Pazar , 11 Nisan 2021

İktisat Disiplini, Piyasa ve Burjuva Siyasallığı – Aydın Ördek

İktisat, insanın yerleşik, medeni tarihi ile karşılaştırıldığında genç bir
bilim. Hep yapıldığı gibi miladını meşhur Milletlerin Zenginliği yapıtının
yayınlanması olarak kabul edersek, yaklaşık 250 yaşında. Bana göre bu hayret
uyandırıcı bir durum. Nasıl olur da insanın yeniden üretiminin, yani
varoluşunun en zaruri yanlarından biriyle özel olarak ilgilenilmemiş, insanlar
fiyatların nasıl belirlendiğinin bilgisinden yoksun bir biçimde bu kadar uzun
süre yaşamışlardır? Aslında iktisat benzeri bir şeyin siyaset felsefesi
metinlerinde içerildiği düşüncesiyle bu iddiaya çeldirici olduğunu düşündüğüm
bir itiraz yöneltilebilir. Ama mesele iktisadi olguların görmezden gelinmesi
meselesi değildir, kendi metafizik çekirdeğine (alana özgü çözümsüz sorulara)
ve kendi yöntem bilgisine sahip bir disiplinin neden 250 yıl öncesine kadar
ortaya çıkmadığının en makul yanıtı, bir disiplin olarak iktisadın kapitalizmle
ortaya çıkmış olmasıdır. Bu manada iktisat has burjuva bilimidir, kapitalizmin
medeniyete armağanıdır.

İktisadın başlıca metafizik soruları (milletlerin?) zenginliğin kaynağının
ne olduğu ve bu zenginliğin temin edicisi fiyat sisteminin (piyasa) nasıl
işlediği ya da fiyatların (malların fiyatlarının, emeğin ücretinin, toprağın
rantının, sermayenin kârının, servetin faizinin) nasıl belirlendiği sorularıdır.
Biraz cömert davranıp fizikten, matematikten, istatistikten devşirdiği
modellemeyi de iktisadın kendine özgü yöntem bilgisi kabul edebiliriz. Söz konusu
soruların ve yöntem bilgisinin başlangıcını, A. Smith’in 1776’da yayınlanan klasik
yapıtı yerine François Quesnay’nin (1694-1774) öncülüğünü yaptığı Fizyokrasi ekolü
olarak kabul etmek daha doğru hale gelir böylece. Bu kabulle iktisadı çok az
yaşlandırmış oluruz, ama onun has burjuva bilimi olduğu iddiasına halel gelmez.
Yine de yaptığımız tespit, söz konusu döneme dek iktisadi fenomenin neden
sistemli bir biçimde ele alınmadığı sorusuna yanıt teşkil etmez kuşkusuz.

Sorunun güçlü ve yanıltıcı olduğunu düşündüğüm bir yanıtı, söz konusu
döneme dek iktisadi olanın, siyasal olanın içinde gömülü olduğu, dolayısıyla
siyasal olanın belirlenimine tabi olduğu iddiasına dayanır. Bu bakış açısı en
soyut ve olgun biçimini, G. W. F. Hegel’in esasen iktisadi olanla siyasal olanı
birbirinden ayrıştırdığı sivil toplum-devlet ayrımında bulur. Oysa iktisadi
olan, kapitalizm öncesi için siyasal olan olarak tarif edilen egemenlik
ilişkilerinin yeni biçimi olarak da görülebilir. Burada yanıltıcı olan siyasal
olanın, yani egemenlik ilişkilerinin esasen devlet gibi biçim bakımından eski
bir yapıda sürdürülüyor olduğu kabulüdür. Aslında egemenlik ilişkileri, eski
siyasal yapıları kuşatan, onları yeniden biçimlendirerek içeren iktisadi olan
tarafından devralınmıştır. İktisat disiplininin vazgeçilemez bir toplumsal
ihtiyaç olarak baş göstermesi, bir yandan iktisadi olan kılığına bürünmüş yeni
egemenlik ilişkilerinin topluma doğallık, insan tabiatı, kendiliğindenlik
olarak yutturulması ihtiyacına binaendir, diğer yandan egemenlik ilişkilerinin
tesis edilme alanı olarak piyasanın şu ya da bu düzeyde rekabeti
gerektirmesinden kaynaklı, iktisadi faaliyetin aşkın bir karakter arz ediyor
olması nedeniyledir. Diğer bir deyişle, kapitalizmde egemenlik ilişkilerinin,
yani siyasal olanın tesis edilmesini sağlayan piyasa, iktisadi faaliyetin
baskın bir biçimde gayriiradî olmasına neden olmuştur. Çok sayıda piyasa
aktörünün kazanç arzularının belirlediği piyasa fiyatı, kapitalizm öncesinde pazaryerinde
yerel otoritenin koyduğu narh değildir. Bu belirleme, piyasanın gittikçe
hiyerarşik, gittikçe tekelci bir karakter kazandığı gerçeğine aykırı değildir,
aksine halka ait, şimdi ve burada cereyan eden yerel pazaryerinden burjuvaya
ait zaman ve mekânın maniple edildiği bütünleşik ulusal piyasaya geçiş, burjuva
siyasallığının en temel teşkil edicisi olmuştur.

