Perşembe , 23 Kasım 2017

… Elden Kayıp Gitmekte Olan Bir Gezegen! – Gün Zileli

Fikret Başkaya, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto (Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?), Yordam Kitap, 2016

fikret

 

 

Fikret Başkaya’nın son kitabı, sadece egemen kapitalist sistemi, neo-liberalizmi, kapitalizmin yol açtığı ekolojik yıkımı eleştirmekle kalmıyor, anlayışlarımızla, yaşam tarzımızla, kör inançlarımızla, tüketim alışkanlıklarımızla, aşağılık komplekslerimizle, düşüncesizliklerimizle, sorumsuzluklarımızla, bencilliklerimizle vb. bu yıkıcı sisteme bilmeden de olsa katkıda bulunan bizleri de eleştiriyor. Doğru da yapıyor. Çünkü, bilmeliyiz ki, yukarıda sayılan sorumsuzluklarımız nedeniyle “kabahatin çoğu” bizde.

Böylece Başkaya, solun geleneksel popülist tarzından da köklü bir şekilde ayrılmış oluyor. Özellikle Komintern’den bu yana sol, sadece sömürücü sistemi eleştirir ve suçlar, sömürülenleri ise över, hatta pohpohlardı. Sömürü düzeninin baskısı altındaki “kitleler” bir kere bu baskıdan kurtulsunlar ne harikalar yaratacaklardır! Aslında bu, insanlara gerçek anlamda güvenmeyen, onların gerçek özne olduklarına inanmayan, sadece desteklerini almaya çalışan burjuva politikacılarının tarzıydı. O kitleler bir kere desteklerini vermeye görsünler, anında  unutulur, hatta yeni efendiler tarafından baskı altına alınırdı.

İşte Başkaya, daha önceden bildiğimiz, lafı gevelemeyen, dobra tarzıyla müthiş zor ama aynı zamanda son derece gerekli bir iş yapmış ve kapitalizmle birlikte, onun yaşamının uzamasına meydan veren bizleri de eleştirmekten geri kalmamış. Bu, “devrimi yeniden düşünmeye” dayanan yeni devrimci bakış açısının en önemli noktalarından biridir. Yazıya girerken öncelikle bu önemli noktayı belirtmek istedim.

Kapitalizm Yalnız İnsanı Değil, Doğayı da Sömürür ve Öldürür

 Fikret Başkaya, bu noktada da, belkemiğini Komintern’in oluşturduğu yüz yıllık klasik bakış açısından tamamen farklı bir bakış açısını çok güzel ve ayrıntılarıyla temellendirmiş: Kapitalizmin sömürdüğü yalnızca emekçiler değildir; aynı amansızlıkla ve acımasızlıkla doğayı da sömürür ve yıkıma sürükler. Bu, klasik solun, yakın zamanlara kadar köklü bir şekilde ihmal ettiği bir noktaydı. Çünkü klasik sol da, “sömürücüleri alt ettikten sonra” aynı yıkım yolunu izlemeye adaydı:

“Nihayet, söz konusu rejimler, ‘ekonomik büyümenin’ doğal çevreye verdiği zararları da dikkate almadılar. Doğrusu bir tek o konuda Batı’yla giriştikleri yarışı kazandıkları söylenebilir… O konuda sadece emperyalist Batı’yı ‘yakalamakla’ kalmadılar, onun ötesine de geçtiler… Velhasıl ekolojik yıkım müthişti…” (s. 243)

Fakat bu dönem sona ermiş ve insanların düşünsel dünyasında büyük bir değişiklik olmaya başlamıştır:

“Ekolojik krizle birlikte insanların düşünce dünyasında da olumlu yönde bir ‘kırılma’ ortaya çıkmış görünüyor. Artık insanlar henüz yeterli olmasa da şeylere, olgulara ve süreçlere farklı bir gözle bakar hale geliyorlar ki bu paradigmanın yenilenmesinin bir olasılık haline gelmesi demektir.” (s. 44)

 Elbette kapitalizmin doğa sömürüsü ve yıkımının ayrıntılarını görmek için ağırlıklı olarak bu konuyu ele alan kitabın baştan sona dikkatle okunması gerekiyor ama bu yazıda da bazı ana noktalara işaret etmek mümkün.

