, ideoloji, kültür vb.) geliştirip, ilerleyerek TOPLUMSAL BİÇİMLENMEYE yol açarlar.
  4. Toplumsal altyapı ve üstyapıya dayalı yaşamdan yansıyan yeni bilgiler, tekrar öznelleşme, nesnelleşme ve maddileşme ile yeni ve bir üst aşamaya geçerler. Sürekli yinelenen bu tarihsel toplumsal hareket, sarmal biçimde gelişip, aşağıdan yukarıya, basitten karmaşığa doğru, zenginleşerek akıp gider.

Bilginin maddileşmesi ve nesneden öznelleşmeye geçiş ile öznelleşmenin bir başka ara formu olan, eğitim, öğretim ve öğrenme ile insana ve o insanlardan da doğa ve topluma geçiş, aynı sürece ait bilginin helezonik (sarmal) hareket tarzının ve oluşum dinamiğinin değişik aşamalarıdır.

Mülkiyet ve üretim ilişkileri, insan kişiliğini belirleyen toplumsal ilişkiler olarak, insanın toplumsal özünü belirleyip geliştirmeye başlarlar. Bu temelde edinen bilgiler, dış dünya ile aramızda amaçlı bir ilişki geliştirirler. Bu amaçlı ilişki, doğayı lehimize üretimle değiştirme, geliştirme ve dönüştürme iradesini oluşturur.

Bu noktada, mevcut bilgiler, üretim süreçlerinde, iki biçimde hareket ederler:

(Birincisi) Bir insandan, bir başka insana veya insanlara bilgi aktarma biçimidir. Bu tarz bilgi aktarımı iki şekilde yapılır:

a) Eğitmek/Öğretmek: Canlı olarak bir insandan diğerine konuşma, ses, işaret, davranış vs. ile bilgi aktarımı yapılabilir. Bu tarz bir faaliyet ile bilgi, düşünsel alandan, bir başka düşünsel alana, bilgi aktarımı yaptığı için canlı irade nakli hükmündedir.

b) Öğrenmek: Bilginin, nesnel olarak kitap, kaset, disket, bilgisayar programı, arkeolojik bulgu, tarihi bilgi ve bulgular vs. gibi bilgilerin kaydedilerek, depolanarak saklanmasına ve gerektiğinde, bilgilenmek, irade oluşturmak üzere, hazır ölü bilgiyi canlandırıp kullanmak için insana aktarılır. Bu aktarım biçimi, önce düşünsel alandan kayıtla nesnel alana; daha sonra da nesnel alandan, düşünsel alana aktarımdır. Bilgi, bilgi kayıtlı ürünlerde, kendini sadece koruyarak tekrarlar. Bu biçimiyle düşünce, korunmak ve depolanmak amacıyla yalın biçimde nesnel alana kopyalanarak, kodlanarak aktarılmıştır. Yani bilginin bizzat kendisi, bu aktarma işleminde metalaşmıyor (şeyleşmiyor) veya bir başka deyişle alet veya makine formu haline gelmiyor. Bilgi bu aktarma işleminde, korunmak kaydıyla kaydedilmek üzere sadece nesnele işlenmiş ama nesnel bilgi kodları haline gelmiştir. Kişi, bir kitaptan olduğu gibi bu kayıtlı bilgi kaynaklarından direk bilgi edinerek, yeni canlı irade gücü geliştirebilir. Bu tarz bilgi aktarımı, toplumsal soyut iradi gücüne yol açar ama toplumsal nesnel güce yol açmaz. Yani kişi kitap okuyarak, araştırma ve inceleme yaparak bilim adamı, öğretmen, doktor, avukat vb. ‘Soyut Mesleki bilgiler’ edinebilir ama söz konusu kişi henüz ‘Somut Meslek’ sahibi değildir. Onun için mutlaka bilginin, pratiğe uygulanması gerekir. Çünkü dön dolaş bilgi, hala soyut irade veya irade oluşturma formu konumundadır.  İradi çaba ile Bilgi-bellek arasındaki bağ, üretim eylemi ile kopmuş değildir. Onun için öğrenme ile bilgi aktarma biçimi, direk iradeye dönüşebilir soyut bir formdadır. Dolayısıyla eğitim, öğretim ve öğrenme yoluyla başka bir insana bilgi aktarma veya kişinin üretilmiş hazır, bilgi kaynaklarından bilgi edinmesi, soyut irade gücü yaratır ama toplumsal nesnel veya maddi bir güç henüz değildir. Bilginin nesnelleşmesi için üretim eylemi ile doğayı değiştirip dönüştürmesi gerekir.

(İkincisi) Bilgi, insandan doğaya ve toplumsal yaşama, üretim faaliyeti ile aktarılır. Bu tarz aktarmada, bilgi ürüne kodlanarak/kopyalanarak aktarılıp ürünleşir (şeyleşir). Üretim faaliyeti ile bilgi-bellek arasındaki bağ, (düşünceyi kayıt altına alan ürünler dışında) ürün şahsında kopar. Onun için üretilen ürünlere, “mal canın yongasıdır” denir. Bu eylemden dolayıdır ki, soyut özel mülkiyet öğesi olan emek gücü, nesnel/somut özel mülkiyet öğesi olarak, fiilen üretilen ürünlerde ortaya çıkar. İşte özel mülkiyetin, tarihsel toplumsal kökeni budur. Bu nedenle mülkiyet, özeldir veya öyle olmak zorundadır. Bu nedenle, irade vasıtasıyla bilgi, üretim süreçlerinde nesnel/somut biçime dönüşerek, soyut düşünsel alanı terk etmiş olur. Bilgilerin, üretim eylemi ile insan tarafından madde ve (bir başkasının beyini dışında) toplumsal pratiğe aktarılmış olması, bilginin ürünleşmesi (şeyleşmesi), nesnelleşmesidemektir.   

