Pazar , 11 Nisan 2021

DÜŞÜNCENİN ÖZNELLEŞME, NESNELLEŞME VE MADDİLEŞME SÜRECİ -Nazım Can 26 Haziran 2019

Madde
(matter): enerji (energy) ile kütle (mass)  birliğidir. Bağımsız bir değişken olarak
enerji, belli bir ısı derecesinin ve ışık hızının altında, kütle kazanarak
maddeleşir. Ama aynı maddenin bağımlı değişkeni olarak kütle, belli bir ısı ve ışık
hızı ve üstünde kütlesini sonsuzlaştırarak “atarsa” enerjiye dönüşür. Bütün
varlıklar, maddi, manevi olgu ve oluşum süreçleri biçiminde bulunurlar. Maddi
olsun, manevi olsun, herhangi bir olguya (varlığa) ait değişim süreci, o olgunun,
var oluş, yok oluş aşamalarının birliğidir. Bu bağlamda, her türlü maddi ya da manevi
olgu, oluşup varlığını sürdürdüğünde, uzlaşan pozitif diyalektik aşamadan; çözünüp
yok olduğunda da uzlaşmaz negatif diyalektik aşamadan geçmek zorundadır.

Doğa,
toplum ve düşünsel süreçler içinde, en çok, düşünsel süreçlere ait manevi
olguların doğasının, doğru anlaşılmaması, insanlığı uğraştırmıştır. Manevi
olgular, dış çevre yansımaları ile düşünsel iç sanıların (imlerin), beyindeki
izlerinin soyut ifadesidir. En yüksek düzeyi, insanda; ruh olarak, kendisini
bilen, bilincinde olan canlılık düzeyidir. Farklı enerji biçimleri düzeyindeki,
manevi olguların varlığının nedeni, somut, nesnel/maddi bir etkidir ama kendileri
madde değildir. Her maddi, manevi olgu, var olduğu gibi yok olmak zorundadır. İşte
sonsuzluk, tam da bu var oluş ve yok oluş eyleminin adıdır.

Her
olgunun, varoluşu ve yok oluşu noktaları arasında, olguya ait karşıtların
birliğinin, ömürlük bir değişim süreci vardır. Diyalektik, bu değişim ve
dönüşüm sürecinin adı ve yöntemdir. Bu yöntem, 4’lü Tez, A-Tez, Anti-Tez ve
Sentez öğeleri temelinde; doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin doğası olarak
işler. İster farkında olunsun, ister olunmasın: doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin
diyalektik yöntemine “dayanarak” insan: deney ve gözlem, araştırma ve incelenme
yaparak, olgu ve olayları tanıyıp bilmekte, olguların iç-dış bağıntılarını,
altta yatan var oluş ve yok oluş yasalarını bularak, bilinir kılmakta, bilim
yapabilmektedir. Bilim iradi bir çaba iken; diyalektik, değişim ve dönüşüm hareketi
olarak, irade dışıdır. Demek ki, bilim yapmak ile irade dışı doğa, toplum ve
düşünsel süreçlerin, diyalektik değişim ve dönüşüm yöntemini, anlamaya ve doğada
belirli etkide bulunmaya çalışıyoruz.

Bu
arada, yeri gelmişken, Hegel, Marks, Engels ve Lenin’e göre, maddi, manevi tüm olgular,
Tez ile Anti-Tezin birliği ve uzlaşmaz negatif diyalektik hareket tarzında
çalıştığı ilkesine bakalım. Bu ilkenin tam tersine, tespit ediyoruz ki, tek bir
olgunun doğasında, onun var oluş ve varlığını devam ettirme süresinde, Tez ile
Anti-Tezin birliği temelinde, uzlaşmaz negatif diyalektik hareketin var olması
asla mümkün değildir. Olamaz! Çünkü öyle ise olgular (şeyler), var olamazlar. Tez
ile Anti-Tez, doğaları itibariyle, birbiri ile uzlaşmaz, ayrı olgu ve oluşum
süreçlerine aittirler. Birlikte bir olgu oluşturamazlar. Anti-Tez, uzlaşmaz çalışması
ile mevcut olguyu, yeni bir başka olguya dönüştürme karakterlidir. Tez ise ait
olduğu olguyu muhafaza ile görevlidir. Her zaman Anti-Tez, Tezi yıkmaya,
ortadan kaldırmaya çalışır. Bu nedenle, bir şeye (olguya) ait karşıtlar
arasındaki çelişkinin, esası, UZLAŞMAZ (Tez ile Anti-Tez) biçimde olamaz; tam
tersine, UZLAŞIR (Tez ile A-Tez) karakterde olması zorunludur. Bir varlığın,
oluşum, olgu ve yaşamını devam ettirilebilmesi için ona ait karşıtlar (ikizler)
arasında, uzlaşma/birleşme BAĞININ varlığı zorunludur. Zorunludur ki, reel
varlıklar ve ya olgu ve oluşumlar var olabilsin.

Bilinenin
tam tersine, karşıtlar arasında uzlaşmazlık (Tez ile Anti-Tez) esas karakter ise
o olgu var olamaz, varlığını sürdüremez. Dolayısıyla bir olguya ait, UZLAŞMAZ
KARŞITLAR barındıran yapıda olan, böyle bir madde, dünyada ve evrende yoktur.
Bu nokta hakkında Hegel, Marks, Engels ve Lenin, maddi ve manevi olguların
doğasına ilişkin doğru bilgiye sahip olamadılar. 19. ve 20. Yüzyıllarda, devam
eden ve hala yaşanan sağ ve sol toplumsal şiddetin altında yatan esas yıkıcı felsefe;
geçekte bir olguya ait uzlaşan pozitif diyalektik karşıtlar arasındaki
çelişkinin varlığının tam tersine; onun, hiç yoktan, uzlaşmaz negatif diyalektik
karşıtlar olarak kabul edilmiş olmasıdır.

UZLAŞMAZ
karşıtlık, bir olgunun var oluş ve varlığını sürdürme aşamalarına ait olamaz. Uzlaşmazlık,
farklı iki olguya ait iki bağımsız karşıttan meydana gelmektedir. Bunlar, farklı
olgulara ait çözen (Anti-Tez) ile çözünen (Tez) karakterlidir. Örneğin,
toplumsal uzlaşmazlık, esas olarak, alet ve makinelerin mevcut olgunun
bağrında, gelişip, kendini aşması ve yeni toplumsal olguyu temsil eden nüvenin
geliştirilmesi ile yaratılır. Lenin bu gerçeği, toplumsal olarak şöyle ifade
etmiştir: “Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan,
yeni topluma geçiş biçimi”
[[1]],
yeni toplumsal olguyu temsil eden nüve üzerinden gelişip oluşur. Böylece uzlaşmaz karşıtlardan, Anti-Tez,
yeni olguyu temsil ederken; Tez ise mevcut olguyu muhafaza eden güç olarak çatışmada
yerini alır. Bu iki gücün uzlaşmaz çatışması esnasında, Anti-Tez, Tezi, olgusuyla
beraber dönüştürüp, içererek zenginleşir, sentez ile eski olguyu, yeni olguda AŞAR.
Dolayısıyla altyapıdan başlayıp, üstyapıyı biçimlendiren devrimci hareketin ve
toplumsal devrimin özü bu diyalektik eylem temelinde gelişir.

İşte
bu temelde, bir diyalektik sürece ait uzlaşan pozitif diyalektik aşama ile uzlaşmaz
negatif diyalektik aşamanın bütünselliğinin farkında olmak hayati önemdedir.

Örneğin:
Hegelci felsefe ile Fransız Jakobenlerinin, sistem içi sınıf mücadelesinden
etkilenen Marks, Engels, Lenin ve Tarihsel Marksistler, sınıf mücadelesini,
işçi sınıfı temelinde, uzlaşan pozitif diyalektik karakterdeki ayrıntısını
gözden kaçırmış. Onu uzlaşmaz negatif diyalektik hareket gibi bilip ele alarak,
tıpkı Fransız Jakobenler gibi devrim ve sosyalizm davasını, işçi sınıfı
temelinde, sistem içi sınıf mücadelesine yükleyerek, devrimi, esas olarak siyasal
şiddet araçları temelinde ele alıp yürüttüler. Oysa Fransız Jakobenizmin
sınıfsal özü, 1789’da siyasal iktidara oturan büyük burjuvaziye tepki olarak, iktidar
rüyası gören küçük burjuvazinin, geliştirdiği çatışmadan ibaretti. Onun için bir
Jakoben olarak mücadeleye katılan Napolyon [[2]],
çok geçmeden, bu Jakoben rüyadan sıyrıldıktan sonra ancak büyük burjuvazinin
temsilcisi olarak Napolyon olabildi. Bu arada, işçi sınıfı ise doğası gereği, “gerçek
bir çıkış” yapmak yerine, genelde her türlü burjuvazinin kuyruğunda dolanıp
durdu.   