Şu ya da bu düzeyde barındırmak zorunda olduğu rekabet nedeniyle hep anonim,
kendiliğinden, tarif edilmesi zor, aşkın bir yapı olarak kavranan piyasa,
burjuvazi tarafından temellük edilip kendi ihtiyaçlarına göre yeniden
biçimlendirildikçe esasen tekelci bir nitelik kazanmıştır. Piyasanın ne olduğu
sorusuna yanıt aramaya çalıştığım yüksek lisans tezimin temel iddiası,
piyasanın burjuvazi tarafından hayata geçirilen bir kıtlaştırma projesi olduğuydu.
Burjuvazi topluma ait olan ne varsa, doğal, kendiliğinden bir yapı olarak
sunduğu, kendisine ait piyasa kabının istediği mıntıkasına atıp çitliyor. Bu
sayede istediği kadar imtiyaz yaratıyor. Burjuvazinin imtiyaz yaratma
kapasitesini kaba bir örnekle açıklamaya çalışayım. Fortune dergisinin 2017
yılı için yayınladığı Türkiye’nin en büyük ilk beş yüz şirketinin ilk onunun
net satış gelirleri yaklaşık olarak 330 milyar lira imiş, ilk beş yüz şirketin
net satış gelirleri toplamı ise yaklaşık olarak 1 trilyon 200 milyar lira imiş.
Aynı yıl milli gelir yaklaşık 3 trilyon 100 milyon lira olarak açıklanmış. Yani
en büyük on şirketin satış gelirleri milli gelirin yüzde onundan fazla, en
büyük beş yüz şirketin satış gelirleri milli gelirin üçte birinden fazla. Peki,
rekabet serbestîsinin, hikmetinden kimsenin sual edemediği, adil, tıkır tıkır
işleyen bir makineye dönüştürdüğü piyasadaki şirket sayısı nedir? 2017 yılında
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından derlenen veriye göre bu yıl sadece
kurulan şirketlerin sayısı 72 binin üzerinde, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın
2017 yılı Aralık Ayı Veri Bülteni’ne göre ise Türkiye’de bu dönemde 1 milyon
796 binin üzerinde şirket faaliyet göstermektedir. Yani 2017 yılında faaliyet
gösteren şirketlerin yaklaşık olarak % 0,0278’nin (yani yaklaşık olarak 10
binde 3’ünün) net satış gelirleri milli gelirin üçte birinden fazladır. Böyle
bir tabloyla, bu yoğunlaşma düzeyiyle rekabeti istediğiniz kadar serbest
kılabilirsiniz. Yine en kabasından bir hesapla en büyük ilk bin şirketin net
satış gelirlerinin milli gelirin yarısını aşacağı söylenebilir. Başka bir
deyişle ekonomideki tüm şirketlerin yüzde 1’inden çok azının satış gelirleri
milli gelirin yarısını aşacaktır. Gayem ilk beş yüz ya da bin şirketin piyasa
hâkimiyetine ilişkin kaba hesaplar yapmak değil, az çok sezileni kimi küçük
hesaplarla göstermek istedim. Piyasa esasen kapitalist hiyerarşinin en
tepesindeki sermayedarlara aittir, rekabet piyasayı şu ya da bu ölçüde
kendiliğinden, doğal kılarak onun sermayedarlara ait olduğu gerçeğinin üstünü
örter. Rekabetin yarattığı zorunlu yoğunlaşma, savunucusu olunan serbest
piyasayı olanaksızlaştırır (aslında bu hiç istenmez, ama kendi haline
bırakıldığında tiranlığa dönüşecek piyasa sistemi işlesin diye “rekabet
kurumları” oluşturulur), çünkü sermaye son derece eşitsiz dağılır, doğası
gereği eşit dağılması da mümkün değildir. Diğer yandan kapitalizmin hanesine
başarı olarak yazılanların çoğu, özellikle de teknolojik ve organizasyonel
atılımlar, söz konusu eşitsiz sermaye dağılımının ürünüdür. Bununla birlikte
hiçbir sermaye (kapitalist), ne kadar büyük olursa olsun tek başına toplam
sermaye birikimini aşacak kadar büyüyemez. Bu durum, rekabet az çok muhafaza
edildiği sürece, kapitalist piyasayı tekinsiz bir yer kılar. Piyasanın bu gayriiradîliğini,
tekinsizliğini, muğlâklığını giderecek araç iktisattır. Rekabetin öngörülemez
kıldığını, modelleyerek burjuvalar ve onların siyasal temsilcileri hükümetler
için öngörülebilir kılar iktisat. Öte yandan piyasanın asıl olarak burjuvaziye
ait olduğunu da görmezden gelip gizlemek zorundadır. İktisat bu nedenlerle
burjuva bilimidir ve asıl katkısı toplumun tamamının katıldığı iktisadi
faaliyeti, ortağı olduğu piyasanın siyasal işlevini gizlemesidir.