Aynı şey doğrudan insan emek gücü ile değil de alet ve makineler tarafından, bilgi kayıtları ve bir başkasının beyini dışında, toplumsal pratiğe aktarıldığında da maddileşir. İlk üretimlerinde nesneleşen (alet makine biçiminde maddileşen) bilginin, üretim süreçlerinde, bütün bir makine bünyesine içkin ‘bilgi kodları’ (Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) arasındaki bağ, üretim süreçlerinde üretilen ürün şahsında kopar. Bilgikod ile bilgibiçim bileşimli olgu veya alet ve makineler, tarihsel toplumsal insanlık mirası olduğu için eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçimine hükmederler. ‘Tarihsel Toplumsal Eşitçi Özün’ temelini bu hareket belirlemektedir. İşte 1800’lerden itibaren, sanayi devrimi makinesi ile gelişen, Sosyalist Emekçi özel mülkiyetin tarihi ve tarihsel EŞİTÇİ kökenin özü bu harekettir.

Bilgi üretimi ile fiziki mal ve hizmet üretimini birbirine karıştırmamak gerekir. Bilgi ve hizmet üretimi ürün olarak soyut konumdadır. Ama somutlaşmak için mutlaka, pratiğe aktarılmaları gerekir. Başka bir deyişle, bilgi ve hizmet üretimi, dolaylı yoldan geçerek soyut formunu kaybetmesi, üretim süreçlerinde, somut ürün biçimine dönüşmesi gerekir.  

Yukarıdaki analiz temelindeMarks’ın, “Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç haline geliyor” [[4]] diyen kurgusal sistem anlayışını inceleyelim:

(Birincisi), “Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç haline” gelmez. Aksine“Teori, yığınları sarar sarmaz”, soyut iradi bir güç haline gelir. Yani teorik bilgi ve yargılar, soyut iradi bir güç olma halini, birden fazla insan bilincinde devam ettirirler.

(İkincisi), bu soyut iradi güç, yani teorik bilgi gücü, ancak alan değiştirdiğinde, somut bir güç haline gelir. Yani beyinden ayrılıp, madde veya kütleye işlendiğinde (depolanmak amacıyla kayıtlı yalın bilgi formları, kitap, kaset, disket, bilgisayar programı, arkeolojik ve tarihi bulgular vs. dışında), çevreye aktarıldığında somut bir güç haline gelir. Dolayısıyla soyut iradi güç, dışımızdaki doğayı ve toplumu, üretim eylemi ile değişime uğrattığı zaman ancak, somut bir güç haline gelir. Bu durumu Marks şöyle ifade etmiştir: “nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu, bir teori sonu değil, ama pratik bir sorundur. Pratikte, insan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılanmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur” [[5]].

Tespit ettiği halde, yukarıdaki ince ve önemli ayrıntıya dikkat etmeyen Marks, “Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç haline geliyor” derken. Dünyayı değiştirmek üzere, bu anlayışı temelinde, “sosyalist toplum” paradigmasını (değerler dizgesini) şöyle kurgulamıştır: 

  1. Dışarıdan işçi sınıfına “sosyalist” teori/sınıf bilinci aktararak onları, “sosyalist insanlara” dönüştürür,
  2. Bu “sosyalist insanlara,  sosyalist parti” kurdurur,
  3. Bu “sosyalist parti” aracılığıyla siyasal devrim yapar, siyasal iktidarı ele geçirir,
  4. Bu siyasal iktidar aracılığıyla, burjuva toplumunu ele geçirir,
  5. Ele geçirilen burjuva toplumunu, “devrimci” siyasal iktidar veya proletarya diktatörlüğü aracılığıyla, mülkiyet altyapısı olmadan, sistem içi, özünde kapitalist olan, küçük burjuva Jakoben devrim tarzı (ihtilal, inkılâp denen şey) ile yukarıdan aşağıya, devlet mülkiyeti ve farklı kooperatifleşme biçimleri ile “sosyalist üretim ilişkisi”yaratmaya çalışır ve nihayet,
  6. Aynı “sosyalist” insanlara dayanarak, yukarıdan aşağıya, kamusal altyapı veya tekelci devlet kapitalizmi [[6]] mülkiyeti ile “sosyalizmi inşa”  etmeye çalışır.

Bu paradigma, sosyalizm adına, haliyle düşünceyi önceleyen sistem içi, küçük burjuva kökenli, saf Jakoben devrimci (ihtilal, inkılâp denen şey) bir kurgudur [[7]].

Marks, Sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkilerinden yoksun işçi sınıfına, bilinç/bilgi aktarma ile işçilerin sosyalist olabileceğini zannetti. Tıpkı Hegel’in “Mutlak Tinin” bir formu olan “Öznel/insan Tinin”, “kendinde” saf akıl iken, “görüngüsel doğasına” arzu ile yönelip, kendi kavramını/ideasını bulup “kendisi için” formuna dönüşmesinin bir başka versiyonu gibi. Marks da “sosyalist sınıf bilincini” tıpkı Hegel gibi “dışa açındırarak”, işçi sınıfına aktarıp “doğalaştırarak” işçileri, “sosyalist” insana dönüştürüyor. Sonra da bu “sosyalist insana” sosyalist parti kurduruyor, siyasal devrim yapıp, iktidar oluyor ve bu siyasal iktidar (proletarya diktatörlüğü) aracılığıyla kamusal devlet mülkü ve kooperatifçiliği ile “sosyalist üretim ilişkileri yaratarak”, sosyalist toplum inşa ettiriyor. Çöken Reel Sosyalist macera ile Marksist sosyalist teori, tıpkı Hegel’ci öznenin (Tinin), doğalaşan “Tin”inde diyalektik ideasını bulup, “Mutlak Tin”ine geri dönmesi gibi o da kapitalizme geri dönüp, sisteme entegre oldu ve devre kapandı.