Gereksiz ve Zararlı Üretim ve Tüketim

 “Bir tarafta çoğunluk en zaruri temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorken, varlıklı sınıfların lüks tüketimi büyüyor. Üretim, satın alma gücü olan zenginlere yönelince de insan ve toplum yaşamı için gerekli ve öncelikli olmayan bir sürü lüzumsuz, dahası zararlı şey üretiliyor.” (s. 33)

Orta sınıflar üst sınıfları, alt sınıflar orta sınıfları kendine model alınca da bu lüzumsuz üretim ve tüketim misliyle katlanıyor tabii.

“Akla hayale gelmeyen şeyler önce ihtiyaçlar mertebesine yükseltiliyor, bu amaçla pazarlama ‘bilimi’, reklamlar, medya ve ‘konunun uzmanları’ devreye sokuluyor… Aksi halde askeri harcamalardaki patlama, insanlarla alay etmek anlamına gelen lüks mallar ve hizmetler, ‘çılgın proje’ saçmalığı, çirkin kuleler, devasa barajlar, AVM’ler vb. nasıl açıklanabilirdi?” (s. 64)

“Neyi, nasıl üretmeli sorumuza dönersek, bir kere kesinlikle üretilmemesi, üretilmesinin akla bile getirilmemesi gereken şeyler var: Nükleer silahlar, nükleer enerji, biyolojik silahlar, biber gazı gibi… Nükleer enerji endüstrisi hem acil hem kalıcı ve telafisi mümkün olmayan riskler oluşturuyor.” (s. 70)

“Bu dünyada otomobil (araba), cep telefonu, mikro-dalga fırın, Christian Dior parfümü, elektrikli diş fırçası, biber gazı, F 16 savaş uçağı… olmadan yaşamak gayet mümkün… Lakin yiyecek şey, içecek su olmadan mümkün değil.” (s. 88)

“Araba saçmalığına yapılan itiraza, otomotiv sektörünün dünya ölçeğinde yaklaşık 50 milyon insana doğrudan ve dolaylı istihdam sağladığı gerekçesiyle karşı çıkılıyor… Her yıl milyonlarca insanın trafik kazalarından ölmesi, yaralanması, sakat kalması, insani acılara ve ekonomik kayıplara neden olması, doğal çevrenin kirlenmesi, ekolojik risklerin büyümesi neden sorun edilmiyor? Herhangi bir şeyi, istihdam yaratıyor diye savunmanın bir anlamı ve inandırıcılığı olabilir mi? Eğer öyleyse, tank üretimi de, uyuşturucu üretimi de pekâlâ aynı gerekçeyle savunulabilir.” (s. 132)

“Aşırı üretim ve tüketime endeksli geçerli kapitalist sistem, akıl almaz bir israf ve yok etme anlamına geliyor. Sistemin mantığının ve işleyişinin bir gereği olarak, satın alınan malların ve hizmetlerin sürekli yenilenmesi ve yenilenme hızının da sürekli artması gerekiyor. Aksi halde sistemin işlerliği mümkün olmazdı! Satın alınan onca şeyin ‘normal ömrünü’ doldurmadan kullanımdan düşmesi, ‘eskimesi’, çöpe atılması, çöp dağlarının büyümesi başka türlü mümkün olmazdı. İşte daha fazla satmanın, yok etmenin yöntemlerinden biri de ‘programlanmış eskime’ denilen yöntem. Bir ürünün ne kadar zamanda kullanılamaz hale geleceğinin önceden, daha tasarım aşamasında üretici şirket tarafından belinlenmesi, ona ‘bir ömür biçilmesi’…” (s. 150)

“AVM’lerin çok ışıklı reyonlarında müzik eşliğinde satın alınan markaların kirli olduğu, akıl almaz bir emek sömürüsü ve doğa tahribatı sayesinde mümkün olduğu, sadece doğaya ve emekçiye değil, bizzat marka satın alıcıları için de sorun yaratabildiğinin bilinmesi gerekiyor. Zira doğaya ve insana saygısız, her seferinde daha çok üretmeye ve satmaya endeksli bir pratik söz konusu olunca, ürünlerin insan sağlığına zararlı şeyler içermesi de kaçınılmazdır. Birçok üründe, başta kurşun olmak üzere çeşitli kimyasallar içerilmiş durumda. Özellikle çanta, ayakkabı, kemer gibi şeylerin ‘izin verilenin’ üzerinde zararlı bir dizi unsur içerdiğinin bilinmesi önemli…” (s. 158)

