Çarşamba , 14 Nisan 2021

YURTTAŞ MI, TÜKETİCİ Mİ?- FİKRET BAŞKAYA

“Kimse özgür olduğu yanılsamasına ikna olanlar (ya da kapılanlar) kadar umutsuzca köle değildir.”

Goethe

Yurttaş, bir ülkede yaşayan, bir nüfus cüzdanına- şimdilerde bir kimlik numarasına- sahip olan, beş yılda bir önüne konan sandığa oy atan mıdır? Eğer siyaset arenasında hiçbir etkinliği yoksa toplumsal yaşamda hiç bir dahli yoksa toplumun bu gününe ve geleceğine dair söyleyecek sözü, bir fikri yoksa, yasalar ve düzenlemeler gıyabında yapılıp-uygulanıyorsa, ödediği verginin hesabını soramıyorsa… hala ‘yurttaştan’ söz edilebilir mi… Kelimelerin, kavramların, bir anlamı, bir içeriği olması gerekmiyor mu? Aslında bunlar yoksa yurttaştan değil de, tebaadan söz etmek gerekmez mi? Tebaa, bir devletin hükmü altında bulunan kimse, uyruk demek olduğuna göre…

Kanunları kim, neden, kimin
hesabına yapıyor? Mesela anayasa daha baştan insanları politikanın dışına
atmıyor mu? Eğer, siyaset sahnesinde kitlelerin bir dahli olsaydı, böyle anayasa
ve kanunlar olur muydu? Bir de köklü bir anayasa fetişizmi var… Eğer iyi bir
anayasa
yapılırsa, her şeyin güzel olacağı sanılıyor… Netice itibariyle
anayasa bir kâğıt parçasıdır… Ne olduğu, onu kimin, neden, nasıl ve kimin
hesabına yaptığındın bağımsız değildir. Onu yapanlar sizin dışınızdakilerse,
ülkenin varını-yoğunu yağmalayan egemen sınıflar hesabına yapılmışsa, neyi
içerdiğinin bir önemi olur mu? Onu yapanlar/yaptıranlar, istedikleri gibi de
uygularlar… İstedikleri zaman da değiştirirler… Türkiye’de bu gün yürürlükteki
anayasa, yerli-yabancı sermaye hesabına NATO’cu, cuntacı ordu tarafından
yapıldı… O anayasa topluma politika yapma yolunu kapatıyordu, son derece
geri-gerici bir metindi… Bu gün o anayasa bile ‘bol geliyor’, uygulanmıyor,
neden?

Eğer “politika yapma işi”
münhasıran profesyonel burjuva politikacılarının işiyse, orada demokrasiden söz
edilebilir mi? Bir kere demokrasi, politikanın ne olması ve nasıl yapılması
gerektiği sorusundan bağımsız değildir. Eğer toplumun yapısı, kurumları,
örgütlenme tarzı ve işleyişi sorgulanabiliyorsa, sorgulanmaya açıksa, insanlar
yaşadıkları topluma dair her temel sorunu tartışabiliyor, tartışmalara müdahil
olabiliyorsa, politik ve sosyal kurumların yapısı ve işleyişi de dahil olmak
üzere, yasalar ve yönetmelikler değiştirilebiliyorsa, toplumu oluşturan
yurttaşlar, toplumsal/politik sürece gerekli olduğu her zaman ve her durumda
müdahale edilebiliyorsa [itiraz, eleştiri, tartışma, öneri, karar sürecine
katılma], başka türlü söylersek, toplum kendi hakkında düşünebilir ve gereğini
yapabilir durumdaysa, orada politika yapmanın bir anlamı, bir değeri, velhasıl
bir kıymet-i harbiyesi var demektir…

Demokrasiden söz
edebilmenin ikinci koşulu da, politika yapmanın herkesin işi olmasını
varsayar… Ya da demokrasi, politika herkesin şeyiolduğu, herkes
tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği durumda mümkündür… Demokrasi,
insanlar arasında politik, ekonomik ve sosyal eşitliği varsayar ve bunlar
arasındaki belirleyicilik ve tamamlayıcılık ilişkisi hayati öneme sahiptir… Bu
yüzden de ‘demokrasi’ ve ‘kapitalizm’, yan yana getirilmesi uygun olmayan iki
kavramdır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır ve dışlar… Burjuva toplumunda ‘ekonomik
alanla’, ‘politik alan’ birbirinden ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi
münhasıran mülk sahibi sınıflara bırakılmış durumdadır… Böylesi bir ayrımın geçerli
olduğu bir toplumda, politik alanda oynanan “demokrasi oyununun” [seçimler, vb.],
bir sirk oyunu olmanın ötesine geçmesi mümkün değildir. Oysa demokrasi, her
türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı
reddeder. İşte bu yüzden, halk egemenliği
ve “bir insan=bir oy ilkesi “ insanlığın büyük bir kazanımıdır…

Yurttaş değil, tüketici…

Şimdilerde ortalama insan
siyaset işini burjuva politikacılarına ihale etmiş durumda… İnsan olmanın
yerini sahip olmak almış… Kendini sahip olduğu şeylerle tanımlıyor… Ne
kadar çok şeye sahip olursa, o kadar ‘mutlu olacağı’ saplantısına kendini
kaptırmış durumda… İnsanı insanlıktan çıkaran reklamlara göre hareket ediyor.
Kapitalizm sınırsız büyüme dinamiğine sahiptir. Her seferinde daha çok üretmek
zorunluluğu var… Zira, ‘vahşi rekabet ortamında’ başka türlü yapması mümkün
değildir… Kapitalistler, büyümek veya yok olmak ikilemine hapsolmuş
durumdadır… Burada durayım, bana bu kadarı yeter diyemez… Aksi halde
yarışı terk etmek, oyunun dışına itilmek kaçınılmazdır… Lâkin, amacın hasıl
olabilmesi için, üretilenin satılması gerekir. Marksist bir kavramı kullanmak
gerekirse, realizasyon [gerçekleşme] zorunludur. Aksi halde üretmenin
bir anlamı yoktur… Tabii sınırsız üretim de “sınırsız tüketimi”
varsayar… O zaman insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmanın bir yolunu
bulmak gerekir… O yol da, reklamlardan, programlanmış eskitmeden, moda
ve markadan geçiyor… İnsanlar reklamlar tarafından
beyinsizleştirilip,  satın alan, sürekli
satın alan soytarılara dönüştürülüyor…