Hegel, Hıristiyanlığa, bilimsel bir temel hazırlamak için ne kadar “boş bir efor” sarf ettiyse, Karl Marks da “sosyalizmi” kuracak biricik gücün proletarya (işçi sınıfı) olduğunu ispatlamak için o kadar “boş efor” sarf etmiştir. Hegel’in, “Mutlak Tin” ile başlattığı kurgusal “macerayı” dön derip dolaştırıp, nasıl tekrar “Mutlak Tin”e vardırıp, kendini tekrarlayarak, “güneşin altında yeni bir şey yoktur doğada” diyerek idealist felsefe yapmayı anlamsızlaştırdıysa. Marks da işçi sınıfı ile başladığı “devrimci” macerada, idealizme sapıp, bir başka formatta tekelci devlet kapitalizmini üretip, tarihsel gelişmenin ilerici, devrimci ipini elinden kaçırarak, kendi deyimiyle “Hareketi yarıda kesip”, teorilerini gelişmeye kapattı. Onları birer ideoloji ve kapitalizmi değişik biçimde tekrarlayıp tahkim eden araçlar haline getirdi.

Bu temelde, 1990’ların başında, Reel Sosyalizmin çöküşü ile burjuva teorisyenleri tarafından “tarihin sonu geldi, kapitalizm ölümsüzdür” gibi yaygaralar kopartıldı. Yine bu temelde, kapitalistler tarafından Hegel’e övgüler düzüldü, rahmet okundu…

Oysa Marks’ın ördüğü, Marksist kozanın özünde, “yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.” ve “İnsanlar önce yaşar, sonra yaşadıklarının bilincini elde eder” veya“bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.” gibi pek çok ve pek güçlü, ölümsüz saptamaları vardır.

Dolayısıyla asla unutmayalım!

“Ne ile cebelleştiğini bilmek” koşulu ile:

Bu dünyayı değiştirmeye cepheden meydan okuyan Marksizm’in, idealist kabuğu ile sarmalanan çelik çekirdeğinde, ölümsüzleşen, materyalist bir Marks vardır. Büyük insanlık, bir adım ileriye atmak istiyorsa, bu materyalist Marks’ı, tarihsel toplumsal bilgi birikiminin, belkemiği olarak ele alıp, dikkatle incelemek, değerlendirmek zorundadır…

O halde,

Marks’ın kendisine, bu kadar ters düşmesinin nedeni nedir?

Ona bakalım:

Doğada şu ana kadar bilebildiğimiz, birbirine dayanan, birbirine geçişli, başlıca ana hareket biçimleri genellikle şunladır:

  1. İnorganik hareket ve süreçler (Cansız),
  2. Organik hareket ve süreçler (mikro organizmalar, bitkiler, hayvanlar ve biyolojik insanlık),
  3. Toplumsal hareket ve süreçler (tarihsel insanlık),
  4. Düşünsel hareket ve süreçlerdir (düşünsel insanlık).
  5. Tarihsel makine ve yapay zekâ ait süreçler (makineler ve düşünen makineler).

Bunların içinde, şimdiye kadar, yalnızca düşünsel hareket ve süreçler, bütün diğer maddi hareket ve süreçlerden esaslı farklılık arz ederler. Maddenin bir yaratısı olarak, beyin tarafından geliştirilen, düşünsel hareket ve süreçler, tür olarak, hakkında doğru olarak az şey bilinen ve üzerinde en çok tartışılan, hareket biçimlerindendir. Bu hareket biçimi, yetersiz bilindiği veya tanınmadığı, maddi kökeninden kopartıldığı için ayrı bir form olarak ele alındığından, her türlü idealist manipülasyona müsait olarak ele alınmış, idealizme temel teşkil etmiştir.

Yazının girişinde de vurgulandığı gibi, düşünsel süreçler, maddi ve manevi süreçlerin yansımaları ve fonksiyonları olarak, insan beyni tarafından algılanırlar. Bu süreçler sonucu elde edilen kavramlar ile insanların, doğayı kendi arzu ve ihtiyaçlarına uygun, ürünler haline getiren iradeleri ve bilgileri oluşur. Bilgilerimizin tutarlı olması için, iç ve dış algıların, beynin otomatik mantıksal uslamlamasından geçerek çelişkisinden arınması zorunludur. Bu tür süreçlerde olgu (beyin), diyalektik karşıtlarını Tez (bilgi) ve A-Tez (bellek) mantıksal dengesi veya uyuyan, nötr çelişkili bilgi-bellek birliği biçimindedir. Anti-Tez ise kesinlikle uzlaşmaz karşıt olarak, yeni iç ve dış duyum ve algı yansımalarından soyutlanıp, olguya karşı tavizsiz duruş sergilerler. Düşünce, kavram, yargı ve teorilerimizin tutarlı olması için, Tez ile Anti-Tezin hesaplaşması, birbirini felç etmesi, kayıtlı bilgiyi çözüp mantıksal sentez ile yeni ve beyin tarafından doğru kabul edilen bilgiye varması gerekir. Böylece beynin çelişkisini çözmesi, yeni kavramlar, yargılar ve teoriler oluşturarak, yeni Tez ve A-Tez bileşimli mantıksal olgu dengesine veya uyuyan, nötr çelişkili bilgi-bellek birliğine/olgusuna varması gerekir.

