Pazar , 9 Ağustos 2020

TOPLUMLARIN ALT YAPI ANATOMİSİ VE MARKSİZM -I-

Nazım CAN

Temmuz 2019

İnsanın Toplumsal
Özünün Bir Biçimi Olarak,

Kişilik ve
Sosyalist Kişilik Oluşumu

Bu konuda Marks, “İnsanın özü, (…) toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”[[1]]diyor.

İlke düzeyinde, çarpıcı bir açıklama.

Ama ne yazık ki, bu ilkenin Marksist
pratikleşmesi, doğru sonuçlar vermemiştir.

İlkenin, teori ile pratik uygulaması
arasındaki farklılığı sorgulamak için Marks’a birkaç soru soralım:

“Siz”:

1) Mademki “insanın özü, (…) toplumsal
ilişkilerin bütünü” tarafından belirleniyor diyorsunuz. O halde, kapitalist
toplumun bağrında da sosyalist toplumsal ilişkiler ya da sosyalist mülkiyet ve
üretim ilişkileri yoksa –ki yoktu- peki, o zaman hangi “toplumsal ilişkilerin
bütünü” tarafından, “sosyalist insanın” kişiliğinin özü oluşuyordu?

2) Siz (veya biz) neyi temel alarak,
kendimize “sosyalist, komünist” diyor, “sosyalist, komünist parti” kuruyor,
devrime soyunuyorduk?

3) Kapitalist toplum koşullarında,
sosyalist partinin dayandığı, Sosyalist Emekçi insan, Sosyalist Emekçi sınıf ve
dayandığı sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkileri, hangileridir ve neredeydi?

4) “Sosyalist ve komünist partilerimizin”
pratikte sınıfsal, toplumsal karşılığı var mıydı, nerede ve nasıldı?

Tüm bu ve benzeri sorulara, Marks
tarafından verilecek cevap yoktur. Çünkü sosyalist mülkiyet ve üretim
ilişkilerinin kurulmadığı yerde, “Sosyalist” olarak, toplumsal özümüz, kapitalist
toplumsal ilişkiler ya da kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri tarafından belirlenmektedir.
Konuyla ilgili olarak aynı Marks, “bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin
maddi koşullarına bağlıdır”
[[2]] diyerek bizi destekler durumdadır.

Bu çalışmada, Marksizm’in yukarıda söz
konusu sorulara vereceği cevapların, neden olmadığını, kısaca ele alıp
irdelemeye çalışacağız.

Marks ve Engels, ideolojik sistem
inşasında, Hegel’ci idealizmin derin etkileri altında, diyalektik ve Tarihi
Materyalist ilkeler temelinde, önemli teorik hatalara düştüler. Özellikle
toplumsal yaşam diyalektiğini, çok kaba ve üstün körü ele aldılar. Hegel’ci
diyalektiği, sadece felsefi olarak, düşünce-madde düzeyinden, madde-düşünce düzeyine
ters yüz edip, topluma uygulamakla yetindiler. İşçi sınıfı ile burjuvazi
arasındaki uzlaşır pozitif olgu diyalektiği çelişkisini, uzlaşmaz negatif olgu
diyalektiği gibi ele alıp işlediler.

Bu anlayış temelinde, üretim aletleri ve
makineler üzerinden taşınan, Tarihsel Toplumsal birikmiş emeğin, Eşitçi Özünün önemini,
“onlar demir yığınıdır” diye küçümsediler. Bu nedenle, üretim süreçlerinde,
işçi sınıfı şahsında cari emek gücünün önemini abartıp, idealize ederek, alet
ve makineler üzerinden yürüyen, tarihsel toplumsal bilgi birikimini ve eşitçi
özünü, yaşanılan günün işçi sınıfı hareketinde hiç ettiler.