Yukarıda
geliştirdiğimiz analiz temelinde: olgu ve oluşumları var eden, birbiri ile esas
olarak pozitif diyalektik karakterde ama çelişik karşıtlar olan, Tez ile A-Tez
arasındaki birlik (uzlaşama) BAĞI tarafından temsil edilirler. Bu birlik BAĞI,
doğada fizikokimyasal, canlılar âleminde biyolojik, insan yaşamında toplumsal
ve insan beyninde düşünsel yapıdadır. Böyle olduğu içindir ki, var oluş ve yok
oluş temelinde, doğa ve doğada, yaşam vardır. Dolayısıyla bir olguya ait karşıtların
(ikizlerin) varlığı, olgunun çelişkili yapısını koşullarken; karşıtlar
arasındaki bağ, olgunun uzlaşan birliğini temsil etmektedir. Bu bağların
oluşumu ile olgu var olduğu gibi bağın kopması ile olgu, dağılıp yok olur.

İşte
bu temelde, insan beyni ile bir makineyi ayrı olgular olarak ele alıp, varoluş
ve yok oluşları arasındaki değişim hareketini, gözlem ve deney ile incelersek,
düşünsel süreçler ile üretim süreçlerindeki makinelere içkin, bilimsel bilgi
kodlarının değişimine hükmetmiş oluruz.

Beyin,
akıl ve mantık yöntemi ile düşünme işlemi yapan bir organımızdır. İnsan, sıfır
bilgi ve yetenekli beyin hücreleri ile doğar. Düşünce: doğa ve toplum
yansımaları ile insanın kendi iç duyumlarının, beyin hücrelerinin (nöronlar)
doğal yeteneği olan, akıl=Us=Logos temelinde, zekâ=anlak=bellek ile algılayıp, uslamlama
(düşünme işlemi) ve mantık sama (düşünme işlemini doğrulama) yolu ile işlenmesinin
ürünüdür. Düşünme işleminin, algı ve duyumlar ile düşüncenin anlam ve kavram üretim
düzeyindeki biçimi, bilinç olarak düşüncelerin ÖZNELLEŞMESİ aşamasını teşkil eder.
Düşünme işlemi sürecinde, algı ve duyumlar anlamlara, anlamlar kavramlar
temelinde bilince dönüşür. Bilgiler ise bilincin (teori ve yargılarımızın), sınanıp
NESNELLEŞMESİ aşamasından geçtikten sonra doğrulanıp, beyin tarafından kabul
edilerek oluşurlar.

İnsan
olarak, doğumdan itibaren kendimizi, geçmişten gelen hazır bilgi ve farklı kültür
popülâsyonları içinde buluruz. Bu temelde, farkında olmadan belleğimiz, bebeklik
döneminden itibaren, çevremizden bilgiler edinir. Bu hareket tarzı, ‘Tarihi
Tutarlılık Yasası’ temelinde, geçmişi günümüze bağlar, geleceğe uzanır. Bu
hazır bilgilerin kullanımı temelinde, bunlardan çok daha azını, kendimiz üretiriz.
Böylece geçmişteki bilgileri kullanarak bir yandan, kendi çabamızla, yeni
bilgiler üretirken; öte yandan da tarih yapımına katılırız. Bu hareket tarzı, ‘Tarihi
Toplumsallaşma Sürecinde’, kümülatif bilgi birikiminin, tarihsel toplumsal gelişmesine
yol açar.

Bilgilerin
maddileşmesi ise üretim alet ve makinelerin, mülkiyet edinme ile insanın
kontrol ve denetiminde, üretim süreçlerinde kullanılması ile diyalektik değişimine
ait bir konudur. Alet ve makineler teknolojik olarak bu temelde gelişip,
ilerlemektedirler. Çünkü makineler, henüz kendi başlarına, algı ve duyumları
işleme, bunlardan düşünce ve kavramlar üzerinden bilinç üretme ve bunları
inisiyatifleri ile kullanıp pratikleştirerek bilgi üretme yeteneğine sahip
değildirler. Alet ve makineler, hala kapitalist mülkiyet edinme biçimleri altında,
kapitalist adına, diyalektik değişim süreçlerinde, ücretli yönetici, denetçi,
mühendis ve teknisyenlerin denetiminde, ÖZGÜR OLMAYAN bir biçimde, kontrollü ve
tedrici olarak gelişip ilerlemektedirler.

Alet
ve makinelerin, değişim hareketi, şöyle bir seyir izlemektedir.

Her
bir alet ve makine, olgu olarak, bilgikodları
(Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) [[3]] birliğidir. Bilgi kodlarının, insandan aktarılan kısmına nesnelleşen bilgikodları; alet ve makinelerden
aktarılan kısmına da türev bilgikodları veya
MADDİLEŞEN bilgi kodları denir. Bilgikodları
ile bilgibiçimleri arasında, uzlaşan
pozitif diyalektik tarzda çalışan, olgu birliği BAĞI, üretim süreçlerinde, alet
ve makinenin çalışması sırasında, uzlaşmaz
neğatif diyalektik karakterde, fizikokimyasal süreçlerden geçerek aşınma ve yıpranma (amortisman) payı (Anti-Tez)
olarak, üretilen ürüne kısmi olarak aktarılması ile kopar. Sentez ile yeni
üründe (olguda), yeni ve farklı bilgikod
(Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) birliği olarak
açığa çıkar. Bu değişim ile makineler, insana ait bilgilenme sürecine katılıp, makineler
hakkında, insanın teknolojik bilgi birikimine, gelişip ilerlemesine yol açarlar.

Fakat
bir de yakın tarihimizde ve günümüzde, bilimsel yöntem kullanılarak, makinelere
uygulanan yapay zekâ algoritmaları ile makinelerin gelişip, ilerlemesi çabası
vardır. Makineler, bu yapay zekâ algoritmalarını çalışarak, muhtemelen insan beyni
işleyişinden farklı düzeyde ve biçimde, algı ve duyumlar üzerinden, “düşünme
işlemi” yaparak, kendine özgü bilinç geliştirecekler (kestirim). Ama günümüzde,
insani bilgi sürecinden bağımsız, türev “canlı” diyalektik yöntem ile çalışmaktan
henüz uzaktırlar. Başka bir deyişle makineler, bağımsız, uzlaşan pozitif olgu
diyalektiği ile uzlaşmaz negatif diyalektiğin, çözen (yeni) ve çözünen (eski)
iki olgusu arasındaki, sentez yapabilen, yapay zekâlı otomatik düşünme ve bilgi
üretme süreci mekanizmasına henüz sahip değildirler. Ama olmayacak, bir iş de
değildir. Çünkü makineler kendilerine özgü, algılama ve basit düşünme
işlemlerine henüz yeni başlamış bulunmaktadırlar…

Buraya
kadar geliştirilen analizi, amaca uygun tarzda özetlersek:

Üretim
süreçlerinde, düşünce ve bilgilerimiz, insan emek gücü tarafından doğaya
aktarılırsa NESNELLEŞİRLER; aynı üretim süreçlerinde, alet ve makine üzerinden
yürüyen mevcut bilgi kodlarının, aşınma ve yıpranma payı olarak, üretilen
ürünlere aktarılırsa, bu bilgiler, MADDİLEŞİRLER. Dolayısıyla, genel olarak bilgi
üretim süreci, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe, daha gelişmiş bilgi
üretimine doğru yol alır. Algıdan, düşünme işlemine, anlam ve kavram üretimine,
sınanmak üzere pratikte uygulama ile bilgi nesnelleşmesine, nesnelleşmeden alet
ve makineli üretime, bilginin maddileşmesine doğru gerçekleşen hareketin farklı
aşamaları, bilgi üretim sürecinin sadece helezonik (sarmal) bir döngüsüdür.