Teknolojik İlerleme, Ekolojik Yıkım, Sera Etkisi

 “Teknoloji alanında harikalar yaratılıyorken, bunun yaşamı kolaylaştırması, güzelleştirmesi gerekmez miydi? Tam tersi oluyor, teknik ilerleme paradoksal olarak, insani/sosyal gelişme ve doğa aleyhine sonuçlar ortaya çıkıyor, büyük çoğunluk için yaşam çekilmez hale geliyor.” (s. 15)

“Dünyadaki 90 kadar dev şirketin sera etkisi yaratan gazların üçte ikisini temsil ettiğini hatırlamak gerekir.” (s. 42)

“Zira yeni alanların biyo-yakıt üretimine tahsis edilmesi halen gıda üretilen alanlar ve ormanlar aleyhine genişliyor. Amazon ormanlarının, Asya’daki (Endonezya, Malezya…) ve Afrika’daki ormanların yok olması sonucunu doğuruyor. Bütün bunlar ne için? ABD’de, Avrupa’da arabaları yürütmek için!”

“Fosil yakıt denilenler (kömür, doğal gaz, kaya gazı) güneş sayesinde oluşmuş şeyler. Dolayısıyla bunların özelleştirilmesi aslında güneşin özelleştirilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesidir ki herhalde bundan büyük saçmalık, bundan büyük insanlık ayıbı olmazdı.” (s. 114)

“Türkiye’nin kullandığı enerjinin %88’i aşırı çevre kirlenmesine neden olan ve iklim krizini tetikleyen fosil yakıtlara dayanıyor.” (s. 116)

“Türkiye, çevreye fazla zarar vermeyen, iklim krizine, atmosferin ısınmasına neden olmayan enerji potansiyelini kullanmak yerine, her dereye bir HES kurmaya yeminli… Aynı şekilde çevreyi mahvetme pahasına olur olmaz yerlere termik santraller de kurmakta…” (s. 117)

“Zira geçerli ulaşım politikaları, toplum çoğunluğunun değil, dev petrol şirketlerinin, yol-otoyol-köprü inşa eden şirketlerin, bankaların, sigorta şirketlerinin vb. çıkarına göre dizayn ediliyor.” (s. 119)

“XX. Yüzyılda trafik kazalarında ölenlerin sayısı 30 milyondu! Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2015 yılı değerlendirmesine göre, dünyada trafik kazalarında ölenlerin sayısı 1 milyon 300 bin!.. Ve bu kazaların %90’ı arabaların %54’ünün bulunduğu düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleşiyor… Bir önemli nokta da, trafik kazalarında hayatlarını kaybedenlerin çoğunun yayalar, bisiklet ve motosiklet sürücüleri olması… ‘Yolları Güvenli Yap’, uluslararası kampanyasına göre, her üç saniyede bir çocuk yollarda ölüyor!” (s. 127)

Endüstriyel Tarım ve Beslenme

 “Endüstriyel-kimyasal tarım toprağı öldürüyor. Topraklar insanlar dâhil tüm canlıları yaşatmanın değil, sermayeyi büyütmenin hizmetinde…” (s. 83)

“Amacı kâr olan kapitalistler için ‘sağlıklı gıda’, aylarca, yıllarca bozulmayan gıdalar demek… ‘Bozulma’dan da çürümeyi, kokuşmayı ve tat değişimini anlıyorlar. Oysa bu amaçla yaptıkları işlemler, aslında gıdayı gerçek gıda  olmaktan çıkarıyor.” (s. 93)

Devletlerin İşlevi: Sömürücü ve Ekoloji Düşmanı Zenginler Sınıfını Korumak!

Fikret Başkaya, yukarıda bazı alıntılarla kısaca sunmaya çalıştığım, dünya zenginler sınıfının yarattığı büyük ekolojik yıkımı ayrıntılarıyla ve tüm veçheleriyle ortaya koymakla kalmayıp, insan ve doğa düşmanı, sonuç olarak gezegenimizi bir çölden farksız hale getirmekte olan zenginler sınıfının başta devlet ve ordu olmak üzere şiddet aygıtlarını da ele alıyor. Bunların temsili demokrasi sahtekârlığını net bir şekilde teşhir ettikten sonra, temsili demokrasinin karşıtı gerçek demokrasiye, doğrudan demokrasiye ilişkin de önemli saptamalarda bulunuyor. Bu başlık altında bu konulara ilişkin bazı alıntılara yer vereceğim kısaca.