İşçi sınıfını, “devrimci, sosyalist bir
sınıf” olabilir sanıyla ele alıp, ideoloji inşa etmeye başladılar. İşçi
sınıfına, dışarıdan “sosyalist bilinç” aktararak, onu “devrimcileştirip”
devrime sürerek, ondan “sosyalizm” devşirmeye çalıştılar. Bu anlayış temelinde,
Bütün üretim aletleri içinde” diyordu
Marks “en büyük üretici güç, devrimci
sınıfın kendisidir
” [[3]].
Ayrıca “Bugün” diyordu Marks ve
Engels, “burjuvazinin karşısında duran
bütün sınıflardan yalnız proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır
” [[4]].
Bu anlayış temelinde, işçi-emekçi ile alet-makine çatışmasında, devrimci öğenin
alet-makine değil, işçi-emekçi olduğunu zan etiler. Dolayısıyla diyalektik
Tarihi Materyalizmin doğrultusundan saparak, pratikte sosyalist mülkiyet ve
üretim İlişkisi yokluğunda, “sosyalist/komünist” insanı var etmeye çalıştılar.
Bu “sosyalist insan” üzerinden, sübjektif olarak devrim ve “sosyalist/komünist”
toplum teorisi geliştirip, pratik olarak, 1917’de Reel Sosyalizme, 1990’larda da
onun kaçınılmaz çöküşüne vardılar.

Oysa Tarihi Materyalist yasalara göre,
kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile kapitalist bölüşüm, değişim ve
tüketimden hareketle, toplumun sınıfsal saflaşması ve onların hareket
tarzlarını, toplum altyapıları belirler. Kapitalist toplum altyapısı da kendine
uygun, devlet, siyasal yönetim, ideoloji, felsefe, adalet, siyaset, hukuk,
ahlak vb. toplumsal üstyapı kurumlarını şekillendirir. Bütün bir kapitalist
altyapı ve üstyapı öğeleri de karşılıklı etkileşerek, kendine uygun toplumsal
kapitalist kişiliği ve insanın “toplumsal özünü” oluştururlar.

Dolayısıyla kapitalizmin bağrında, tek
bir örnek bile olsa, sosyalist üretim ve mülkiyet ilişkileri kurulmamışsa –ki kurulamamış-
yaşayan her “İnsanın toplumsal özü,” kapitalist
topluma ait “toplumsal ilişkilerin bütünü”
tarafından belirlenir demektir. Bu koşulların dışında kişi, geçmişe ve
yaşanılan güne ait her şey olabilir, ama asla sosyalist kişi olamaz. Ancak,
şöyle bir nüanstan söz etmek mümkündür: Kişiler, kapitalist toplumun bağrında
gelişen, ‘sosyalist emekçi’ embriyonu, inceleyerek, sosyalizmin maddi
öncüllerinin varlığını, düşünsel planda sezerek, doğru veya yanlış bir
sosyalist bilinç geliştirebilirler. Böylece kişiler kendilerini, sadece
düşünsel planda, fikri olarak ‘sosyalizm yanlısı’ görebilirler veya öyle
sayılabilirler, ama asla, gerçek (reel) planda, sosyalist kişilikli insan
olamazlar. Çünkü onları sosyalist yapacak, sosyalist “toplumsal ilişkiler
bütünü” pratikte yoktur. Sadece, “Sosyalizm yandaşı” olmayı belirleyen etken,
sosyalist fikri var oluşun temelinde, kapitalist toplumun bağrında gelişen,
‘sosyalist emekçi’ embriyonun, toplumsal maddi öncüllerinin varlığının,
düşünsel planda sezinlenmesindendir. Ama düşünerek kişi, kapitalist olmadığı
gibi sosyalist bilgi birikimi sağlayarak, sosyalist de olunmaz. Sosyalist kişi
olabilmek için sosyalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini bizzat pratikte
yaşamakla mümkündür. Son derece doğru olan Marks’ın “İnsanın özü, (…) toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” saptamasına
göre, aksinin gerçekleşmesi, asla mümkün değildir.