Beyin,
4’lü diyalektik yöntem ile çalışan bir olgu olarak, bilgi-bellek bütünlüğündedir.
Beyin, düşünme işlemi yaparak, bilgi edinip kaydederek, kendi kapasitesini
genişletirken, mevcut bir önceki düzeyini aşar. Olgu düzeyinde beyin, mevcut kayıtlı bilgi (Tez) ile bellek (A-Tez) birliği arasında, pozitif (uzlaşır) karakterli diyalektik
hareket ile çalışmaya başlar. Bu harekette karşıtlar, birbirlerine karşı uyumlu,
uzlaşır karakterdedirler. Ama yeni algı ve duyumlara karşı direngen ve
tutucudurlar. Böyle olduğu içindir ki, reel yaşamda, insanları bir şeye ikna
etmek zordur. İkna ettikten sonra da vazgeçirmek, ondan daha da zordur.
Dolayısıyla iç ve dış, yeni duyum, algı ve
düşünme biçimleri
, mevcut kayıtlı bilgi-bellek birliği karşında, uzlaşmaz Anti-Tez oluştururlar. Başka
bir deyişle, yeni dış duyum algı yansımaları ve iç düşünme biçimleri, Anti-Tez
olarak, beyinde uzlaşmaz negatif karakterli diyalektik hareket geliştirirler. Çünkü
yeni algılar, mevcut kayıtlı bilgi-bellek ile uzlaşmazlık geliştirirler. Beyin,
bu uzlaşmazlığı kabul etmez. Tutarlı olmak için uzlaşmazlığı çözüp uzlaşıya
varmak zorundadır. Değilse yeni bilgiyi kaydetmez.

Yanlış
veya doğru, belleğe kaydedilen bilgiler, beyin tarafından doğru kabul edildiği
için kaydedilmiştir. Varsa bilgide bir yanlışlık, o bir başka kişiye göredir. Dolayısıyla
doğru olan, aynı zamanda görecelidir. Böyle olduğu içindir ki, bir de doğru
üzerinden, bilimsel sorgulama yapılmaktadır. Dolayısıyla, mevcut bilgi-bellek bütünlüklü
beyin olgusu ile Anti-Tez olan, yeni iç, dış duyum ve algı soyutlanmaları arasındaki
negatif diyalektik hareketin geliştirdiği uslamlama (düşünme) ve mantıksama (doğrulama)
sonucu, mevcut bilgi-bellek arasındaki bağ koparak, sentez ile yeni kavramlar oluşur. Beynin bu yeni kavramları
kaydetmesi ile daha da gelişmiş yeni bilgi-bellek kapasiteli beyin olgusuna ulaşılıp,
bilgilerimizin artışına yol açar.

Edindiğimiz
bilgiler
tarafımızdan:

  1. Üretim
    eylemi ile doğal çevre ve toplumsal pratiğe aktarılarak nesnelleşirler. Üretilen
    ürünler, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makine formunda ise onlara
    kodlanarak, bilgi olarak nesnelleşir, sonra onlar üzerinden türev maddi bilgi
    kodları olarak maddileşip, yaşamlarına devam ederler.
  2. Bilgi
    depolama ve kaydetme biçimleri dışında, üretim süreçlerinde, bilgi-bellek arasındaki
    bağ kopar. Bu esnada bilgiler, bir insan beyninden diğerine değil, tam tersine
    dışımızdaki maddi çevreye aktarılmış olup, şeyleşerek alan değiştirmiş olurlar.
  3. Nihayet nesnelleşen
    bilgiler, türev tarzda üretim araçları özellikle üretim aletleri ve makine
    formunda, toplumsal altyapı ilişkileri (mülkiyet, üretim, bölüşüm, değişim ve
    tüketim) temelinde; toplumsal üstyapı ilişkilerini (hukuk, adalet, devlet, siyaset,
    din, ahlak, ideoloji, kültür vb.) geliştirip, ilerleyerek TOPLUMSAL
    BİÇİMLENMEYE yol açarlar.
  4. Toplumsal
    altyapı ve üstyapıya dayalı yaşamdan yansıyan yeni bilgiler, tekrar öznelleşme,
    nesnelleşme ve maddileşme ile yeni ve bir üst aşamaya geçerler. Sürekli
    yinelenen bu tarihsel toplumsal hareket, sarmal biçimde gelişip, aşağıdan
    yukarıya, basitten karmaşığa doğru, zenginleşerek akıp gider.

Bilginin maddileşmesi ve nesneden öznelleşmeye
geçiş ile öznelleşmenin bir başka ara formu olan, eğitim, öğretim ve öğrenme
ile insana ve o insanlardan da doğa ve topluma geçiş, aynı sürece ait bilginin
helezonik (sarmal) hareket tarzının ve oluşum dinamiğinin değişik aşamalarıdır.

Mülkiyet
ve üretim ilişkileri, insan kişiliğini belirleyen toplumsal ilişkiler olarak,
insanın toplumsal özünü belirleyip geliştirmeye başlarlar. Bu temelde edinen bilgiler,
dış dünya ile aramızda amaçlı bir ilişki
geliştirirler. Bu amaçlı ilişki, doğayı lehimize üretimle değiştirme,
geliştirme ve dönüştürme iradesini oluşturur.

Bu
noktada, mevcut bilgiler, üretim süreçlerinde, iki biçimde hareket ederler:

(Birincisi) Bir insandan, bir başka insana veya insanlara
bilgi aktarma biçimidir. Bu tarz bilgi aktarımı iki şekilde yapılır:

a) Eğitmek/Öğretmek: Canlı olarak bir insandan diğerine
konuşma, ses, işaret, davranış vs. ile bilgi aktarımı yapılabilir. Bu tarz bir
faaliyet ile bilgi, düşünsel alandan, bir başka düşünsel alana, bilgi aktarımı
yaptığı için canlı irade nakli hükmündedir.

b) Öğrenmek: Bilginin, nesnel olarak kitap, kaset, disket, bilgisayar
programı, arkeolojik bulgu, tarihi bilgi ve bulgular vs. gibi bilgilerin
kaydedilerek, depolanarak saklanmasına ve gerektiğinde, bilgilenmek, irade
oluşturmak üzere, hazır ölü bilgiyi canlandırıp kullanmak için insana aktarılır.
Bu aktarım biçimi, önce düşünsel alandan kayıtla nesnel alana; daha sonra da
nesnel alandan, düşünsel alana aktarımdır. Bilgi, bilgi kayıtlı ürünlerde,
kendini sadece koruyarak tekrarlar. Bu biçimiyle düşünce, korunmak ve
depolanmak amacıyla yalın biçimde nesnel alana kopyalanarak, kodlanarak
aktarılmıştır. Yani bilginin bizzat kendisi, bu aktarma işleminde metalaşmıyor
(şeyleşmiyor) veya bir başka deyişle alet veya makine formu haline gelmiyor.
Bilgi bu aktarma işleminde, korunmak kaydıyla kaydedilmek üzere sadece nesnele
işlenmiş ama nesnel bilgi kodları haline gelmiştir. Kişi, bir kitaptan olduğu
gibi bu kayıtlı bilgi kaynaklarından direk bilgi edinerek, yeni canlı irade
gücü geliştirebilir. Bu tarz bilgi aktarımı, toplumsal soyut iradi gücüne yol
açar ama toplumsal nesnel güce yol açmaz. Yani kişi kitap okuyarak, araştırma
ve inceleme yaparak bilim adamı, öğretmen, doktor, avukat vb. ‘Soyut Mesleki
bilgiler’ edinebilir ama söz konusu kişi henüz ‘Somut Meslek’ sahibi değildir. Onun
için mutlaka bilginin, pratiğe uygulanması gerekir. Çünkü dön dolaş bilgi, hala
soyut irade veya irade oluşturma formu konumundadır.  İradi çaba ile Bilgi-bellek arasındaki bağ, üretim
eylemi ile kopmuş değildir. Onun için öğrenme ile bilgi aktarma biçimi, direk
iradeye dönüşebilir soyut bir formdadır. Dolayısıyla eğitim, öğretim ve öğrenme
yoluyla başka bir insana bilgi aktarma veya kişinin üretilmiş hazır, bilgi
kaynaklarından bilgi edinmesi, soyut irade gücü yaratır ama toplumsal nesnel
veya maddi bir güç henüz değildir. Bilginin nesnelleşmesi
için üretim eylemi ile doğayı değiştirip dönüştürmesi gerekir.

(İkincisi) Bilgi, insandan doğaya ve toplumsal yaşama, üretim
faaliyeti ile aktarılır. Bu tarz aktarmada, bilgi ürüne kodlanarak/kopyalanarak
aktarılıp ürünleşir (şeyleşir). Üretim faaliyeti ile bilgi-bellek arasındaki
bağ, (düşünceyi kayıt altına alan ürünler dışında) ürün şahsında kopar. Onun
için üretilen ürünlere, “mal canın yongasıdır” denir. Bu eylemden dolayıdır ki,
soyut özel mülkiyet öğesi olan emek gücü, nesnel/somut özel mülkiyet öğesi olarak,
fiilen üretilen ürünlerde ortaya çıkar. İşte özel mülkiyetin, tarihsel toplumsal
kökeni budur. Bu nedenle mülkiyet, özeldir veya öyle olmak zorundadır. Bu
nedenle, irade vasıtasıyla bilgi, üretim süreçlerinde nesnel/somut biçime
dönüşerek, soyut düşünsel alanı terk etmiş olur. Bilgilerin, üretim eylemi ile
insan tarafından madde ve (bir başkasının beyini dışında) toplumsal pratiğe
aktarılmış olması, bilginin ürünleşmesi (şeyleşmesi), nesnelleşmesidemektir.   