Bu anlayış temelinde Hegel’de, “efendi-köle” diyalektiği, gerçek yaşam ile tersyüz haldedir. Çünkü Hegel’de doğa gerçek değil, “Mutlak Tin”in dışlaşan görüngüsel bir formudur. Yani düşünsel bir varlıktır. Görüngüden ibarettir. “Düşünsel olan gerçektir, gerçek olan düşünseldir” diye durumu ifade eder Hegel. Oysa toplumsal yaşamın gerçekliğinde, “efendi ile kölenin” maddi varlığı ne kadar somut ve gerçek ise onlara ait pozitif (uzlaşır) düalitik diyalektik olgu hareketi de o kadar somut ve gerçektir. Dolayısıyla Hegel’in belirttiği gibi “efendi-köle” diyalektiği negatif, uzlaşmaz karakterde değil; tam tersine, köleci toplum olgusunu belirleyen karşıtlar olarak pozitif, uzlaşır toplumsal karakterde, sistem içi, nicel reformcu değişimi öngören diyalektik bir harekettir. Hegel, doğayı da “Mutlak Tinin” bir formu olarak ele aldığı için, “efendi-köle” diyalektiğini de düşünsel uzlaşmaz bir süreç gibi kurgulamıştır. Böylesi bir saptama da doğru değil ama Hegel davasında, “haklı” olabilir diyelim! Ama eğer doğayı düşüncenin bir formu (görüngüsü) değil de aksine, düşüncenin doğanın bir formu (hareket biçimi) olduğunu kabul ediyorsak, “efendi-köle” diyalektiğinin negatif (uzlaşmaz) değil, pozitif (uzlaşır) düalitik diyalektik karakterde bir olgu hareketi olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Zira Tarihsel Materyalizme göre köleci toplumdan feodal topluma geçişi sağlayan toplumsal güç veya sınıf, köleler sınıfı değil, feodal toprak beyleri (senyör) sınıfı olmuştur. Tıpkı feodalizmden kapitalizme geçişte, geçişi sağlayan gücün serf değil, burjuvazi olması gibi. Köle ile efendi arasındaki karşıtlık ve mücadele, toplumsal değişim sürecinin niteliksel değil, sistem içi, niceliksel reformcu aşamasına tekabül eder. Tıpkı burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin sistem içi, nicel ve reformcu olması gibi.

Bu itibarla, teorilerin kitleleri kavraması ile insanın üretim faaliyeti ile kendi dışındaki şeylere bilinç aktarması arasında temel fark vardır. “Teoriler kitleleri kavrarsa”, insanların beynine işlenir. Beyin kütle olarak maddidir ama demir, taş veya bir odun parçası gibi işlenerek kullanılabilir bir madde parçası, alet veya makine değildir. Bu nedenle, insandan insana (sözlü ve yazılı biçimde fark etmez) aktarılan bilgiler, kitleler nezdinde, soyut ‘iradi bir güç’ haline gelirler ama somut ‘nesnel/maddi güç’ haline gelemez, şeyleşmezler. Bilgiler, insanı harekete geçirip dış doğada pratikleşmezse nesnel güç haline gelmez. Nesnel güç haline geldiklerinde, ‘düşünsel formdan’, ‘nesnel forma’ kodlanarak/işlenerek geçer, şeyleşerek ürün olarak insandan kopar, alan değiştirmiş olurlar. Dolayısıyla, eğitim, öğretim ve öğrenme ile başka bir insana bilgi, bilinç aktararak düşünsel formdan, nesnel forma geçilmediği, hala düşünsel formda kalındığı (başka bir insan beyninde) için bilgi aktarma ile soyut iradi güç yaratılabilir ama nesnel veya maddi bir güç yaratılmış olmaz.

Bu anlayış temelinde, Marks’ın yukarıdaki söyleminin tam tersine, soyut iradi bilgi gücü ile hiç kimse kapitalist veya sosyalist olamaz. Kapitalist veya sosyalist olmak, tarihi koşulların varlığına bağlı tarihsel bir iştir. Marks’ın iddia ettiği gibi, bilgi aktararak, insan sosyalist olamadığı gibi, siyasal devrim yaparak, “sosyalist iktidar” aracılığıyla, sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkisi de yaratılamaz. Çünkü üstyapı, altyapıya öncelenemez. Üretim süreçlerinde, Üretim Aletleri ve Makinelere Uyum Yasası (AMUY) gereğince, tüm üretim ilişkileri fıtratları itibariyle, baskın biçimde, alet ve makine merkezlidir. Üretim ilişkilerini irade ile yaratmak mümkün değildir. Üretim süreçlerinde insan, alet ve makineye uymak zorundadır. Alet ve makine insana uymaz. Bu nedenle üretim ilişkilerini kontrol etmek istiyorsak, üretim ilişkilerini yaratan alet ve makineler üzerinde, her şeyden önce cari emek gücüne dağıtımlı, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet ilişkisi geliştirmemiz şarttır.

Marks’ın, işçi sınıfına bilgi aktararak onları “sosyalistleştirme sevdası”, Hegel’ci felsefe etki ve 1789 Fransız Devrimi ürünü olan, Jakoben küçük burjuva devrim tarzı ile işçi sınıfına “sosyalist” yol yapmak içindi. Marks, işçi sınıfı sosyalist düşünceleri kavrarsa, “sosyalistleşip” maddi bir güç haline gelir sanıyordu. Oysa Reel Sosyalizm pratiği ile görüldü ki, “Reel Sosyalist” sınıf bilinci almış işçi sınıfı, harekete geçip çevresini olumlu veya olumsuz değişime uğrattığında, “maddi bir güçtür” ama kesinlikle sosyalist maddi bir güç değil, kapitalist ve kapitalizme hizmet eden maddi bir güçtür. İçinde yaşadığı toplumun üretim ve mülkiyet ilişkilerinin maddi gücüdür.