Marksist devrim ve sosyalizm paradigmasına
göre, devrimin siyasal öznesi işçi sınıfıdır. Bu paradigma, siyasal olarak,
şiddete dayalı, Fransız küçük burjuva Jakoben sistem içi devrim anlayışına;
felsefi olarak da sözde, uzlaşmaz iki sınıf olan, Hegelci efendi-köle
diyalektiğine dayanmaktadır. Dolayısıyla Marksist devrim ve sosyalizm davası,
her şeyden önce, sınıf mücadelesi temelinde, işçi sınıfını örgütlemek, devrimci
şiddet kullanarak, siyasal devrim ile burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmektir.
Ondan sonra, “sosyalist” siyasal iktidarı kurup, nihayet bu iktidar
aracılığıyla “sosyalizmi” yukarıdan aşağıya inşa etmeyi ön görmektedir. Reel
Sosyalizm, bu paradigmanın, 70 yıl yaşanmış ve çökmüş örneğidir.

“Bin düşünüp, bir konuşmak” şartıyla, dikkat
edelim!

İşçi sınıfı, kapitalist üretim ve
mülkiyet ilişkilerinin yarattığı bir sınıf ve kişiliktir. Burjuvazinin yanı
sıra, kapitalizmin yarattığı temel sınıflardan biridir. Marks’ın, Grundrisse’ta
belirttiği gibi “kapitalist işçiyi üretir
ve işçi kapitalisti üretir
”. İşçi sınıfına, sınıf bilinci aktararak, onu
kapitalizmin “Antitezi” konumuna yükseltmek demek, Hegel’in kurgusal
“efendi-köle” diyalektiğini bir başka biçimde sürdürmektir. İşçi sınıfı doğası
gereği, tıpkı Hegel’in “kölesi” gibi, negatif diyalektiğin bir öğesi veya “Antitez”
olan bir karşıt değildir. İşçi sınıfına dayanarak geliştirilen her türlü düşünce
ve faaliyet, kapitalist veya kapitalizme hizmet etmekten kurtulamaz. Çünkü onun
yaratıcı mayası, pozitif diyalektik karakterde, kapitalist sisteme uyarlıdır.

İşçi sınıfına, sosyalist bilgi aktararak
sosyalist insan yaratılamaz. İşçi sınıfı, “sosyalist mülkiyet ve üretim
ilişkileri” sonucu oluşmuş bir sınıf değildir. İşçi sınıfı, sosyalist bir
sınıf, proleter de sosyalist bir kişilik değildir. Sosyalist sınıf bilinci edinerek insan, sosyalist olamaz. Birine bilgi
üfleyerek, o insan sosyaliste dönüştürülemez.

Bu nedenle, şimdiye kadar, devrimden önce
kapitalizmin bağrında var saydığımız, “sosyalistliğimizin”, “sosyalist
partilerimizin” maddi yaşam pratiğinde, dayanakları ve karşılığı, sosyalist
mülkiyet ve üretim ilişkileri bazında yoktu. “Sosyalistliğimiz ve komünistliğimiz”
bir yanılsamaydı. Kapitalist toplumda, yaşanan sosyalist “toplumsal ilişkiler” olmadığına göre, “Sosyalist” kişiliğimizin özünü oluşturan, toplumsal ilişkiler
bütünü, kapitalist ilişkiler bütünüydü.

O halde biz, kendimize, ne hakla
“sosyalist, komünist” diyebildik? Bunun cevabını bilen var mı?

Yok!

Çünkü söz konusu “toplumsal ilişkilerin bütününe” sözdedayalı fikirler, sadece, kafamızdaki “sosyalist, komünist,
devrimci” düşüncelerden ibaretti. Demek ki biz, sadece edindiğimiz düşünceler ile
kendimizi “sosyalist” sayıyor, sanıyor ve öyle yaşıyorduk.

Hala da o hayal ile yaşıyoruz.

