Pazar , 25 Ağustos 2019

Trump: Faşist şiddeti siyasi olarak mümkün kılan kişi* Patrick Martin 6 Ağustos 2019

Amerika Birleşik Devletleri’nde geçtiğimiz sekiz günde üç katliam gerçekleşti. Bunlardan ikisi hafta sonu 12 saat içinde meydana geldi. Gilroy, Kaliforniya’daki (saldırgan dahil 4 ölü, 15 yaralı), El Paso, Teksas’taki (20 ölü, 26 yaralı) ve Dayton, Ohio’daki (saldırgan dahil 10 ölü, 16 yaralı) gibi olaylar, bu ülkenin günlük yaşamının parçası haline gelmiş durumda.

Basın, yine, her zaman olduğu gibi, trajedi ve halkın bir araya gelmesi hakkında yeterli dozda klişe ile tepki veriyor fakat tüm ciddi siyasi soruların üzeri örtülüyor.

Peki, bu sorular neler?

Öncelikle, Gilroy ve El Paso katliamları, Trump’ın göçmenlere ve ırksal azınlıklara karşı açıkça şiddeti teşvik ettiği koşullarda meydana gelmiştir. El Paso saldırganı Patrick Crusius internette yayınladığı açıklamada Trump’ı temize çıkarma zahmetine girmiş olsa da, onun ve diğer faşist görüşlü kişilerin, hükümetin sempatisine sahip oldukları bilinciyle hareket ettiklerinden kuşku duyulamaz.

2016 seçim kampanyası sırasında protestoculara şiddetle saldıran destekçilerinin kefalet parasını göndereceğini söyleyen, polise şüphelileri gözaltına alırken “çok kibar olmamaları”nı öğütleyen ve göçmenleri yasadışı bir şekilde alıkoyması ile ilişkili mahkeme kararına itaatsizlikten mahkum olmasının ardından Şerif Joe Arpaio’yu affeden Trump’tan başkası değildi. Trump, daha iki ay önceki bir kampanya mitinginde, sınırda sığınma talep edenlere ne yapılabileceğini sormuş ve bir destekçisinin “Vurun onları!” diye bağırmasının ardından pis pis sırıtmıştı.

ABD başkanı, geçtiğimiz ay boyunca şiddeti teşvik etme çabasını yoğunlaştırdı. Trump’ın Baltimore kentine, “kimsenin yaşamak istemeyeceği”, suçla dolu, farelerin istilasına uğramış b.k çukuru diye saldırmasının ardından, WSWS’nin belirttiği gibi, “Trump ateşle oynuyor ve bunu biliyor.” Trump ve danışmanları, “bu açık provokasyonlarının, zaten istikrarsız durumda olan siyasi atmosferi büyük bir şiddet potansiyeli ile birlikte yoğunlaştıracağını ve ‘yasa ve düzen’i savunma adına diktatörlük yetkileri istemesine olanak sağlayacak koşullar yaratacağını hesaplıyor.”

Crusis, internette yayınladığı dört sayfalık bildirgede saldırı dürtüsünü açıklıyordu. Bildirgeye, bu yılın başında Christchurch, Yeni Zelanda’daki iki Müslüman camisinde 51 kişiyi öldürmüş olan katliamcıyı överek başlayan Crusis, ardından, Trump’ın çok sayıda kampanya mitinginde yankılanan bir dille şunları yazıyor: “Bu saldırı, Teksas’a yönelik Hispanik [Latin] istilasına bir yanıttır. Azmettiriciler onlar, ben değilim. Ben sadece ülkemi bir istilanın neden olduğu kültürel ve etnik yer değiştirmeden koruyorum.”

Bununla birlikte, Trump’ın kışkırtmalarından fazlası söz konusudur. El Paso’daki katil, kapitalist sistemin yol açtığı sıkıntılardan söz ederken, ABD’de zehirli bir ırkçılık ile göçmen karşıtı histeriyi birleştiren açıkça faşist bir eğilimin ortaya çıkmasını ifade etmektedir.

Bildirgede “yer değiştirme”ye yapılan atıf, Crusius’ın bildirgesinin faşizan karakterine işaret etmektedir. 2017’de Charlottesville, Virginia’da yürüyüş yapan beyaz üstünlükçüleri, “Museviler yerimizi alamayacak” sloganı atıyordu. Trump ise, onların arasında “birçok iyi insan” olduğunu söylemişti. Benzer bir dil, Avrupalı neo-Naziler ve Yeni Zelanda saldırganı Brenton Tarrant tarafından da kullanılıyor. Hepsi, büyük şirketlerin ve/veya Musevilerin Avrupa’daki ve ABD’deki beyazların yerine Asya’dan, Afrika’dan ve Latin Amerika’dan göçmenleri geçirme yönünde bir komplo olduğu iddiasında bulunuyor.