Kölenin feodal toplum, serfin kapitalist toplum için maddi dönüşüm gücü olamaması gibi Marks’ın sınıf bilinçli proletaryası da hiçbir zaman sosyalizmin maddi gücü olamadı, olamazdı. Olması için kapitalizmin bağrında ve kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerine karşı büyük insanlığın, her şeyden önce mülkiyet ilişkileri temelinde kendini, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetle donatması ve dönüştürmesi, daha sonra da bu temelde onları sosyalist üretim süreçlerinde üretime sokması gerekirdi. Böylece kişi, ‘Sosyalist Meta’ üretim ilişkileri temelinde, ‘sosyalist Emekçiye’ dönüşürdü. Dolayısıyla tarihin yeni bir Üretim Biçimi için yeni bir kimlik ve kişilik, değişim ve dönüşüm için devrimci ÖZNE olarak, ‘sosyalist Emekçi’ yaratılmış olurdu.

Ama ne yazık ki, bu başarılamadı!

Üretim aletleri ve makineler: kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile uyumsuzluk yaşadığı 1800’lerden itibaren, günümüze kadar, sosyalizmi müjdeleyen toplumun maddi öncüllerini, olgunlaştırmaya hala devam etmektedirler.

Sosyalizmin Maddi Öncülleri:

Sanayi devrimi makinelerinden itibaren, tarihsel toplumsal mülkiyetin kişiye tekabül eden miras payı veya alet ve makineler üzerinden taşınan Tarihsel Toplumsal Eşitçi Özün, kapitalistin özel mülkiyetinde bulunması, kapitalizmin temel çelişkisine yol açmıştır. Kapitalist özel mülkiyet üzerinden sağlanan emek gücü ve türev emek gücü sömürüsü, toplumda işsizlik ve düşük gelirle beslendiği için makinelerin yarattığı aşırı üretim ve para sermaye, toplum tarafından emilemez. Böylece kapitalist sistem, yapısal ve finanssal oligarşi tarafından yaratılan yapay, bunalım ve krizlerden kurtulamaz.

Aslında kapitalizm, kapitalist özel mülkiyet biçimi ile – 1775 öncesi dönem dışında-yaşamsal bir üretim tüketim dengesizliğini koşullayan, irrasyonel toplumsal bir sistemdir. Bir tarafta toplumun % 80’inin toplumsal mülkiyetten yoksun olması; öte yandan %20’nin tüm toplumsal mülkiyete sahip olması, daha fıtratında kapitalizmin, büyük bir toplumsal (sosyolojik) handikapı ola gelmiştir. Bu temelde, kapitalist toplum, bir tarafta aşırı meta üretimi bolluğu, öte tarafta açlık, yoksulluk ve işsizlik ve alım gücü düşüklüğü üretir. Böylece kapitalist sistem, yığınların psikolojik ve ruhsal durumunu altüst ederken, geleceğe güven ve itimattan yoksun menfaatperest, çıkarcı bir yaşam biçimi üretir. Özellikle 1980’lerden itibaren, yapısallığı yanı sıra, özellikle küresel finans oligarklarının manipülasyonu ile yapay olarak yaratılan, yönetilen ekonomik, sosyal ve siyasal bunalım ve krizler, insanlığı sürüklediği fiziki ve ahlaki çürüme, ekolojik felaketler, bölgesel savaş ve çatışmaların yarattığı kırım, kıyım ve katliamlar, dünyayı çekilmez, yaşanmaz hale getirmekle kalmamış. Dünyayı, III. bir dünya savaşının eşiğine getirmiştir.

İnsanlık tarihinin seyri, 1800’lerden itibaren, makinenin geliştirdiği sanayi devrimi ile kökten değişmiştir. Makine, üretim süreçlerinde, ipleri eline geçirerek, üretim gücü olan işçinin, belli bir kısmını işsizleştirerek, kalanını da kendine bağlayıp önemsizleştirerek tali duruma düşürmüştür. Bu dönemden itibaren Makine, özgürce gelişmesini ve varlığını, bünyesine içselleştirdiği eşitçi tarihsel toplumsal emek mirasını, imtiyazlı bir avuç kapitalist sınıfın mülkiyetinde değil, tüm bir toplumun cari emek gücü bazında, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet edinme biçimine işaret etmektedir. Ancak bu şartla, makineler, ÖZGÜRCE gelişebilir. İnsanlık, işsizlik ve gelir düşüklüğü kaygısından kurtulabilir. Toplumsal üretim ve tüketim dengesinin rasyonelliği sağlanabilir. Dünya çapında aşırı üretim ve finansal kumar oynamanın önüne geçilebilir. Ancak bu şartla, insanlık fiziki ve ahlaki çürümeden kurtularak, III. bir dünya savaşı tehlikesini savuşturabilir.

Kapitalizm, 1800’lerden itibaren, esas olarak gerici periyoduna girmiştir. Burjuvazi, üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesini patentler, ithalat ve ihracat tedbirleri, gümrük ve idari tedbirlerle, baskı ve sömürgeci pazarlama ağları üzerinden meta aktarımı ve mülkiyet ilişkileri aracılığıyla kontrol altına alıp, çıkarlarına tabi kılarak engellemektedir. 1980’lerden itibaren ise küresel kapitalist üretim, küresel finanssal oligarşi tarafında, sermaye borsalarında oynanan, küresel finans kapital kumarının hizmetine sokulmuştur. 2000’li yılların başından itibaren ise küresel finansal oligarşisi, küresel borsa kumarı yanı sıra, emek değer üretme teorisinin inkârı temelinde, işi, dijital teknoloji ile BULMACA ÇÖZEREK, değer yaratma sihirbazlığına soyunmuştur.