Bu algı biçimi, Marksizm’e sinen Hegel’ci
idealizmin, derin pratik tezahürüdür. Hegel’ci sistemde, Mutlak Tin, “kendisi
için” olan yanını değil de “kendinde” örtük olan yanını, “kendisi için” olacak
şekle dönüştürmek için arzu ile bir maceraya çıkar. Böylece “Mutlak Tin çatallaşarak,
bir yandan, görüngüsel biçimde, “dışa açınıp kendini koyarak, doğalaşır”. Öte
yandan, insanın yaratılışı ile öznelleşerek, saf akıl (boş bilinç) biçiminde,
öznelleşir. Böylece “Öznelleşme ve kendini koyma” ile “Mutlak Tin”, ikizlerini
oluşturur. “Mutlak Tin”den böylece, madde/doğa ve saf akıl/düşünce çelişkisi
kurgu ile yaratılmış olur. Ancak saf akıl (boş bilinç) henüz “kendisi için”
değil örtük “kendinde” biçimindedir. Bu sorunu çözüp, “kendisi için” olmak zorundadır.
Bu nedenle, arzulu özne olan insan Tin, saf akıl, olarak, “doğada” kavramını
veya ideasını bulmak için dışa açınarak, görüngüdeki “doğaya” varır. Bu esnada,
saf akıl, Köle Tin çalışması ile özünü (ideasını) bulur. Onu içselleştirip öznelleşerek,
kölenin efendisi olan “özne Tine” aktararak, öznesine geri döner ve kendini
tanır. Böylece özne Tin, özüne yani “Mutlak Tin”e yükselir. Bu döngüsel
hareketi ile “Mutlak Tin”in özgürleşme macerası, bir devre yaparak, başa döner.
İşte bu hareket tarzı, Hegel’ci diyalektiğin özüdür. Hegel’ci Diyalektik
hareket, sanal madde üzerinden geliştirilen düşüncenin ‘idealist negatif
diyalektiğidir’. Ama bu macerada, “Mutlak Tin”de bir artma veya eksilme
olmamıştır. Onun için Hegel, “güneşin
altında yeni bir şey yoktur doğada
” diyerek sistemini özetlemiştir. Reel
Sosyalizm de aynı şekilde, 1917-1990 yılları arasında, bir döngü yaparak, aslı
olan kapitalizme “geri” dönmüştür.

Felsefi insanlık, İdealizm ve materyalizm
temelinde, iki temel kampa bölünmüştür. Bu tespit bir fantezi değil, insanlığın
yaşadığı reel bir gerçekliğin adıdır. Tüm idealist felsefeler, ilk hareketi
fikir veya idealardan başlatıp, dön derip dolaştırarak tekrar fikir veya
idealarda bitirirler. Bunların en üst ve en son gelişmiş biçimi ve sistem
sahibi olan kişi Hegel’dir. Buna karşın, materyalist felsefeler ise ilk
hareketi, maddi dünyadan başlatıp, düşünsel süreçlerde işlendikten sonra,
tekrar dünyaya uygulayarak sınamasını yapar, test edilmiş doğru, güvenilir
bilimsel bilgi elde eder, üretim amacıyla doğaya uygularlar. Bu akımın en son
ve en üst temsilcisi, tüm hata ve eksikliklerine rağmen Marks ve Engels’ ile
ister farkında olsun, ister olmasın, diyalektik yöntem temelinde, bilim
yöntemini kullanıp bilimsel bilgi üreten bilim adamları, aydın ve entelektüellerdir.

Marks ve Engels’in yaptığı gibi sosyalist
mülkiyet ve üretim ilişkilerinin yokluğuna rağmen, devrimden önce, “sosyalist
insanı” var etmek veya öyle sanmak; devrimden sonra, “Sosyalist iktidar” veya
“proletarya diktatörlüğü” aracılığıyla, “sosyalist toplumu inşa etmek” veya
ayni anlama gelen “sosyalist üretim ilişkisi yaratmak” demek, Hegel’ci kurgusal
idealizmi bir başka biçimde sürdürmektir.

