Çarşamba , 8 Aralık 2021

Trump: Faşist şiddeti siyasi olarak mümkün kılan kişi* Patrick Martin 6 Ağustos 2019

Amerika Birleşik Devletleri’nde geçtiğimiz sekiz günde üç
katliam gerçekleşti. Bunlardan ikisi hafta sonu 12 saat içinde meydana geldi.
Gilroy, Kaliforniya’daki (saldırgan dahil 4 ölü, 15 yaralı), El Paso,
Teksas’taki (20 ölü, 26 yaralı) ve Dayton, Ohio’daki (saldırgan dahil 10 ölü,
16 yaralı) gibi olaylar, bu ülkenin günlük yaşamının parçası haline gelmiş
durumda.

Basın, yine, her zaman olduğu gibi, trajedi ve halkın bir
araya gelmesi hakkında yeterli dozda klişe ile tepki veriyor fakat tüm ciddi
siyasi soruların üzeri örtülüyor.

Peki, bu sorular neler?

Öncelikle, Gilroy ve El Paso katliamları, Trump’ın
göçmenlere ve ırksal azınlıklara karşı açıkça şiddeti teşvik ettiği koşullarda
meydana gelmiştir. El Paso saldırganı Patrick Crusius internette yayınladığı
açıklamada Trump’ı temize çıkarma zahmetine girmiş olsa da, onun ve diğer
faşist görüşlü kişilerin, hükümetin sempatisine sahip oldukları bilinciyle
hareket ettiklerinden kuşku duyulamaz.

2016 seçim kampanyası sırasında protestoculara şiddetle
saldıran destekçilerinin kefalet parasını göndereceğini söyleyen, polise
şüphelileri gözaltına alırken “çok kibar olmamaları”nı öğütleyen ve göçmenleri
yasadışı bir şekilde alıkoyması ile ilişkili mahkeme kararına itaatsizlikten
mahkum olmasının ardından Şerif Joe Arpaio’yu affeden Trump’tan başkası
değildi. Trump, daha iki ay önceki bir kampanya mitinginde, sınırda sığınma
talep edenlere ne yapılabileceğini sormuş ve bir destekçisinin “Vurun onları!” diye
bağırmasının ardından pis pis sırıtmıştı.

ABD başkanı, geçtiğimiz ay boyunca şiddeti teşvik etme
çabasını yoğunlaştırdı. Trump’ın Baltimore kentine, “kimsenin yaşamak
istemeyeceği”, suçla dolu, farelerin istilasına uğramış b.k çukuru diye
saldırmasının ardından, WSWS’nin belirttiği gibi, “Trump ateşle oynuyor ve bunu
biliyor.” Trump ve danışmanları, “bu açık provokasyonlarının, zaten istikrarsız
durumda olan siyasi atmosferi büyük bir şiddet potansiyeli ile birlikte
yoğunlaştıracağını ve ‘yasa ve düzen’i savunma adına diktatörlük yetkileri
istemesine olanak sağlayacak koşullar yaratacağını hesaplıyor.”

Crusis, internette yayınladığı dört sayfalık bildirgede
saldırı dürtüsünü açıklıyordu. Bildirgeye, bu yılın başında Christchurch, Yeni
Zelanda’daki iki Müslüman camisinde 51 kişiyi öldürmüş olan katliamcıyı överek
başlayan Crusis, ardından, Trump’ın çok sayıda kampanya mitinginde yankılanan
bir dille şunları yazıyor: “Bu saldırı, Teksas’a yönelik Hispanik [Latin] istilasına bir yanıttır. Azmettiriciler onlar, ben değilim. Ben sadece ülkemi
bir istilanın neden olduğu kültürel ve etnik yer değiştirmeden koruyorum.”

Bununla birlikte, Trump’ın kışkırtmalarından fazlası söz
konusudur. El Paso’daki katil, kapitalist sistemin yol açtığı sıkıntılardan söz
ederken, ABD’de zehirli bir ırkçılık ile göçmen karşıtı histeriyi birleştiren
açıkça faşist bir eğilimin ortaya çıkmasını ifade etmektedir.

Bildirgede “yer değiştirme”ye yapılan atıf, Crusius’ın
bildirgesinin faşizan karakterine işaret etmektedir. 2017’de Charlottesville,
Virginia’da yürüyüş yapan beyaz üstünlükçüleri, “Museviler yerimizi alamayacak”
sloganı atıyordu. Trump ise, onların arasında “birçok iyi insan” olduğunu
söylemişti. Benzer bir dil, Avrupalı neo-Naziler ve Yeni Zelanda saldırganı
Brenton Tarrant tarafından da kullanılıyor. Hepsi, büyük şirketlerin ve/veya
Musevilerin Avrupa’daki ve ABD’deki beyazların yerine Asya’dan, Afrika’dan ve
Latin Amerika’dan göçmenleri geçirme yönünde bir komplo olduğu iddiasında
bulunuyor.