Aynı şey doğrudan insan emek gücü ile değil de alet ve
makineler tarafından, bilgi kayıtları ve bir başkasının beyini dışında, toplumsal
pratiğe aktarıldığında da maddileşir. İlk üretimlerinde nesneleşen (alet makine biçiminde maddileşen) bilginin, üretim süreçlerinde, bütün bir makine bünyesine içkin ‘bilgi
kodları’ (Tez) ile bilgibiçim (A-Tez) arasındaki bağ, üretim süreçlerinde üretilen
ürün şahsında kopar. Bilgikod ile bilgibiçim bileşimli olgu veya alet ve
makineler, tarihsel toplumsal insanlık mirası olduğu için eşit paylı, kolektif
komünal sosyalist özel mülkiyet biçimine hükmederler. ‘Tarihsel Toplumsal
Eşitçi Özün’ temelini bu hareket belirlemektedir. İşte 1800’lerden itibaren,
sanayi devrimi makinesi ile gelişen, Sosyalist Emekçi özel mülkiyetin tarihi ve
tarihsel EŞİTÇİ kökenin özü bu harekettir.

Bilgi üretimi ile fiziki mal ve hizmet üretimini birbirine
karıştırmamak gerekir. Bilgi ve hizmet üretimi ürün olarak soyut konumdadır.
Ama somutlaşmak için mutlaka, pratiğe aktarılmaları gerekir. Başka bir deyişle,
bilgi ve hizmet üretimi, dolaylı yoldan geçerek soyut formunu kaybetmesi,
üretim süreçlerinde, somut ürün biçimine dönüşmesi gerekir.  

Yukarıdaki
analiz temelindeMarks’ın, “Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir
güç haline geliyor
” [[4]] diyen kurgusal sistem anlayışını inceleyelim:

(Birincisi),
Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir
güç haline”
gelmez. Aksine“Teori, yığınları sarar sarmaz”, soyut
iradi bir güç haline gelir. Yani teorik bilgi ve yargılar, soyut iradi bir güç
olma halini, birden fazla insan bilincinde devam ettirirler.

(İkincisi),
bu soyut iradi güç, yani teorik bilgi gücü, ancak alan değiştirdiğinde, somut
bir güç haline gelir. Yani beyinden ayrılıp, madde veya kütleye işlendiğinde
(depolanmak amacıyla kayıtlı yalın bilgi formları, kitap, kaset, disket,
bilgisayar programı, arkeolojik ve tarihi bulgular vs. dışında), çevreye
aktarıldığında somut bir güç haline gelir. Dolayısıyla soyut iradi güç,
dışımızdaki doğayı ve toplumu, üretim eylemi ile değişime uğrattığı zaman
ancak, somut bir güç haline gelir. Bu durumu Marks şöyle ifade etmiştir: “nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip
atfedilmeyeceği sorunu, bir teori sonu değil, ama pratik bir sorundur.
Pratikte, insan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya
aitliğini kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılanmış bir düşüncenin gerçekliği ya
da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur
” [[5]].

Tespit
ettiği halde, yukarıdaki ince ve önemli ayrıntıya dikkat etmeyen Marks, “Teori, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç
haline geliyor
” derken. Dünyayı değiştirmek üzere, bu anlayışı temelinde,
“sosyalist toplum” paradigmasını (değerler dizgesini) şöyle kurgulamıştır: 

  1. Dışarıdan
    işçi sınıfına “sosyalist” teori/sınıf bilinci aktararak onları, “sosyalist
    insanlara” dönüştürür,
  2. Bu
    “sosyalist insanlara,  sosyalist parti”
    kurdurur,
  3. Bu
    “sosyalist parti” aracılığıyla siyasal devrim yapar, siyasal iktidarı ele
    geçirir,
  4. Bu siyasal
    iktidar aracılığıyla, burjuva toplumunu ele geçirir,
  5. Ele
    geçirilen burjuva toplumunu, “devrimci” siyasal iktidar veya proletarya
    diktatörlüğü aracılığıyla, mülkiyet altyapısı olmadan, sistem içi, özünde
    kapitalist olan, küçük burjuva Jakoben devrim tarzı (ihtilal, inkılâp denen
    şey) ile yukarıdan aşağıya, devlet mülkiyeti ve farklı kooperatifleşme biçimleri
    ile “sosyalist üretim ilişkisi”yaratmaya çalışır ve nihayet,
  6. Aynı “sosyalist” insanlara dayanarak, yukarıdan
    aşağıya, kamusal altyapı veya tekelci devlet kapitalizmi [[6]] mülkiyeti ile “sosyalizmi inşa”  etmeye
    çalışır.

Bu
paradigma, sosyalizm adına, haliyle düşünceyi önceleyen sistem içi, küçük
burjuva kökenli, saf Jakoben devrimci (ihtilal, inkılâp denen şey) bir kurgudur [[7]].

Marks,
Sosyalist mülkiyet ve üretim
ilişkilerinden yoksun işçi sınıfına, bilinç/bilgi aktarma ile işçilerin
sosyalist olabileceğini
zannetti.
Tıpkı Hegel’in “Mutlak Tinin” bir formu olan “Öznel/insan Tinin”, “kendinde”
saf akıl iken, “görüngüsel doğasına” arzu ile yönelip, kendi kavramını/ideasını
bulup “kendisi için” formuna dönüşmesinin bir başka versiyonu gibi. Marks da
“sosyalist sınıf bilincini” tıpkı Hegel gibi “dışa açındırarak”, işçi sınıfına
aktarıp “doğalaştırarak” işçileri, “sosyalist” insana dönüştürüyor. Sonra da bu
“sosyalist insana” sosyalist parti kurduruyor, siyasal devrim yapıp, iktidar
oluyor ve bu siyasal iktidar (proletarya diktatörlüğü) aracılığıyla kamusal devlet
mülkü ve kooperatifçiliği ile “sosyalist üretim ilişkileri yaratarak”,
sosyalist toplum inşa ettiriyor. Çöken Reel Sosyalist macera ile Marksist sosyalist
teori, tıpkı Hegel’ci öznenin (Tinin), doğalaşan “Tin”inde diyalektik ideasını
bulup, “Mutlak Tin”ine geri dönmesi gibi o da kapitalizme geri dönüp, sisteme
entegre oldu ve devre kapandı.

Hegel,
Hıristiyanlığa, bilimsel bir temel hazırlamak için ne kadar “boş bir efor” sarf
ettiyse, Karl Marks da “sosyalizmi” kuracak biricik gücün proletarya (işçi
sınıfı) olduğunu ispatlamak için o kadar “boş efor” sarf etmiştir. Hegel’in,
“Mutlak Tin” ile başlattığı kurgusal “macerayı” dön derip dolaştırıp, nasıl
tekrar “Mutlak Tin”e vardırıp, kendini tekrarlayarak, “güneşin altında yeni bir
şey yoktur doğada” diyerek idealist felsefe yapmayı anlamsızlaştırdıysa. Marks
da işçi sınıfı ile başladığı “devrimci” macerada, idealizme sapıp, bir başka
formatta tekelci devlet kapitalizmini üretip, tarihsel gelişmenin ilerici,
devrimci ipini elinden kaçırarak, kendi deyimiyle “Hareketi yarıda kesip”,
teorilerini gelişmeye kapattı. Onları birer ideoloji ve kapitalizmi değişik
biçimde tekrarlayıp tahkim eden araçlar haline getirdi.

Bu
temelde, 1990’ların başında, Reel Sosyalizmin çöküşü ile burjuva teorisyenleri
tarafından “tarihin sonu geldi, kapitalizm ölümsüzdür” gibi yaygaralar kopartıldı.
Yine bu temelde, kapitalistler tarafından Hegel’e övgüler düzüldü, rahmet
okundu…

Oysa
Marks’ın ördüğü, Marksist kozanın özünde, “yaşamı
belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.”
ve “İnsanlar önce yaşar, sonra yaşadıklarının
bilincini elde eder”
veya“bireylerin
ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.”
gibi pek çok ve pek güçlü, ölümsüz saptamaları
vardır.

Dolayısıyla
asla unutmayalım!