Nasıl kapitalist bir
sonraki üretimi düşünürse, tüketim toplumunun tüketicisi de bir sonraki
satın alacağını düşünüyorTüketim toplumuinsanı
çocuklaştırıyor…Reklamların manipülasyonuna açık hale getiriyor… Satış ritmini
büyütmek için, ürünlerin kullanım ömrü daha tasarım aşamasında belirleniyor.
Mesela ömrü 40 yıl olan bir soğutucu üretmek yerine, 8 yıl ömrü olan
üretiliyor… Bu, satışı 5 kat artırmak demektir… Mesela bir mala 10 yıl garanti
vermek yerine 2 yıl verilirse, aynı şekilde üretimi ve satışı artırmak mümkün
hale geliyor… Fakat bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmek, azaltmak,
eksiltmek demektir… İkincisi de, kirletmek demektir… Bu, doğa tahribatının
derinleşmesi demeye gelir… Satışı artırmanın bir yolu da moda ve markadır…
Modaya uyan ve marka ürün kullanan, farklı olduğu, sıradan insanlardan
farklı olduğu
yanılsamasına kapılıyor… Aksi halde bir küçük kamyon
büyüklüğünde lüks arabalarla AVM’lere gidilmezdi…’Tüketici’, sürekli olarak
ihtiyacı olmayan şeyleri satın alıyor… Aksi halde ‘ortalama bir kadının 50 çift
ayakkabıya, bir o kadar da giysiye sahip olması mümkün olmazdı… 2013 yılında
İngiltere’de 6 milyar giysi vardı. Kişi başına yaklaşık 100 elbise düşüyordu ve
dörtte biri hiç giyilmeden çöpe atılıyordu…  Bir Alman ortalama 10 bin ‘nesneye’, ‘şeye’  sahip… Aklı başında bir insan ihtiyacı olmayan
şeylere sahip olmak için onca çaba harcar mı? Bilinçli, ne yaptığını bilen bir
yurttaş, doğayı yok etme, kirletme pahasına, dur durak bilmeden sahip olmaya yeltenir
miydi? Bir de otomatiğe bağlanmış tüketim var: Bayramlarda, yılbaşında,
çocuk karne aldığında, sınıfı geçtiğinde, diploma aldığında, tanışma, nişan ve
evlilik yıldönümlerinde, sevgililer, anneler, babalar günlerinde, yaş gününde, yılbaşında,
vb…  Bir tanıdığım, torununun birinci yaş
gününde gelen hediyeleri açmanın bir buçuk saat sündüğünü söylemişti… Bir
yaşındaki çocuk onca ‘lüzumsuz şeyi’ ne yapar… Aslında satın alma bağımlısı
insanlara satın alma “mutluluğu” verdiğine göre gerisi önemli değildir…
Siz her hanenin neden bir çöp fabrikasına döndüğünü banıyorsunuz?
Elbette bu söylediklerim bir yanlış anlamaya meydan vermemelidir… Zira, yeryüzünün
lanetlileri
o denkleme dahil değil… Onlar ‘tüketim toplumunun
dışında’…Kapitalizm onların en temel ihtiyaçlarını karşılamalarını yasaklıyor!
Zaten kapitalizm dahilinde başka türlü olması mümkün değildir… Açlık,
yoksulluk, kötü/yetersiz beslenme, temiz suya ulaşamayan, asgari sağlık hizmeti
alamayan milyarlarca insan var ve tablo her geçen gün  kararmaya devam ediyor… Onların dünyası
tüketim toplumu şımarıklarınınkinden farklı…

Eğer şimdilerde artık bir
sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmışsa, dünya yaşanmaz bir yer haline
gelmişse, bunda sadece ‘sınırsız üretim’ saçmalığının değil, ‘tüketim
soytarılığının’ da payı büyük…

Siyasi partiler
oligarşinin partileridir. Zaten burjuva siyaseti de ‘topluma tuzak kurmaktan
ibarettir’… Bunlardan birine veya diğerine oy verip iktidara taşımanın reel bir
karşılığı yoktur…
Daha az kötü de, kötü olduğuna göre… Aslında
siyasi partilerin ‘demokrasinin vazgeçilmezleri’ olduğu söyleminin bu dünyada reel
bir karşılığı yoktur… Bizzat kendileri ‘anti-demokratiktir’… Tek patronlu tuhaf
şirketlere benziyorlar… Toplumu bölüp, kamplaştırarak/kutuplaştırarak güya ‘meşruiyet’
kazınıyorlar ve kitleleri aldatıyorlar… Bu yüzden siyaset, demokrasiyi
katleden, bu ‘siyasî şirketlere’ bırakılmayacak kadar önemlidir denecektir…
Velhasıl bu sefil sürece müdahale edip, şeylerin seyrini değiştirmenin yolu,
bilinçli-sorumlu-haysiyet sahibi yurttaşlar olmaktan geçiyor… Teba değil…