Burjuva toplumsal düzeninin Allah vergisi (deus ex machina) olduğu
yanılsamasını genel geçer bilgi kılmak için uğraşır iktisat. Söz konusu düzen
Allah’ın arzusuysa, burjuvalar fıtraten ona uygun davranmak zorundadırlar.
İktisadın tabiat yasaları kadar genel geçer bilgi elde etme arzusu (böylelikle
tek muteber sosyal bilim olacaktır), pozitif bilim olma gayretinde dışa vurur,
ama bunu bence hiç beceremez (modellere temel teşkil eden değişkenlerin
nicelleştirilmesi sorunu; sermaye ve faydanın ölçülemezliği iki tipik
örnektir). Fakat pozitif yöntemin asıl sorunu, görülmek istenenin mevcut
içinden seçilip öne çıkarılmasıdır. Örneğin iktisat fayda yerine elemi (acıyı)
modelleyebilirdi, zenginlik yerine yoksunluğun kaynağını kurucu sorusu olarak
belirleyebilirdi. Genellenecek olursa, önemli görüldüğü için öne çıkarılan ‘var
olan’ değil, anlaşılmak isteneni kuşatan ‘yokluk’ ortaya koyularak ‘var olan’
belirlenebilir. Bu yol var olanı görmezden gelme ihtimalini düşürür. Örneğin
iktisadi büyüme kavramını anlamaya çalışacak biri, üretim artışıyla kaynak
tüketimi arasında bağ kurabilecektir. Mevcut durumda iktisadi büyüme için
nelerin tüketildiği önemsenmemektedir. Çünkü aslında burjuvaziye ait olup ilahi
bir emir gibi kavranan piyasanın doğal bir sonucudur, bu nedenle sorgulamaya
kimsenin hakkı yoktur. Hal böyle iken, anaakım iktisat kuramı, gayriiradî
süreçlerin modellenmesinden gittikçe iradi olanın modellenmesine doğru
evrilmiştir; bu çerçevede davranışsal iktisat, deneysel iktisat, oyun kuramı
öne çıkmıştır. Çünkü kapitalist piyasa, burjuva siyasallığının tezahür alanı
olarak baskın biçimde iradidir, 1000 kadar şirket bir ülkenin sanatı,
sosyolojisi, ideolojik aidiyetleri, geçim koşulları ve siyasetini (hangi
rejimle idare edilecekleri, kimler tarafından yönetilecekleri vb.) belirler.
İktisadın bu son atılımı bu gerçeği ortaya koymak için değil, iktisadi fenomeni
söz konusu 1000 aktör arasındaki stratejik hamlelerin sonucu olarak anlama
gayretinden ileri gelmektedir: fiyatlama stratejileri, iktisadi karar alma
süreçlerindeki irrasyonellik, karar alma süreçlerini belirleyen faktörlerin
deneysel olarak tespiti… Tamamı burjuvazinin piyasa üzerindeki denetimini
pekiştirmek, adeta mükemmelleştirmek için. Neticede tüketiciye çoğu israf
edilecek malın satılması sağlanır, rekabet aşığı kapitalistler tekelleşmek için
ellerinden geleni yaparlar. İktisadın çaresine baktığı işler genel olarak
bunlar. Çünkü piyasa gittikçe daha açık bir biçimde burjuva egemenlik
ilişkilerinin kurulduğu bünye olarak tezahür eder olmuştur. Devletlerin de
gittikçe birer şirket gibi idare ediliyor olmalarına şaşmamak gerek. Dolayısıyla
iktisat söylemi, iktisat disiplininin yarattığı kavramlar, düşünsel kalıplar,
bakış açısı insanlık için yıkıcı niteliktedir ve boşa çıkarılmaları gerekiyor.