“Ne
ile cebelleştiğini bilmek” koşulu ile:

Bu
dünyayı değiştirmeye cepheden meydan okuyan Marksizm’in, idealist kabuğu ile
sarmalanan çelik çekirdeğinde, ölümsüzleşen, materyalist bir Marks vardır. Büyük
insanlık, bir adım ileriye atmak istiyorsa, bu materyalist Marks’ı, tarihsel
toplumsal bilgi birikiminin, belkemiği olarak ele alıp, dikkatle incelemek, değerlendirmek
zorundadır…

O halde,

Marks’ın kendisine, bu kadar ters
düşmesinin nedeni nedir?

Ona bakalım:

Doğada
şu ana kadar bilebildiğimiz, birbirine dayanan, birbirine geçişli, başlıca ana hareket
biçimleri genellikle şunladır:

  1. İnorganik
    hareket ve süreçler (Cansız),
  2. Organik
    hareket ve süreçler (mikro organizmalar, bitkiler, hayvanlar ve biyolojik insanlık),
  3. Toplumsal
    hareket ve süreçler (tarihsel insanlık),
  4. Düşünsel
    hareket ve süreçlerdir (düşünsel insanlık).
  5. Tarihsel
    makine ve yapay zekâ ait süreçler (makineler ve düşünen makineler).

Bunların
içinde, şimdiye kadar, yalnızca düşünsel hareket ve süreçler, bütün diğer maddi
hareket ve süreçlerden esaslı farklılık arz ederler. Maddenin bir yaratısı
olarak, beyin tarafından geliştirilen, düşünsel hareket ve süreçler, tür
olarak, hakkında doğru olarak az şey bilinen ve üzerinde en çok tartışılan,
hareket biçimlerindendir. Bu hareket biçimi, yetersiz bilindiği veya tanınmadığı,
maddi kökeninden kopartıldığı için ayrı bir form olarak ele alındığından, her
türlü idealist manipülasyona müsait olarak ele alınmış, idealizme temel teşkil
etmiştir.

Yazının
girişinde de vurgulandığı gibi, düşünsel süreçler, maddi ve manevi süreçlerin
yansımaları ve fonksiyonları olarak, insan beyni tarafından algılanırlar. Bu
süreçler sonucu elde edilen kavramlar ile insanların, doğayı kendi arzu ve
ihtiyaçlarına uygun, ürünler haline getiren iradeleri ve bilgileri oluşur.
Bilgilerimizin tutarlı olması için, iç ve dış algıların, beynin otomatik
mantıksal uslamlamasından geçerek çelişkisinden arınması zorunludur. Bu tür
süreçlerde olgu (beyin), diyalektik karşıtlarını Tez (bilgi) ve A-Tez (bellek)
mantıksal dengesi veya uyuyan, nötr çelişkili bilgi-bellek birliği biçimindedir.
Anti-Tez ise kesinlikle uzlaşmaz karşıt olarak, yeni iç ve dış duyum ve algı
yansımalarından soyutlanıp, olguya karşı tavizsiz duruş sergilerler. Düşünce,
kavram, yargı ve teorilerimizin tutarlı olması için, Tez ile Anti-Tezin hesaplaşması,
birbirini felç etmesi, kayıtlı bilgiyi çözüp mantıksal sentez ile yeni ve beyin
tarafından doğru kabul edilen bilgiye varması gerekir. Böylece beynin çelişkisini
çözmesi, yeni kavramlar, yargılar ve teoriler oluşturarak, yeni Tez ve A-Tez bileşimli
mantıksal olgu dengesine veya uyuyan, nötr çelişkili bilgi-bellek birliğine/olgusuna
varması gerekir.

Bu
anlayış temelinde Hegel’de, “efendi-köle” diyalektiği, gerçek yaşam ile tersyüz
haldedir. Çünkü Hegel’de doğa gerçek değil, “Mutlak Tin”in dışlaşan görüngüsel bir
formudur. Yani düşünsel bir varlıktır. Görüngüden ibarettir. “Düşünsel olan
gerçektir, gerçek olan düşünseldir” diye durumu ifade eder Hegel. Oysa
toplumsal yaşamın gerçekliğinde, “efendi ile kölenin” maddi varlığı ne kadar
somut ve gerçek ise onlara ait pozitif (uzlaşır) düalitik diyalektik olgu hareketi
de o kadar somut ve gerçektir. Dolayısıyla Hegel’in belirttiği gibi
“efendi-köle” diyalektiği negatif, uzlaşmaz karakterde değil; tam tersine,
köleci toplum olgusunu belirleyen karşıtlar olarak pozitif, uzlaşır toplumsal
karakterde, sistem içi, nicel reformcu değişimi öngören diyalektik bir
harekettir. Hegel, doğayı da “Mutlak Tinin” bir formu olarak ele aldığı için,
“efendi-köle” diyalektiğini de düşünsel uzlaşmaz bir süreç gibi kurgulamıştır. Böylesi
bir saptama da doğru değil ama Hegel davasında, “haklı” olabilir diyelim! Ama
eğer doğayı düşüncenin bir formu (görüngüsü) değil de aksine, düşüncenin
doğanın bir formu (hareket biçimi) olduğunu kabul ediyorsak, “efendi-köle”
diyalektiğinin negatif (uzlaşmaz) değil, pozitif (uzlaşır) düalitik diyalektik
karakterde bir olgu hareketi olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Zira Tarihsel
Materyalizme göre köleci toplumdan feodal topluma geçişi sağlayan toplumsal güç
veya sınıf, köleler sınıfı değil, feodal toprak beyleri (senyör) sınıfı
olmuştur. Tıpkı feodalizmden kapitalizme geçişte, geçişi sağlayan gücün serf
değil, burjuvazi olması gibi. Köle ile efendi arasındaki karşıtlık ve mücadele,
toplumsal değişim sürecinin niteliksel değil, sistem içi, niceliksel reformcu
aşamasına tekabül eder. Tıpkı burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin
sistem içi, nicel ve reformcu olması gibi.

Bu
itibarla, teorilerin kitleleri kavraması ile insanın üretim faaliyeti ile kendi
dışındaki şeylere bilinç aktarması arasında temel fark vardır. “Teoriler
kitleleri kavrarsa”, insanların beynine işlenir. Beyin kütle olarak maddidir ama
demir, taş veya bir odun parçası gibi işlenerek kullanılabilir bir madde
parçası, alet veya makine değildir. Bu nedenle, insandan insana (sözlü ve
yazılı biçimde fark etmez) aktarılan bilgiler, kitleler nezdinde, soyut ‘iradi
bir güç’ haline gelirler ama somut ‘nesnel/maddi güç’ haline gelemez,
şeyleşmezler. Bilgiler, insanı harekete
geçirip dış doğada pratikleşmezse nesnel güç haline gelmez. Nesnel güç haline
geldiklerinde, ‘düşünsel formdan’, ‘nesnel forma’ kodlanarak/işlenerek geçer,
şeyleşerek ürün olarak insandan kopar, alan değiştirmiş olurlar.

Dolayısıyla, eğitim, öğretim ve öğrenme ile başka bir insana bilgi, bilinç
aktararak düşünsel formdan, nesnel forma geçilmediği, hala düşünsel formda
kalındığı (başka bir insan beyninde) için bilgi aktarma ile soyut iradi güç
yaratılabilir ama nesnel veya maddi bir güç yaratılmış olmaz.

Bu
anlayış temelinde, Marks’ın yukarıdaki söyleminin tam tersine, soyut iradi bilgi
gücü ile hiç kimse kapitalist veya sosyalist olamaz. Kapitalist veya sosyalist
olmak, tarihi koşulların varlığına bağlı tarihsel bir iştir. Marks’ın iddia ettiği gibi, bilgi aktararak,
insan sosyalist olamadığı gibi, siyasal devrim yaparak, “sosyalist iktidar”
aracılığıyla, sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkisi de yaratılamaz.
Çünkü üstyapı,
altyapıya öncelenemez. Üretim süreçlerinde, Üretim Aletleri ve Makinelere Uyum
Yasası (AMUY) gereğince, tüm üretim ilişkileri fıtratları itibariyle, baskın
biçimde, alet ve makine merkezlidir. Üretim
ilişkilerini irade ile yaratmak mümkün değildir.
Üretim süreçlerinde insan,
alet ve makineye uymak zorundadır. Alet ve makine insana uymaz. Bu nedenle
üretim ilişkilerini kontrol etmek istiyorsak, üretim ilişkilerini yaratan alet
ve makineler üzerinde, her şeyden önce cari emek gücüne dağıtımlı, eşit paylı,
kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet ilişkisi geliştirmemiz şarttır.