Küresel finans kapital oligarşisi, blockchain teknolojisi [[8]] temelinde, manipülatif kriptopara  (şifreli para) “teorisi” ile paranın toplumsal sözleşmeye dayalı, emek değer taşıyıcısı ve emek değer ölçüsü İLKESİNİ, ihlal ederek; gözden düşürmek, hiçleştirmek, boşa çıkarmak için yoğun teknolojik bir çaba içine girmiştir. Blockchain teknolojisi üzerinden, dijital bulmaca (digital puzzle) çözenlere, “madenci” adı takarak, topluma güven telkin etmekte. Sözde para denen dijital para Bitcoin ile bulmaca çözenleri ödüllendirip; liberal burjuva iktisat teorisinde, fayda-değer ile başlatılan kurguyu, neoliberal burjuva iktisat teorisinde, hisse enedi borsalarında piyasa-değer teorileri ile devam ettirdi. Ama şimdilerde, bu teorilerin yerine, yeni bir versiyon olarak, işi, DİJİTAL BULMACA ÇÖZME ile değer yaratma derecesine “yükseltmiştir”.  Bu temelde, küresel finanssal oligarşisi, açıkça büyük insanlığın aklı ile oynayarak, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin iflasını gizlemeye, sözde yeni bir kapitalist toplum “tarzına” çıkış yapmaya çalışmaktadır.  

Ama nafile!

Çünkü 1800 sanayi devriminden itibaren, üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesine engel olan, kapitalist üretim ve özel mülkiyet ilişkileri yerine, nüve halinde, sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri, sınıf mücadelesinin gündemine ta o zamandan beri oturmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla, ta o zaman beri, her türden ütopik sosyalistler, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler için sorun şuydu:

Makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesinin önünü açan, üretim aletleri ve makinelerin yarattığı aşırı üretim sorununu emen, üretim tüketim dengesini sağlayan, işsizlik kaygısını bertaraf eden, sosyalist bilinç geliştirip, pratik olarak sosyalist özel mülkiyet ve sosyalist meta üretim biçimi ile kapitalist mülkiyet ve üretim biçimine müdahale edip, sosyalist emekçi yaratmaları gerekirdi. Ama ne yazık ki, zamanın “sosyalistleri” bunu göremediler. Kapitalizmin bir sınıfı olan işçi sınıfına, bilgi aktararak, Hegel’in “efendi-köle” felsefi anlayışının etkisinde, asla sistemin antitezi olamayan, işçi sınıfında karar kılıp, ideolojik görüşlerinin merkezine yerleştirdiler.

Böylece 1789 Fransız Devrimi hattı üzerinden yürüyen ütopik sosyalistler, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler: sanayi devriminden itibaren, gericileşen burjuvazinin, uzun yıllar, sahte devrimci görünmesine, “devrimci” manevra yapmasına, yığınları işçi sınıfı şahsında, sınıf mücadelesini yanlış bir kulvara sokup, burjuvaziye istemeyerek hizmet sundular. Batı Avrupa’daki 1848, 1871 devrimlerinin yenilgisi bu hatanın çarpıcı örnekleri iken; Bolşevik ve Çin devimleri ile keyfiyet devam ettirildi. Zamanında ‘Sosyalist Emekçinin’ doğru yolu tespit edilmiş olsaydı, Marks’ın Batı Avrupa için devrim öngörüsü gerçekleşmiş, 1848 burjuva devrimleri ve 1871 Paris Komün hareketi, sosyalist devrimler olarak sonuçlanacaktı. Ne yazık ki, bu tarihi fırsat kaçırıldı. O dönemde, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler üzerinden taşınan, Tarihsel Toplumsal Mülkiyet mirasını, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetle ile kapitalist özel mülkiyet biçimi arasındaki temel çatışmayı, Sosyalist özel mülkiyet biçimi ile ele alamadılar. Dönemin tarihsel gelişmesini özünden yakalayıp, gereğini yapamadılar.

Manifaktür kapitalizmi de dâhil, daha önceki tüm toplumsal üretim biçimlerinin hemen hepsinde, üretim süreçlerinde, belirleyici üretim gücü öğesi, emekçi insandı. Ama sanayi devrimi ile makinelerin, üretim süreçlerinde ipi ele geçirmiş olmasını, üretim süreçlerinin hâkim üretim gücü öğesi haline gelmesini öngördükleri halde, işin gerçeğini ele alıp soruna çözüm olamadılar.

Oysa bu tarihi gelişme, tarihi toplumsallaşma sürecinde, köklü ve bariz bir değişime yol açmıştı.

Daha önceki toplumsal üretim biçimlerinin, toplumsal geçiş ve dönüşüm biçimleri evrimciydi. Ama sanayi devriminden itibaren toplumsal geçişler, makine ile yeni bir geçiş biçimini geliştirdi. Kapitalizmden sosyalizme geçiş devrimcileşti. Daha önceki üretim biçimlerinde, üretim gücü olan ilkel insan, köle ve serfin bağrından çıkan bir kısım çalışan insan, üretim araçlarını, özellikle, üretim alet ve makinelerini özel mülkiyet edinme temelinde, evrimci yolla sınıfsal dönüşümü sağlayarak, kendisini toplumsal Anti-Teze yükselterek, efendi, senyör/ağa ve burjuvaziye dönüştürüyordu. Oysa sanayi devrimi ile MAKİNENİN üzerinde taşıdığı tarihsel toplumsal EŞİTÇİ ÖZÜ, işçi sınıfının elinden, üretim süreçlerinde esas öğe olma özelliğini almıştı. Almakla kalmadı, işçi sınıfını kendi hareket tarzına bağlayarak, üretim süreçlerinin tali, önemsiz bir öğesi haline getirmişti. Artık ‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ dışında üretim araçları, özellikle üretin aletleri ve makineleri mülkiyet edinen her insanın yolu kapitalizme çıkıyordu.