“Neoliberal küreselleşme çağında devletlerin biricik misyonu ve varlık nedeni, sermaye sınıfının veya mülk sahibi oligarşilerin tek yanlı çıkarını gerçekleştirmektir. (s. 15)

“… devlet ta baştan itibaren zora dayanılarak, şiddet kullanılarak tesis edilmiştir ve varlığını zora ve şiddete dayanarak sürdürmüştür. Aslında devlet eşittir şiddet demekte bir sakınca yoktur. Devlet, tarih sahnesine çıktığı günden beri, dur durak bilmeden büyüyüp genişleyen bir şiddet, zulüm ve katliam makinasıdır… Devlet her zaman ve her koşulda mülk sahibi olan sınıfın mülksüzleştirilmiş çoğunluğa karşı kullandığı bir şiddet aygıtıdır. Lakin hepsi o kadar da değil, devlet bizzat mülk sahibi olan sınıf demektir. Doğrusu ‘devletimiz’ değil, ‘onların devleti’ denmesi gerekirdi.” (s. 183)

“Acaba birileri iş edinip, akıl edip, devlet ortaya çıktıktan sonra ‘iç’ ve ‘dış’ savaşlarda ve ‘normal durumlarda’ devletler tarafından katledilen insan sayısıyla, insanların birbirleriyle hasımlıkları sonucu öldürülenlerin sayısını karşılaştırmayı düşünmüş müdür? Siyaset bilimciler acaba bu konuda bir etüt yapmayı düşünürler mi? Mesela şimdilerde ‘mücadele edildiği söylenen’ teröristlerin öldürdüğünün kaç yüz katı, kaç bin katı devletler tarafından öldürülmüştür?”

“Belki o kadar uzağa gitmeye bile gerek yok! Bu satırların yazıldığı günlerde ve saatlerde Diyarbakır’ın merkez ilçesi Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de vb. yaşanan vahşeti hatırlamak yeter.” (s. 187)

Başkaya, “her türlü şiddete karşıyım” sahtekârlığını da çok güzel açığa çıkarıyor:

“Aslında ‘her türlü şiddete karşıyım’ dendiğinde, devletin dışındaki ‘her türlü şiddet’ kastedilir. Zira devlet demek şiddet demektir ve şiddet yoksa devlet de yoktur… Bu da demektir ki devlete karşı olmadan şiddete karşı olmak mümkün değildir. Her türlü şiddete karşı olmak demek, ezilenlerin direnme hakkını yok saymak demektir.” (s. 194)

“Sanıldığının aksine, ordu dış düşmanla mücadele için var dense de aslında ve ekseri, iç düşmana karşı örgütlenmiştir… ordunun da, polisin de, savcının da, hâkimin de asli işlevi ve varlık nedeni, mülk sahiplerini ‘zararlı sınıflardan’ korumaktır.” (s. 180)

Doğrudan Demokrasi versus Temsili Demokrasi!

 Başkaya, sistemin kurumlarını açığa çıkarırken, bir yandan da sistemin ideolojik söylemlerinin üzerindeki perdeyi kaldırmaktadır. Örneğin “temsili demokrasi” söylemi bunlardan biridir. Başkaya’nın da açıkladığı gibi, aslında “temsili demokrasi”den söz etmek, demokrasi olmayan bir durumdan söz etmekten farksızdır. Çünkü demokrasinin özü temsililiğe değil, doğrudanlığa dayanır,  demokrasinin öznesi olan insanların, uygulamalara doğrudan karar vermeleriyle ve onları bizzat uygulamalarıyla mümkün olabilir.

“Burjuva toplumunda ekonomik alanla politik alan birbirinden ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi, mülk sahibi sınıfların, oligarşinin tekeline bırakılmış durumdadır. Böylesi bir ayrımın geçerli olduğu bir toplumda, politik alanda oynanan ‘demokrasi oyununun’ (siyasi partiler, seçimler vb) bir sirk oyunu olmanın ötesine geçmesi mümkün değildir ve zaten geçemiyor…” (s. 232)

“o oyuna dâhil olmak, oligarşinin oyununa gelmektir. Dolayısıyla, oligarşi tarafından sahnelenen  ‘demokrasi oyununu’ reddetmek, halk demokrasisini esas alan, herkesin katılımına ve sorumluluğuna dayanan, yeni politik örgütlenme biçimleri oluşturmak gerekiyor.” (s. 247)

Temsili demokrasi ile gerçek demokrasi olan doğrudan demokrasiyi karşılaştırırsak:

“Seçimler, mülk sahibi sınıfların, kura ve rotasyon da halk sınıflarının amacını gerçekleştirmenin ‘araçlarıdır’… Başka türlü söylersek, demokrasinin gerçekleşmesinin araçları olan kura ve rotasyon, iktidarın ‘halk içinde’ el değiştirmesini sağlarken, seçimler sadece iktidarın ayrıcalıklı azınlık içinde el değiştirmesini, dolayısıyla elitlerin iktidarının devamlılığını sağlar.” (s. 227)

“Demokrasiden söz edebilmenin ikinci koşulu da politika yapmanın herkesin işi olmasını varsayar… Ya da demokrasi, politikanın herkesin şeyi (chose commune) olduğu, herkes tarafından, ‘bilinçli yurttaşlar’ tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği, önemsendiği durumda mümkündür.” (s. 231)

Başkaya, buradan günümüzün ve geleceğin toplumsal öznesinin ne olması gerektiği konusuna geçmektedir. Çünkü doğrudan demokrasi ancak böyle bir öznenin varlığı koşullarında mümkün olabilir.

“Şimdilerde ‘sosyal hareketler’ sahnenin önemli bir aktörü… Sosyal hareketler çok büyük çeşitlilik arz ediyorlar ve geleneksel muhalefet hareketlerinden farklı olarak, bulundukları mevzilerden itibaren yaşamı, yaşam hakkını savunuyorlar ve bu son derece önemli. Bu, geleneksel işçi muhalefetinden bir farklılık arz ediyor. Zira işçi örgütleri daha çok sömürüyü kısıtlamayı amaçlıyorlardı. Sosyal hareketlerin mücadele alanı, toplumsal yaşamın tüm veçhelerini kapsıyor ki, bu önemli bir yenilik ve avantaj.” (s. 246)

Başkaya, bu toplumsal öznenin tarihi köklerine de şu satırlarla dikkat çekiyor:

“Paris komününden başlayarak Gezi Direnişi’ne kadar tüm devrimler ve sosyal patlamalar en azından neyin yapılmaması gerektiğini artık ortaya koymuş bulunuyor. Fransa’da Paris Komünü; Rusya’da Sovyetler; Avrupa’da İşçi Konseyleri; İtalya, İspanya ve Almanya’daki özyönetim organları olarak ortaya çıkan işçi konseyleri deneyleri; 1920’lerin ilk yarısında Çin’de ortaya çıkan Şanghay Komünü; İspanya’da 1930’lu yıllarda filizlenen işçi-köylü ittifakına ve inisiyatifine dayalı “Özgür Komünler”; 1956 Macar Devrimi’yle ortaya çıkan İşçi Konseyleri; işçi-köylü inisiyatifine dayanan kolektifler ve özgür komünler… 1968 devrimiyle sahneye çıkan öğrenci, işçi, köylü, entelektüel kolektifleri… ve dünyanın başka yerlerinde daha onlarcası…” (s. 247-248)

Şeylerin Gerçeğini Söylemek

 Fikret Başkaya’yı izlemeye başladığımdan ve bizzat tanıştığımdan beri benim nezdimde en dikkati çeken özelliği, olayın özüne ilişkin teşhise önem verişi, bu teşhislerini açık sözlülükle, dobralıkla (kabalıkla karıştırılmasın, hayatta tanıdığım, dobra ama son derece nazik sayılı insanlardandır), lafı dolandırmadan, doğrudan ve net bir şekilde ortaya koymasıdır. Bu son kitabında, aşağı yukarı her kitabında ve makalesinde rastladığım bu özelliğini daha da belirgin kılmış ve çoğumuzun söylemeye çekineceği gerçekleri açık açık, muhataplarının yüzüne karşı söylemiş. İşte örnekleri:

“Lakin gerçeğin yarısını söylemek ve diğer yarısını söylememek, gerçeği söylememektir.” (s. 105-106)

“Eğer şeylerin ‘gerçeğini’ söylemeye niyetliyseniz, o zaman yalanı ve ikiyüzlülüğü teşhir ederek işe başlamanız, alışılmış genel algının dışına çıkmanız, şeyleri adıyla çağırma basiretini ortaya koymanız gerekecektir… Dünyayı bu hale getirenler, kendilerini hâlâ insanlığın ve uygarlığın timsali olarak sunmayı başarıyorlar!” (s. 9-10)