Eğer düşünce geliştirerek ve edinerek
sosyalist olabiliyorsak, “insanlar önce
yaşar, sonra yaşadıklarının düşüncelerini edinir
”, veya “Düşündüğümüz gibi değil, yaşadığımız gibi
düşünürüz”
denen çarpıcı,  Marks’a
ait söylemlerin, sosyalist kişilik oluşumu için ne anlamı kalır. Düşünce ilk
veri ise, maddenin ilk veri olduğu, Materyalist Felsefe söylemi nerede kaldı?
İdealizm ile aramızdaki fark neydi? Hiç yaşamadığımız “sosyalist üretim ve
mülkiyet ilişkisini” ve “sosyalist sınıf” olmayı, nasıl devrim ve parti kurma
düzeyinde temel dayanak olarak ele alabilir, kullanabiliriz? Bunlar olmadan
oluşacak kişilik, neme nem bir “sosyalist” kişiliktir?

Marks’ın, “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu,
kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar, bu üretim
ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesiyle
örtüşür
.” Demesine ne demeli.

O halde, Üretim ilişkileri nedir? Ona
bakalım:

Tarihin belirli bir dönemi için üretim
güçlerinin, özellikle üretim aletleri ve makinelerin gelişmesinin
koşullandırdığı mülkiyet ilişkileri temelinde, üretim süreçlerinde, üretim
araçları ve insanların, bir birbiriyle girdikleri zorunlu ilişkilere, üretim
ilişkileri denir. Bu ilişkiler, Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY’sı) gereği
alet ve makine merkezli olmak koşuluyla, insan ile doğa, insan ile insan, insan
ile alet ve makine, insan ile ürünler ve günümüzde de makine ile makine (M2M) ve
makine ile doğa arasında yeni ilişki biçimleri tarafından belirlenen
ilişkilerdir.

Peki, üretim ilişkileri nasıl oluşur?

İnsanın yaşaması için besine, besin
üretimi için de tüketim ürünleri ile alet ve makineye ihtiyacı vardır. Bu
amaçla, Üretim Güçlerini Geliştirme Yasasının (ÜGGY’nin) hükmü altında, insan,
ilkin doğadan bilgi üretir. İkinci olarak, bu bilgileri tasarım ve teknolojik
bilgi aşamasından geçerir. Mühendislik uygulamasıyla, materyaller değiştirilip,
dönüştürülerek deneysel maket ürünler elde etme aşamasından geçirilir. Üçüncü
olarak da ürünlerin seri üretimi aşamasına geçilir. Bu son aşamada, deneylerle
okeylenmiş ürünler üzerinden elde edilmiş bilgiler; işçi ile üretim aletleri ve
makineler üzerinden, materyallere istenilen amaca uygun olarak
kodlanıp/işlenerek nesnelleşir, nihai ürün haline gelirler. Bu işlem sırasında
(üretim esnasında), çok önemli bir geçiş yaşanır. Canlı bilgilerimiz ile alet
ve makine bilgikodları; bilgibiçim ve türev bilgikodları halinde, düşünsel ve
maddi formdan, nesnel/maddi (ürün) forma geçmiştir. Canlı bilgilerimiz bizden koparak,
bağımsızlaşmış, ürünlere işlenmişlerdir. Bu bilgiler, tüketim ürünleri ile alet
ve makineler üzerinden, yatırım ve tüketim ürünleri olarak, üretim sürecinden
çıkarlar. Üretim gücü olarak tekrar üretim sürecine giren alet ve makineler,
kendilerini ve yaşamı yeniden üreten faaliyete katılarak, Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin
Eşitçi Özlerinin taşıyıcısı olarak, yaşamaya devam ederler.