Sanayi devriminden itibaren, alet ve MAKİNEYİ mülkiyet edinebilen, ilkel insan, köle beyi, feodal senyör veya toprak beyi ile kapitalist burjuvazi gibi topluluk ve sınıfsal güçler gibi bir öğe kalmadığı için evrimci gelişme ve dönüşme biçimi devreden çıktı. Evrimci toplumsal gelişme ve dönüşme, yerini; sosyalist özel mülkiyet edinme ile koşullanan devrimci değişim ve dönüşümüne bıraktı. Dolayısıyla makine, ÖZGÜRCE gelişmesi için devrimci bir program eşliğinde, maddi mülkiyetten yoksun büyük insanlığın, nüve halinde, ‘Sosyalist Emekçiye’ dönüşmesini zorunlu hale getirip gündeme soktu. Evrimci toplumsal geçiş, yerini zorunlu olarak kesintisiz irade müdahale ile geliştirilen, devrimci geçişi öngören, ‘Sosyalist Emekçi Paradigmaya’ bıraktı. Dolayısıyla 1800 yıllarındaki sanayi devriminden itibaren, üretim sürecinin dışında bir program ile toplumsal sürece müdahale etmek, zorunlu hale geldi. Partiler, dernek ve sendikalar, parti tüzük ve programları, bu tarihi koşullar tarafından gündeme getirildi.

Bu analiz temelinde, Sosyalist Emekçi Paradigma ile ‘Sosyalist Emekçi’ maddi gücün, yaratılması aşamaları şöyle belirginlik kazandı:

1) Sosyalist toplum teorisi oluşturmak için kapitalizmin bağrında oluşan karmaşık ilişkilerden, ‘Sosyalist Emekçi’ nüvenin [[9]] oluşmasını önceleyen somut koşulları sezinleyip okumak. 

2) Bu sosyalist bilgi nüvesi üzerinden, sosyalist teori ve irade geliştirmek,

3) Sosyalist teori ve irade gücünü bir program eşliğinde, cari emek gücüne dağıtımlı eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri temelinde, işyeri ve işletmelerde [[10]] ‘sosyalist meta üretimi’ ile pratiğe aktarıp, teorinin nesnelleşmesini sağlamak,

  • Böylece sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri çıkış yaparken, sosyalist insanın “toplumsal özünü” oluşturan “toplumsal ilişkilerin bütünün” ortaya çıkmasını sağlamak.
  • Nihayet düşüncelerimiz, mülkiyet ve üretim ilişkileri ile nesnel-maddi bir güç haline gelmiş olurdu.

Dolayısıyla, büyük İnsanlığın kurtuluşunu hedefleyen, Sosyalist Emekçi irade, pratikte, ‘Sosyalist Emekçi’ özel mülkiyet ve üretim ilişkilerini, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesinde, kapitalist sisteme karşı, Anti-Tez olmayı temsil etmiyorsa, kaçınılmaz olarak o da kapitalizmin nesnel gücü demektir.

Bu itibarla, Marks’ın zannettiğinin aksine, kişi tarafından, dünyadaki tüm sosyalist bilgiler yutulsa dahi kişi sosyalist olamaz. Ben kapitalistim demekle, “niyet ederek, dua ederek, bilgi edinerek” kapitalist olunmadığı gibi sosyalist de olunamaz.

Sosyalizm, tıpkı kapitalizm gibi somut bir üretim biçimidir. Sosyalist olabilmek için sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkiler temelinde, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğinde yaşamak, “sosyalist meta üretimi” pratiğinde bulunmak şarttır. Çünkü “bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.” diyordu Marks. Bu tespit, sosyalist insanın da toplumsal kişiliğinin oluşmasının hareket noktasına işaret etmektedir. Örneğin, Kapitalist olabilmek için kapitalistin özel mülkiyetinde: fabrika binası, alet ve makineler, onları çalıştıran enerji, belli bir miktar para sermaye, ücretle kiralanan işçiler olmalı ki, kapitalist bir üretim yapılabilsin. Sahibi de kapitalist olsun. Böyle bir üretim ilişkisi içinde, günlük çalışmak, mülkiyetsiz ve ücretli olan kişi de ancak işçi/proleter olabilir. Dolayısıyla sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkilerini, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğini yaşamayan, “sosyalist meta üretimi” yapmayan, kişi de sosyalist olamaz. Örneğin ben, kişi olarak kendimi, sosyalist değil; sosyalist olmaya çalışan biri olarak biliyorum.

Kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkisinin hüküm sürdüğü bir toplumda, kişiler, düşünsel planda, kendisine “sosyalist yandaşı” diyebilir veya öyle “anlaşılabilir” ama toplumsal ilişki ve kişilik bazında asla sosyalist olunmaz. Dolayısıyla, “Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş biçimi” toplumsal altyapı temelinde günlük pratikte gerçekleşmiyorsa, sosyalist kişilikli insan var olamaz.

Bir yerde, sosyalist insan yoksa orada sosyalist parti de kurulamaz. Dolayısıyla, sosyalist toplum altyapısının başlangıç yapıp gerçekleşerek, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğinin yürürlükte olmadığı bir ortamda, sosyalist bilgi ile donanmış profesyoneller grubu ve kuracakları “sosyalist/komünist” parti, iddianın aksi bir şeydir. Kapitalist toplum şartlarında veya reel yaşamda karşılığı yoktur. Malın olmadığı yere mal müdürü atanamayacağı gibi sosyalist emekçinin olmadığı yerde de sosyalist/komünist parti kurulamaz. Sosyalist kişinin veya kişilerin olmadığı yerde, sosyalist/komünist parti kurmak, basit bir iddianın ötesinde abesle iştigaldir. Durup dururken, Sosyalist/komünist olduğunu zannetmek bir hayaldir. Dolayısıyla, önce sosyalist toplumsal ilişkilerin yarattığı sosyalist insan olmalı, sonra toplumsal karşılığı olan bu sosyalist insanlara dayanarak partisi kurulmalıdır. Aksi sanmadır, idealizmdir!

200 küsur yıldır bu idealist yolu tepiyoruz.