“Benzinle, mazotla değil de elektrikle çalışan arabaya ‘temiz araba’ ve/veya ‘yeşil araba’ deniyor… Aslında orada söz konusu olan zihinsel bir manipülasyon… Amaç şeylerin ve süreçlerin gerçek niteliğini gizlemek!.. Bu dünyada elektrik üretmeye yarayan tükenmez bir ‘maden’ mevcut olmadığına göre, elektrik neden üretilecek, nereden ve nasıl sağlanacak?” (s. 127-128)

“Eğer ikiyüzlülüğü sevmiyorsanız, şeyleri adıyla çağırmaya niyetliyseniz, TBMM Genel Kurul Salonu’nda, başkanlık kürsüsünün arkasındaki duvarda yazılı olan ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ yazısını, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız mülk sahibi sınıfların ve onların devletinindir” şeklinde değiştirmek iyi bir fikir olabilir…” (s. 194)

Siyaset bilimi de Fikret Başkaya’dan payına düşeni alıyor:

“Mesela ‘siyaset bilimi diye bir şey olur mu?’, ‘siyasetin bilimi olur mu?’ sorusunu soran var mıdır? Aslında devleti kutsamaya, yüceltmeye, meşrulaştırmaya, tabulaştırmaya siyaset bilimi diyorlar…” (s. 182)

Ve iktisat bilimi de:

“Bir şey kapitalistler tarafından ele geçirilmemişse, gasp edilmemişse, özel mülk statüsüne indirgenmemişse, parayla alınıp satılmıyorsa, kâr etmeye yaramıyorsa, ona serbest mallar denir ve anlı şanlı iktisat biliminin ilgi alanının dışındadır. Soylu iktisat bilimi öyle lüzumsuz işlerle meşgul olmaz… Aslında ona kıtlık yaratma bilimi de diyebiliriz.” (s. 207)

Silah sektöründe çalışan “bilim insanları”nı da ihmal etmemek gerek:

“Şimdilerde on binlerce ‘bilim insanı’ savunma sanayii için çalışıyor. Aslında savunma sanayi denilerek bir edebikelam yapılıyor, doğrusu, savaş sanayi, öldürme, katletme, yok etme sanayidir. İnsanlar nasıl en ‘etkin’ şekilde öldürülür, doğa en etkin şekilde nasıl yok edilir sorusuyla ilgili bir bilim, bilimsellik ve bilimci olabilir mi? Gerçekten bilim insanıysa, öldürme ve yok etme sektöründe, dahası kitle imha silahları sektöründe işi ne denmeyecek midir?” (s. 58)

Ve devletin gerçek niteliğini gizleyen suç ortakları:

“Bu aşamada insanın aklına ister-istemez şöyle bir soru geliyor: Devlet denilen şu lanetli aygıt neden hâlâ kutsanabiliyor, yüceltilebiliyor, hak ettiği eleştiriden muaf olabiliyor? Bunun sebebi, devlete dair gerçeği söylemesi gerekenlerin varlıklarını devlete borçlu olmalarıdır. Zira suç ortağı olmak zorundalar. Bu yüzden devlet büyük bir ‘suç ortakları çetesine’ benzer.” (s. 187)

Ya reklamlara çıkan sanatçılar da paylarını almışlar:

“Reklamın insanı insanlıktan çıkardığı, toplumu kirlettiği, ekolojik yıkımı azdırdığı bir vakıa ise eğer, kendilerine sanatçı diyenlerin, denilenlerin bu pis misyonun neferi olmayı içlerine sindirebilmeleri nasıl açıklanacak? O reklamlarda rol alanlar, zahmet edip yaptıklarının ne anlama geldiğini hiç düşünüyorlar mı? Acaba yangına körükle gittiklerinin farkındalar mı? Sanatın ve sanatçının misyonu ve varlık nedeni, toplumu kirleten, insanı alıklaştırıp insanlıktan çıkaran, doğayı yok eden reklamla bağdaşır mı?” (s. 147)

Cumhurbaşkanı’nın uçağıyla seyahat eden gazetecileri de unutmayalım:

“O uçağa binen biri hâlâ gazeteci sayılır mı? O zaman o devletin gazetecisi olmaz mı? İyi de gazeteci aslında kime lazım denmeyecek midir?” (s. 185)

Bize lazım olan, Fikret başkaya gibi, sözünü esirgemeden kapitalizmin yeldeğirmenlerine cesaretle saldıran gerçek bilim insanları, gerçek entelektüellerdir.

Bu güzel rehber kitap için sana çok teşekkürler Fikret Başkaya.

17 Mayıs 2016