Saldırganın açıklaması, işsizlik, düşük ücretler, ağır
öğrenci borçları ve işçi sınıfının yaşam standartlarının düşmesi gibi toplumsal
sıkıntılardan demagojik bir şekilde söz ediyor; tüm bu olgulardan, Amerikalı
şirketlerin düşük ücretli yabancı işgücü ithal ederek onları yüksek ücretli
Amerikalı işçilerin yerine geçirme yönünde bir sözde komployu sorumlu tutuyor.
Bu, aynı zamanda, kapitalist toplum içindeki toplumsal bölünmelere milliyetçi
bir çıkış sağlama peşinde koşan faşizmin ayırt edici bir özelliğidir.

Demokratik Parti’nin Amerika’daki ırksal ve ırk takıntılı
politikanın meşrulaştırılmasında oynadığı rol değerlendirilmeden, bu olguyu
anlamak mümkün değildir.

Tarihsel olarak, ırkçılığa karşı mücadele, her zaman onun
temelini oluşturan gayrimeşruluğun teşhirini içermiştir. Irk, gerçek bir
toplumsal çözümleme kategorisi değil ama bilim dışı bir kurgudur. “Karma”
evliliklerden doğmuş on milyonlarca çocuğun ve genç yetişkinin var olduğu
koşullarda, bu kurgunun iflası gitgide daha açık hale gelmektedir.

Demokratik Partili politikacılar ve onların değirmenine su
taşıyan sahte sol güçler, ayrı ve birbirinden uzak “siyah” ve “beyaz” ırkların
var olduğu konusunda Crusius gibi bir faşist kadar inatçılar. Georgia valiliği
seçimini kaybeden, ulusal Demokratik Parti çevresinde giderek daha öne çıkan
Stacey Abrams, Foreign Affairs’de yayınlanan yazısında, “‘işçi sınıfı’ olarak
bilinen geniş kapsamlı kategori”ye dayanan politikayı suçlarken, “yaratılıştan
gelen ırksal farklılıklar”ın var olduğunu ilan ediyordu.

Aralıksız bir şekilde ırk ve ırksal bölünme politikasını
teşvik eden New York Times (NYT), El Paso katliamı ile ilgili haberinde, “beyaz
ırka yönelik tehditler olarak algıladıkları göçmenlere, Musevilere ve
başkalarına yönelik nefret eliyle toplu katliama yönelmiş, incinmiş beyaz
erkekler”den söz ediyordu. NYT, bu kategorileştirmenin meşruluğunu kabul ettiği
için, tırnak işareti koymadan “beyaz erkekler” ile “beyaz ırk”tan söz ediyor ve
Trump’ın, ırkçılığı teşvik ederek, sadece “beyaz erkekler”in duygularını dile
getirdiği iddiasını destekliyor.

Son olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde silahlı toplu
katliamların yaygınlaşması, geçtiğimiz 30 yıldır, özellikle de 2001’deki 11
Eylül saldırılarının ardından “terörle mücadele”nin başlatılmasından bu yana,
her iki partinin de şiddeti teşvik ettiği ve Amerikan toplumunun
askerileştirildiği genel ortam ile açıkça bağlantılıdır. Patrick Crusius,
Columbine katliamı olduğunda yeni doğmuştu. Onun tüm yaşamı, Amerikan
emperyalizminin dünyaya karşı dizginsiz şiddetinin ortasında geçti.

Amerika’da artık her zamankinden daha dolaysız bir şekilde
aşırı gerici politika ile birleşen toplu katliam olaylarının korkunç
sürekliliği, derinlemesine bozulmuş bir toplumun dışavurumudur.

Irka dayalı çağrıların tek gerçek karşıtı, sınıfa dayalı bir
siyasi mücadeledir: çalışan ve toplumun servetini yaratan herkes, bu servete el
koyan ve toplumu serveti arttırma yönünde durmadan daha çılgınca taleplere tabi
kılan kapitalist mülk sahipleri azınlığına karşı birleştirilmelidir. Aşırı
sağcı ve faşist şiddetin yükselişine karşı mücadele, Demokratların ırksal
politikasıyla değil ama sosyalizm uğruna mücadele temelinde verilebilir.

wsws.org’dan…