Üretim sürecinde, işçiler dâhil, herkes
ve her şey, ‘Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY)’ gereğince, makinenin çalışma
tarzına, uymak zorundadır. Üretim ilişkileri, üretim aletleri ve makinelere
bağlı gelişen maddi ve zorunlu üretim ilişkileridir. Onlar, iradi ve isteğe
bağlı değildirler. Madde yaratılamadığı gibi üretim ilişkisi de yaratılamaz. İnsan,
Üretim Güçlerini Geliştirme Yasası (ÜGGY’sı) hükmü altında, alet ve makine
yapar ama irade koyarak üretim ilişkisi yapamaz, yaratamaz. Onlar, üretim sürecinde
makineler tarafından üretilirler. Üretim ilişkileri şeyleştiremediğimiz
ilişkilerdir. Onlar, sadece alet ve makineler, mülkiyet edinilerek kontrol
altına alınabilirler. Böylece ilerici, gerici veya özgür biçimde
yönlendirilebilirler.

Belirli bir Üretim Biçiminin toplumsal temelini,
üretim güçleri özellikle, üretim aletleri ve makinelerin gelişmişlik düzeyinin geliştirdiği,
mülkiyet ve üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Bu ilişkiler günümüze
kadar ilkel, köleci, feodal ve kapitalist üretim tarzları olarak yaşam bulmuş, ona
uygun toplumsal kişilikler geliştirmişlerdir.

Her toplumsal üretim biçiminde,
yürürlükteki üretim ve mülkiyet ilişkileri, üretim güçlerinin sürekli
gelişmesinin yarattığı gerginlik altında varlıklarını sürdürürler. Üretim
güçleri, özellikle üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesi, kendine
uygun, toplumsal üretim ve mülkiyet ilişkilerin varlığı ile mümkündür. Bu
uygunluk bozulduğunda, üretim güçleri, yeni üretim ve mülkiyet ilişkiler için
toplumu temelden sarsarak, yeni bir pozisyon almasını isterler. Bu uzlaşmaz
toplumsal çatışmalar dönemine yol açar. Böylece her ülke gerçeğinde, günlük
sınıf mücadelesi, devrimci duruma geçer.

Bu itibarla, Marks ve Engels’in söylediği
gibi, önce “devrim”, sonra sosyalist toplum olmaz. Aksine, önce her ülke
gerçeğinde, cari emek gücüne eşit payla dağıtılmış, kolektif komünal tarzda
kurulup işletilen sosyalist özel mülkiyet ve üretim ilişkisi ile yaşama,
devrimci bir program ile müdahale edilmeli ve bu temelde, ‘Sosyalist Emekçi’
insan yaratılmalıdır. Ondan sonra, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi
temelinde, ‘sosyalist emekçi’ sınıfa dayalı ve sosyalist parti kurulmalı,
demokratik devrim temelinde siyasallaşarak, sosyalist toplum inşasına devam
edilmelidir. Aksi her türlü girişim, kapitalist sistemin patinajlı değişik
versiyonları olup idealizme çıkar.

Demek ki, özetle: sosyalist mülkiyet ve
üretim ilişkileri tarafından belirlenen, toplumsal altyapı ve üstyapı
ilişkileri var olmadan, sosyalist kişi veya insan oluşmaz. Her şeyden önce, bu
kişiyi, sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkileri temelinde yaratmak gerekir.
Ondan sonra, bu kişilik temelinde, sosyalist inşayı yürütmek, sosyalist sınıfı
oluşturmak, günlük devrimci demokratik sosyalist sınıf mücadele tarzı ile
partileşmek ve parlamenter siyasal iktidara yönelmek, kapitalizmi sosyalizme
dönüştürmek gerekir.

Ancak o zaman, “İnsanın özü, (…) toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” saptaması,
Sosyalist insan için gerçekliğine oturmuş, 
anlam kazanmış olur.

(Devam edecek)

DİPNOTLAR:


[1] K. Marks – F. Engels (1846), Alman
İdeolojisi (Feuerbach Üzerine Tezler No. 6), Sol Yayınları, İkinci Baskı
(1987), S.25.

[2]
K. Marks – F. Engels (1846),
Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, İkinci Baskı (1987), S.38.

[3] Karl Marks, Felsefenin Sefaleti,
Sol Yayınları, 3. Baskı, S.185.

[4] Marks –Engels (1848), Komünist
Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınları (1976), S. 39.