Marks’ın,
işçi sınıfına bilgi aktararak onları “sosyalistleştirme sevdası”, Hegel’ci felsefe
etki ve 1789 Fransız Devrimi ürünü olan, Jakoben küçük burjuva devrim tarzı ile
işçi sınıfına “sosyalist” yol yapmak içindi. Marks, işçi sınıfı sosyalist
düşünceleri kavrarsa, “sosyalistleşip” maddi bir güç haline gelir sanıyordu. Oysa Reel Sosyalizm pratiği ile görüldü ki,
“Reel Sosyalist” sınıf bilinci almış işçi sınıfı, harekete geçip çevresini
olumlu veya olumsuz değişime uğrattığında, “maddi bir güçtür” ama kesinlikle
sosyalist maddi bir güç değil, kapitalist ve kapitalizme hizmet eden maddi bir
güçtür. İçinde yaşadığı toplumun üretim ve mülkiyet ilişkilerinin maddi
gücüdür.

Kölenin
feodal toplum, serfin kapitalist toplum için maddi dönüşüm gücü olamaması gibi
Marks’ın sınıf bilinçli proletaryası da hiçbir zaman sosyalizmin maddi gücü
olamadı, olamazdı. Olması için kapitalizmin bağrında ve kapitalist üretim ve
mülkiyet ilişkilerine karşı büyük insanlığın, her şeyden önce mülkiyet
ilişkileri temelinde kendini, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel
mülkiyetle donatması ve dönüştürmesi, daha sonra da bu temelde onları sosyalist
üretim süreçlerinde üretime sokması gerekirdi. Böylece kişi, ‘Sosyalist Meta’
üretim ilişkileri temelinde, ‘sosyalist Emekçiye’ dönüşürdü. Dolayısıyla tarihin
yeni bir Üretim Biçimi için yeni bir kimlik ve kişilik, değişim ve dönüşüm için
devrimci ÖZNE olarak, ‘sosyalist Emekçi’ yaratılmış olurdu.

Ama
ne yazık ki, bu başarılamadı!

Üretim
aletleri ve makineler: kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile uyumsuzluk
yaşadığı 1800’lerden itibaren, günümüze kadar, sosyalizmi müjdeleyen toplumun maddi
öncüllerini, olgunlaştırmaya hala devam etmektedirler.

Sosyalizmin Maddi Öncülleri:

Sanayi
devrimi makinelerinden itibaren, tarihsel toplumsal mülkiyetin kişiye tekabül
eden miras payı veya alet ve makineler üzerinden taşınan Tarihsel Toplumsal Eşitçi
Özün, kapitalistin özel mülkiyetinde bulunması, kapitalizmin temel çelişkisine
yol açmıştır. Kapitalist özel mülkiyet üzerinden sağlanan emek gücü ve türev
emek gücü sömürüsü, toplumda işsizlik ve düşük gelirle beslendiği için makinelerin
yarattığı aşırı üretim ve para sermaye, toplum tarafından emilemez. Böylece
kapitalist sistem, yapısal ve finanssal oligarşi tarafından yaratılan yapay, bunalım
ve krizlerden kurtulamaz.

Aslında
kapitalizm, kapitalist özel mülkiyet biçimi ile – 1775 öncesi dönem dışında-yaşamsal
bir üretim tüketim dengesizliğini koşullayan, irrasyonel toplumsal bir
sistemdir. Bir tarafta toplumun % 80’inin toplumsal mülkiyetten yoksun olması;
öte yandan %20’nin tüm toplumsal mülkiyete sahip olması, daha fıtratında kapitalizmin,
büyük bir toplumsal (sosyolojik) handikapı ola gelmiştir. Bu temelde,
kapitalist toplum, bir tarafta aşırı meta üretimi bolluğu, öte tarafta açlık,
yoksulluk ve işsizlik ve alım gücü düşüklüğü üretir. Böylece kapitalist sistem,
yığınların psikolojik ve ruhsal durumunu altüst ederken, geleceğe güven ve
itimattan yoksun menfaatperest, çıkarcı bir yaşam biçimi üretir. Özellikle
1980’lerden itibaren, yapısallığı yanı sıra, özellikle küresel finans oligarklarının
manipülasyonu ile yapay olarak yaratılan, yönetilen ekonomik, sosyal ve siyasal
bunalım ve krizler, insanlığı sürüklediği fiziki ve ahlaki çürüme, ekolojik
felaketler, bölgesel savaş ve çatışmaların yarattığı kırım, kıyım ve
katliamlar, dünyayı çekilmez, yaşanmaz hale getirmekle kalmamış. Dünyayı, III.
bir dünya savaşının eşiğine getirmiştir.

İnsanlık tarihinin seyri, 1800’lerden
itibaren, makinenin geliştirdiği sanayi devrimi ile kökten değişmiştir. Makine,
üretim süreçlerinde, ipleri eline geçirerek, üretim gücü olan işçinin, belli bir
kısmını işsizleştirerek, kalanını da kendine bağlayıp önemsizleştirerek tali
duruma düşürmüştür. Bu dönemden itibaren Makine,
özgürce gelişmesini ve varlığını, bünyesine içselleştirdiği eşitçi tarihsel
toplumsal emek mirasını, imtiyazlı bir avuç kapitalist sınıfın mülkiyetinde
değil, tüm bir toplumun cari
emek
gücü bazında, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel
mülkiyet edinme biçimine işaret
etmektedir.
Ancak bu
şartla, makineler, ÖZGÜRCE gelişebilir. İnsanlık, işsizlik ve gelir düşüklüğü
kaygısından kurtulabilir. Toplumsal üretim ve tüketim dengesinin rasyonelliği
sağlanabilir. Dünya çapında aşırı üretim ve finansal kumar oynamanın önüne
geçilebilir. Ancak bu şartla, insanlık fiziki ve ahlaki çürümeden kurtularak,
III. bir dünya savaşı tehlikesini savuşturabilir.

Kapitalizm,
1800’lerden itibaren, esas olarak gerici periyoduna girmiştir. Burjuvazi,
üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesini patentler, ithalat ve
ihracat tedbirleri, gümrük ve idari tedbirlerle, baskı ve sömürgeci pazarlama
ağları üzerinden meta aktarımı ve mülkiyet ilişkileri aracılığıyla kontrol
altına alıp, çıkarlarına tabi kılarak engellemektedir. 1980’lerden itibaren ise
küresel kapitalist üretim, küresel finanssal oligarşi tarafında, sermaye
borsalarında oynanan, küresel finans kapital kumarının hizmetine sokulmuştur. 2000’li
yılların başından itibaren ise küresel finansal oligarşisi, küresel borsa
kumarı yanı sıra, emek değer üretme teorisinin inkârı temelinde, işi, dijital teknoloji
ile BULMACA ÇÖZEREK, değer yaratma sihirbazlığına soyunmuştur.

Küresel
finans kapital oligarşisi, blockchain teknolojisi [[8]] temelinde, manipülatif kriptopara  (şifreli
para) “teorisi” ile paranın toplumsal sözleşmeye dayalı, emek değer taşıyıcısı
ve emek değer ölçüsü İLKESİNİ, ihlal ederek; gözden düşürmek, hiçleştirmek, boşa
çıkarmak için yoğun teknolojik bir çaba içine girmiştir. Blockchain teknolojisi
üzerinden, dijital bulmaca (digital puzzle) çözenlere, “madenci” adı takarak, topluma
güven telkin etmekte. Sözde para denen dijital para Bitcoin ile bulmaca
çözenleri ödüllendirip; liberal burjuva iktisat teorisinde, fayda-değer ile
başlatılan kurguyu, neoliberal burjuva iktisat teorisinde, hisse enedi
borsalarında piyasa-değer teorileri ile devam ettirdi. Ama şimdilerde, bu teorilerin
yerine, yeni bir versiyon olarak, işi, DİJİTAL BULMACA ÇÖZME ile değer yaratma
derecesine “yükseltmiştir”.  Bu temelde, küresel
finanssal oligarşisi, açıkça büyük insanlığın aklı ile oynayarak, kapitalist
üretim ve mülkiyet ilişkilerinin iflasını gizlemeye, sözde yeni bir kapitalist
toplum “tarzına” çıkış yapmaya çalışmaktadır.  

Ama
nafile!