Saldırganın açıklaması, işsizlik, düşük ücretler, ağır öğrenci borçları ve işçi sınıfının yaşam standartlarının düşmesi gibi toplumsal sıkıntılardan demagojik bir şekilde söz ediyor; tüm bu olgulardan, Amerikalı şirketlerin düşük ücretli yabancı işgücü ithal ederek onları yüksek ücretli Amerikalı işçilerin yerine geçirme yönünde bir sözde komployu sorumlu tutuyor. Bu, aynı zamanda, kapitalist toplum içindeki toplumsal bölünmelere milliyetçi bir çıkış sağlama peşinde koşan faşizmin ayırt edici bir özelliğidir.

Demokratik Parti’nin Amerika’daki ırksal ve ırk takıntılı politikanın meşrulaştırılmasında oynadığı rol değerlendirilmeden, bu olguyu anlamak mümkün değildir.

Tarihsel olarak, ırkçılığa karşı mücadele, her zaman onun temelini oluşturan gayrimeşruluğun teşhirini içermiştir. Irk, gerçek bir toplumsal çözümleme kategorisi değil ama bilim dışı bir kurgudur. “Karma” evliliklerden doğmuş on milyonlarca çocuğun ve genç yetişkinin var olduğu koşullarda, bu kurgunun iflası gitgide daha açık hale gelmektedir.

Demokratik Partili politikacılar ve onların değirmenine su taşıyan sahte sol güçler, ayrı ve birbirinden uzak “siyah” ve “beyaz” ırkların var olduğu konusunda Crusius gibi bir faşist kadar inatçılar. Georgia valiliği seçimini kaybeden, ulusal Demokratik Parti çevresinde giderek daha öne çıkan Stacey Abrams, Foreign Affairs’de yayınlanan yazısında, “‘işçi sınıfı’ olarak bilinen geniş kapsamlı kategori”ye dayanan politikayı suçlarken, “yaratılıştan gelen ırksal farklılıklar”ın var olduğunu ilan ediyordu.

Aralıksız bir şekilde ırk ve ırksal bölünme politikasını teşvik eden New York Times (NYT), El Paso katliamı ile ilgili haberinde, “beyaz ırka yönelik tehditler olarak algıladıkları göçmenlere, Musevilere ve başkalarına yönelik nefret eliyle toplu katliama yönelmiş, incinmiş beyaz erkekler”den söz ediyordu. NYT, bu kategorileştirmenin meşruluğunu kabul ettiği için, tırnak işareti koymadan “beyaz erkekler” ile “beyaz ırk”tan söz ediyor ve Trump’ın, ırkçılığı teşvik ederek, sadece “beyaz erkekler”in duygularını dile getirdiği iddiasını destekliyor.

Son olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde silahlı toplu katliamların yaygınlaşması, geçtiğimiz 30 yıldır, özellikle de 2001’deki 11 Eylül saldırılarının ardından “terörle mücadele”nin başlatılmasından bu yana, her iki partinin de şiddeti teşvik ettiği ve Amerikan toplumunun askerileştirildiği genel ortam ile açıkça bağlantılıdır. Patrick Crusius, Columbine katliamı olduğunda yeni doğmuştu. Onun tüm yaşamı, Amerikan emperyalizminin dünyaya karşı dizginsiz şiddetinin ortasında geçti.

Amerika’da artık her zamankinden daha dolaysız bir şekilde aşırı gerici politika ile birleşen toplu katliam olaylarının korkunç sürekliliği, derinlemesine bozulmuş bir toplumun dışavurumudur.

Irka dayalı çağrıların tek gerçek karşıtı, sınıfa dayalı bir siyasi mücadeledir: çalışan ve toplumun servetini yaratan herkes, bu servete el koyan ve toplumu serveti arttırma yönünde durmadan daha çılgınca taleplere tabi kılan kapitalist mülk sahipleri azınlığına karşı birleştirilmelidir. Aşırı sağcı ve faşist şiddetin yükselişine karşı mücadele, Demokratların ırksal politikasıyla değil ama sosyalizm uğruna mücadele temelinde verilebilir.

wsws.org’dan…