Sosyalist olmak için sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri pratiğinde günlük olarak “sosyalist meta üretiminde”  bulunmak, devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğinde yaşamak şarttır. Çünkü diyor Marks, “bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.” Ancak bu koşullar altında, sosyalist olarak, toplumsal özümüz, toplumsal ilişkiler bütünü tarafından, belirlenmiş olur ve sosyalist kişilikli insan olarak ortaya çıkmış oluruz.

Not: Bu yazı, Şubat 2014 tarihinde, ilk yayımından sonra, orijinal muhtevasına sadık kalmak koşulu ile 26 Haziran 2019 tarihinde gözden geçirilmiş, gerekli ek ve düzeltmeler yapılarak, genişletilip güncellenmiştir.

DİPNOTLAR:i


[1] Lenin, (1919), Komün Dersleri, Sol Yayınlar, 3. Baskı (2008). S. 88.

[2] Gombrich, Ernest H, (1985), Dünya Tarihi, İnkılap Kitabevi (2009), S. 272.

[3] Bilgibiçim kavramı, alet ve makinenin işe uygun olarak, kütlesinin biçimlenmesi ve ergonomik yapısının oluşturulmasıdır. Örneğin: bir makine çarkında, çark bilgi kodları ile bu bilgiden hareketle o çarkın kütlesinin aldığı somut bir biçim vardır. Bu somut biçim, bilgibiçim kavramının ifadesidir.

[4] Marks, Karl (1843), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (2009), S.201

[5] Marks, K.  – Engels, F. (1845), Alman İdeolojisi, Sol yayınları, 2. Baskı (1987), S.24

[6] Lenin, (1917), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1. Baskı (1977), S.95

[7] Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine Gerek Var mı? Adlı Konuşması veya Lenin, Oeuvres 15, içinde, Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, S. 123-125.

[8] National İnstitute of Standart and Technology (NIST), U.S. Department of Commerce, Blockchain Technology Overview, https://doi.org/10.6028/NIST.IR.8202

[9] Nüvenin, sezinlenip okunması ve yorumlanması ile toplum veya bir kişi için, “toplumsal ilişkilerinin bütünü” açığa çıkıp kişilik özünü oluşturmaz. Bu nüve hali, henüz yaşanan veya yaşanabilir toplumsal bir mülkiyet ve üretim ilişkisi değildir. Böyle olduğu için nüvenin bilince çıkarılması ile kişi sosyalist olmaz.

[10] İşyeri ve işletmeden kast edilen: Tek veya ortaklı şahıs işletmeleri ile Limitet ve Anonim Şirket türünde, eşit paylı kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet temelinde örgütlenmiş, ‘sosyalist meta üretimi’ yapan iş yerleridir. Kooperatif veya grup mülkiyeti esas olarak devlet mülkünü kitleler şahsında revize eden, kitlelerin kapitalizme olan tepkisini pasifize eden, enerjisini alan palyatif tedbirler olarak geliştirilmiş “utangaç burjuva mülkiyet kurumlarıdır”. Mülkiyeti özel, cari emek gücü bazında, dağıtma ve topluma teslim etme konusunda, o yana, bu yana yalpa yapmanın, kafa bulandırmanın hiçbir âlemi yoktur. Kapitalist toplumun %80’i zaten mülkiyetsizdir. Sistemin %20’ni teşkil eden bir avuç kapitalistin, toplumsal mülkiyete sahip olması nedeniyle bugünkü felaketi yaşıyoruz. Bütün mesele, burjuvaziyi de sosyalist özel mülkiyet nizamına çekip, rötuşlayarak, toplumu %100 oranında cari emek gücü bazında, toplumu eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyete dönüştürecek yola girmektir.

KAYNAKLAR:

  1. Betz, Frederick (2003), Teknolojik Yenilik Yönetimi (Değişimle Gelen Rekabet Avantajı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Ankara (2007).
  2. Boguslavski, Karpuşin, Rakitov (1976), Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ABC’si, Sol Yayınları (2006).
  3. Bumin, Tülin (1998), Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (2013).
  4. Callan, Rob (2003), Artificial Intelligence, Palgrave McMillan, NewYork.
  5. Cogito, Yapay Zekâ, Sayı 13 -1998, Yapı Kredi Yaycılık İstanbul.
  6. Cüceloğlu, Doğan (1991), İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İst. (2012).
  7. Engels, F. (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları, (1975).
  8. Gombrich, Ernest H, (1985), Dünya Tarihi, İnkılap Kitabevi (2009).
  9. Gregory, Richard L. The Mind, Oxford Uni. Press, 1’th printing in USA (1987).
  10. Hawkins, Jeff and Blokeslee, Sandra (2004), On Intelligence, Times Book 1’th Additoin 2004, Henry Holt and Company NewYork.
  11. Hegel, G.W.F. Hegel Tarihte Akıl, Kabalcı Yayınları, İst. (2003).
  12. Hegel, G.W.F. Mantık Bilimi (Büyük Mantık), İdea Yayınları, İstanbul (2008).
  13. Hegel, G.W.F. Tinin Görüngübilimi, İdea Yayınları, İstanbul. (1986).
  14. Kaku, Michio (2008), Physics İmpossible, Published İn Penguin Books, Yew York, (2009).
  15. Lenin, V.İ, Felsefe Defterleri, Sosyal yayınları, (1976).
  16. Lenin, V.İ, Materyalizm Ampiryokritisizm, Sol Yayl. Ank. (1993).
  17. Marks, K.  – Engels, F. (1845), Alman İdeolojisi, Sol yayınları (1987).
  18. Marks, K.  (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, (2009).
  19. National İnstitute of Standart and Technology (NIST), U.S. Department of Commerce, Blockchain Technology Overview, PDF, https://doi.org/10.6028/NIST.IR.8202
  20. Spinoza, B. (1663), Ethica, Kabalcı Yayınları, İstanbul (2011).