Çünkü
1800 sanayi devriminden itibaren, üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE
gelişmesine engel olan, kapitalist üretim ve özel mülkiyet ilişkileri yerine,
nüve halinde, sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri, sınıf mücadelesinin
gündemine ta o zamandan beri oturmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla, ta o zaman
beri, her türden ütopik sosyalistler, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler
için sorun şuydu:

Makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesinin önünü
açan, üretim aletleri ve makinelerin yarattığı aşırı üretim sorununu emen,
üretim tüketim dengesini sağlayan, işsizlik kaygısını bertaraf eden, sosyalist
bilinç geliştirip, pratik olarak sosyalist özel mülkiyet ve sosyalist meta
üretim biçimi ile kapitalist mülkiyet ve üretim biçimine müdahale edip, sosyalist
emekçi yaratmaları gerekirdi. Ama ne yazık ki,
zamanın
“sosyalistleri”
bunu göremediler.
Kapitalizmin bir sınıfı olan işçi
sınıfına, bilgi aktararak, Hegel’in “efendi-köle” felsefi anlayışının etkisinde,
asla sistemin antitezi olamayan, işçi sınıfında karar kılıp, ideolojik
görüşlerinin merkezine yerleştirdiler.

Böylece
1789 Fransız Devrimi hattı üzerinden yürüyen ütopik sosyalistler, Marks, Engels
ve Tarihsel Marksistler: sanayi devriminden itibaren, gericileşen burjuvazinin,
uzun yıllar, sahte devrimci görünmesine, “devrimci” manevra yapmasına,
yığınları işçi sınıfı şahsında, sınıf mücadelesini yanlış bir kulvara sokup,
burjuvaziye istemeyerek hizmet sundular. Batı Avrupa’daki 1848, 1871 devrimlerinin
yenilgisi bu hatanın çarpıcı örnekleri iken; Bolşevik ve Çin devimleri ile
keyfiyet devam ettirildi. Zamanında ‘Sosyalist Emekçinin’ doğru yolu tespit
edilmiş olsaydı, Marks’ın Batı Avrupa için
devrim öngörüsü gerçekleşmiş, 1848 burjuva devrimleri ve 1871 Paris Komün
hareketi, sosyalist devrimler olarak sonuçlanacaktı.
Ne yazık ki, bu tarihi
fırsat kaçırıldı. O dönemde, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve
makineler üzerinden taşınan, Tarihsel Toplumsal Mülkiyet mirasını, eşit paylı,
kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetle ile kapitalist özel mülkiyet biçimi
arasındaki temel çatışmayı, Sosyalist
özel mülkiyet biçimi ile ele alamadılar. Dönemin tarihsel gelişmesini
özünden yakalayıp, gereğini yapamadılar.

Manifaktür
kapitalizmi de dâhil, daha önceki tüm toplumsal üretim biçimlerinin hemen
hepsinde, üretim süreçlerinde, belirleyici üretim gücü öğesi, emekçi insandı. Ama sanayi devrimi ile makinelerin,
üretim süreçlerinde ipi ele geçirmiş olmasını, üretim süreçlerinin hâkim üretim
gücü öğesi haline gelmesini öngördükleri halde, işin gerçeğini ele alıp soruna çözüm
olamadılar.

Oysa
bu tarihi gelişme, tarihi toplumsallaşma sürecinde, köklü ve bariz bir değişime
yol açmıştı.

Daha
önceki toplumsal üretim biçimlerinin, toplumsal geçiş ve dönüşüm biçimleri
evrimciydi. Ama sanayi devriminden itibaren toplumsal geçişler, makine ile yeni
bir geçiş biçimini geliştirdi. Kapitalizmden sosyalizme geçiş devrimcileşti.
Daha önceki üretim biçimlerinde, üretim gücü olan ilkel insan, köle ve serfin
bağrından çıkan bir kısım çalışan insan, üretim araçlarını, özellikle, üretim
alet ve makinelerini özel mülkiyet edinme temelinde, evrimci yolla sınıfsal
dönüşümü sağlayarak, kendisini toplumsal Anti-Teze yükselterek, efendi,
senyör/ağa ve burjuvaziye dönüştürüyordu. Oysa sanayi devrimi ile MAKİNENİN
üzerinde taşıdığı tarihsel toplumsal EŞİTÇİ ÖZÜ, işçi sınıfının elinden, üretim
süreçlerinde esas öğe olma özelliğini almıştı. Almakla kalmadı, işçi sınıfını
kendi hareket tarzına bağlayarak, üretim süreçlerinin tali, önemsiz bir öğesi
haline getirmişti. Artık ‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ dışında üretim araçları,
özellikle üretin aletleri ve makineleri mülkiyet edinen her insanın yolu
kapitalizme çıkıyordu.

Sanayi
devriminden itibaren, alet ve MAKİNEYİ mülkiyet
edinebilen, ilkel insan, köle beyi, feodal senyör veya toprak beyi ile kapitalist
burjuvazi gibi topluluk ve sınıfsal güçler gibi bir öğe kalmadığı için evrimci
gelişme ve dönüşme biçimi devreden çıktı.
Evrimci toplumsal gelişme ve dönüşme,
yerini; sosyalist özel mülkiyet edinme ile koşullanan devrimci değişim ve
dönüşümüne bıraktı. Dolayısıyla makine, ÖZGÜRCE
gelişmesi için devrimci bir program eşliğinde, maddi mülkiyetten yoksun büyük
insanlığın, nüve halinde, ‘Sosyalist Emekçiye’ dönüşmesini zorunlu hale getirip
gündeme soktu.
Evrimci
toplumsal geçiş, yerini zorunlu olarak kesintisiz irade müdahale ile
geliştirilen, devrimci geçişi öngören, ‘Sosyalist
Emekçi Paradigmaya’
bıraktı. Dolayısıyla 1800 yıllarındaki sanayi
devriminden itibaren, üretim sürecinin dışında bir program ile toplumsal
sürece müdahale etmek, zorunlu hale geldi. Partiler, dernek ve sendikalar,
parti tüzük ve programları, bu tarihi koşullar tarafından gündeme getirildi.

Bu
analiz temelinde, Sosyalist Emekçi
Paradigma
ile ‘Sosyalist Emekçi’ maddi gücün, yaratılması aşamaları şöyle belirginlik
kazandı:

1) Sosyalist toplum teorisi oluşturmak için kapitalizmin
bağrında oluşan karmaşık ilişkilerden, ‘Sosyalist Emekçi’ nüvenin [[9]] oluşmasını önceleyen somut koşulları sezinleyip okumak. 

2) Bu sosyalist bilgi nüvesi üzerinden, sosyalist teori ve
irade geliştirmek,

3) Sosyalist teori ve irade gücünü bir program eşliğinde, cari
emek gücüne dağıtımlı eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet ve
üretim ilişkileri temelinde, işyeri ve işletmelerde [[10]] ‘sosyalist meta üretimi’ ile pratiğe aktarıp, teorinin nesnelleşmesini
sağlamak,

  • Böylece
    sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri çıkış yaparken, sosyalist insanın
    “toplumsal özünü” oluşturan “toplumsal ilişkilerin bütünün” ortaya çıkmasını
    sağlamak.

  • Nihayet düşüncelerimiz, mülkiyet ve üretim ilişkileri
    ile nesnel-maddi bir güç haline gelmiş olurdu.

Dolayısıyla,
büyük İnsanlığın kurtuluşunu hedefleyen, Sosyalist Emekçi irade, pratikte, ‘Sosyalist
Emekçi’ özel mülkiyet ve üretim ilişkilerini, günlük devrimci demokratik sınıf
mücadelesinde, kapitalist sisteme karşı, Anti-Tez olmayı temsil etmiyorsa,
kaçınılmaz olarak o da kapitalizmin nesnel gücü demektir.

Bu
itibarla, Marks’ın zannettiğinin aksine, kişi tarafından, dünyadaki tüm sosyalist
bilgiler yutulsa dahi kişi sosyalist olamaz. Ben kapitalistim demekle, “niyet
ederek, dua ederek, bilgi edinerek” kapitalist olunmadığı gibi sosyalist de
olunamaz.

Sosyalizm,
tıpkı kapitalizm gibi somut bir üretim biçimidir. Sosyalist olabilmek için
sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkiler temelinde, günlük devrimci demokratik sınıf
mücadelesi pratiğinde yaşamak, “sosyalist meta üretimi” pratiğinde bulunmak şarttır.
Çünkü “bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi
koşullarına bağlıdır.
” diyordu
Marks. Bu tespit, sosyalist insanın da toplumsal kişiliğinin oluşmasının hareket
noktasına işaret etmektedir. Örneğin, Kapitalist olabilmek için kapitalistin
özel mülkiyetinde: fabrika binası, alet ve makineler, onları çalıştıran enerji,
belli bir miktar para sermaye, ücretle kiralanan işçiler olmalı ki, kapitalist
bir üretim yapılabilsin. Sahibi de kapitalist olsun. Böyle bir üretim ilişkisi
içinde, günlük çalışmak, mülkiyetsiz ve ücretli olan kişi de ancak
işçi/proleter olabilir. Dolayısıyla sosyalist özel mülkiyet ve üretim
ilişkilerini, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğini yaşamayan, “sosyalist
meta üretimi” yapmayan, kişi de sosyalist olamaz. Örneğin ben, kişi olarak kendimi,
sosyalist değil; sosyalist olmaya çalışan biri olarak biliyorum.

Kapitalist üretim ve mülkiyet
ilişkisinin hüküm sürdüğü bir toplumda, kişiler, düşünsel planda, kendisine
“sosyalist yandaşı” diyebilir veya öyle “anlaşılabilir” ama toplumsal ilişki ve
kişilik bazında asla sosyalist olunmaz. Dolayısıyla, “Yeni
toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş
biçimi”
toplumsal altyapı
temelinde günlük pratikte gerçekleşmiyorsa, sosyalist kişilikli insan var
olamaz.

Bir yerde, sosyalist insan yoksa orada
sosyalist parti de kurulamaz. Dolayısıyla, sosyalist toplum altyapısının
başlangıç yapıp gerçekleşerek, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi
pratiğinin yürürlükte olmadığı bir ortamda, sosyalist bilgi ile donanmış
profesyoneller grubu ve kuracakları “sosyalist/komünist” parti, iddianın aksi
bir şeydir. Kapitalist toplum şartlarında
veya reel yaşamda karşılığı yoktur.
Malın olmadığı yere mal müdürü atanamayacağı
gibi sosyalist emekçinin olmadığı yerde de sosyalist/komünist parti kurulamaz.
Sosyalist kişinin veya kişilerin olmadığı yerde, sosyalist/komünist parti
kurmak, basit bir iddianın ötesinde abesle iştigaldir. Durup dururken, Sosyalist/komünist
olduğunu zannetmek bir hayaldir. Dolayısıyla, önce sosyalist toplumsal
ilişkilerin yarattığı sosyalist insan olmalı, sonra toplumsal karşılığı olan bu
sosyalist insanlara dayanarak partisi kurulmalıdır. Aksi sanmadır, idealizmdir!

200
küsur yıldır bu idealist yolu tepiyoruz.

Sosyalist
olmak için sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri pratiğinde günlük
olarak “sosyalist meta üretiminde” 
bulunmak, devrimci demokratik sınıf mücadelesi pratiğinde yaşamak
şarttır. Çünkü diyor Marks, “bireylerin ne oldukları, onların
üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.”
Ancak
bu koşullar altında, sosyalist olarak, toplumsal özümüz, toplumsal ilişkiler
bütünü tarafından, belirlenmiş olur ve sosyalist kişilikli insan olarak ortaya
çıkmış oluruz.

Not: Bu yazı, Şubat
2014 tarihinde, ilk yayımından sonra, orijinal muhtevasına sadık
kalmak koşulu ile 26 Haziran 2019 tarihinde gözden geçirilmiş, gerekli ek ve düzeltmeler
yapılarak, genişletilip güncellenmiştir.

DİPNOTLAR:i


[1] Lenin, (1919), Komün
Dersleri, Sol Yayınlar, 3. Baskı (2008). S. 88.

[2] Gombrich, Ernest H,
(1985), Dünya Tarihi, İnkılap Kitabevi (2009), S. 272.

[3]
Bilgibiçim kavramı, alet ve makinenin işe uygun olarak, kütlesinin biçimlenmesi
ve ergonomik yapısının oluşturulmasıdır. Örneğin: bir makine çarkında, çark
bilgi kodları ile bu bilgiden hareketle o çarkın kütlesinin aldığı somut bir
biçim vardır. Bu somut biçim, bilgibiçim kavramının ifadesidir.

[4]
Marks, Karl (1843), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Sol Yayınlar, 2.
Baskı (2009), S.201

[5] Marks, K.  – Engels, F. (1845), Alman İdeolojisi, Sol
yayınları, 2. Baskı (1987), S.24

[6] Lenin, (1917), Ütopik ve
Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1. Baskı (1977), S.95

[7] Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine
Gerek Var mı? Adlı Konuşması veya Lenin, Oeuvres 15, içinde,
Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, S. 123-125.

[8] National İnstitute of
Standart and Technology (NIST), U.S. Department of Commerce, Blockchain Technology Overview, https://doi.org/10.6028/NIST.IR.8202

[9] Nüvenin,
sezinlenip okunması ve yorumlanması ile toplum veya bir kişi için, “toplumsal
ilişkilerinin bütünü” açığa çıkıp kişilik özünü oluşturmaz. Bu nüve hali, henüz yaşanan veya
yaşanabilir toplumsal bir mülkiyet ve üretim ilişkisi değildir. Böyle olduğu
için nüvenin bilince çıkarılması ile kişi sosyalist olmaz.

[10] İşyeri ve işletmeden kast edilen: Tek veya ortaklı şahıs
işletmeleri ile Limitet ve Anonim Şirket türünde, eşit paylı kolektif komünal
sosyalist özel mülkiyet temelinde örgütlenmiş, ‘sosyalist meta üretimi’ yapan
iş yerleridir. Kooperatif veya grup mülkiyeti esas olarak devlet mülkünü
kitleler şahsında revize eden, kitlelerin kapitalizme olan tepkisini pasifize
eden, enerjisini alan palyatif tedbirler olarak geliştirilmiş “utangaç burjuva
mülkiyet kurumlarıdır”. Mülkiyeti özel, cari emek gücü bazında, dağıtma ve
topluma teslim etme konusunda, o yana, bu yana yalpa yapmanın, kafa
bulandırmanın hiçbir âlemi yoktur. Kapitalist toplumun %80’i zaten
mülkiyetsizdir. Sistemin %20’ni teşkil eden bir avuç kapitalistin, toplumsal
mülkiyete sahip olması nedeniyle bugünkü felaketi yaşıyoruz. Bütün mesele,
burjuvaziyi de sosyalist özel mülkiyet nizamına çekip, rötuşlayarak, toplumu %100
oranında cari emek gücü bazında, toplumu eşit paylı, kolektif komünal sosyalist
özel mülkiyete dönüştürecek yola girmektir.

KAYNAKLAR:

  1. Betz,
    Frederick (2003), Teknolojik Yenilik Yönetimi (Değişimle Gelen Rekabet
    Avantajı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Ankara (2007).
  2. Boguslavski,
    Karpuşin, Rakitov (1976), Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ABC’si, Sol
    Yayınları (2006).
  3. Bumin,
    Tülin (1998), Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis
    Felsefesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (2013).
  4. Callan,
    Rob (2003), Artificial Intelligence, Palgrave McMillan, NewYork.
  5. Cogito,
    Yapay Zekâ, Sayı 13 -1998, Yapı Kredi Yaycılık İstanbul.
  6. Cüceloğlu,
    Doğan (1991), İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İst. (2012).
  7. Engels, F.
    (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları,
    (1975).
  8. Gombrich,
    Ernest H, (1985), Dünya Tarihi, İnkılap Kitabevi (2009).
  9. Gregory,
    Richard L. The Mind, Oxford Uni. Press, 1’th printing in USA (1987).
  10. Hawkins,
    Jeff and Blokeslee, Sandra (2004), On Intelligence, Times Book 1’th Additoin
    2004, Henry Holt and Company NewYork.
  11. Hegel,
    G.W.F. Hegel Tarihte Akıl, Kabalcı Yayınları, İst. (2003).
  12. Hegel,
    G.W.F. Mantık Bilimi (Büyük Mantık), İdea Yayınları, İstanbul (2008).
  13. Hegel,
    G.W.F. Tinin Görüngübilimi, İdea Yayınları, İstanbul. (1986).
  14. Kaku,
    Michio (2008), Physics İmpossible, Published İn Penguin Books, Yew York,
    (2009).
  15. Lenin, V.İ,
    Felsefe Defterleri, Sosyal yayınları, (1976).
  16. Lenin,
    V.İ, Materyalizm Ampiryokritisizm, Sol Yayl. Ank. (1993).
  17. Marks,
    K.  – Engels, F. (1845), Alman
    İdeolojisi, Sol yayınları (1987).
  18. Marks,
    K.  (1844), El Yazmaları, Birikim
    Yayıncılık, (2009).
  19. National İnstitute
    of Standart and Technology (NIST), U.S. Department of Commerce, Blockchain Technology Overview,
    PDF, https://doi.org/10.6028/NIST.IR.8202
  20. Spinoza,
    B. (1663), Ethica, Kabalcı Yayınları, İstanbul (2011).