Salı , 10 Aralık 2019

Washington İran’ı suçlamak için Suudilere yönelik saldırıların üstüne atlıyor* Bill Van Auken 18 Eylül 2019

Kendisine yine dünyanın yargıcı, jürisi ve cezalandırıcısı rolünü biçen ABD emperyalizmi, pervasızca, Ortadoğu’da yıkıcı sonuçları bulunan yeni bir savaşa doğru hızla ilerliyor. Washington bu kez, İran’a karşı savaş bahanesi olarak Cumartesi günü Suudi tesislerine yapılan saldırılara sarılmış durumda.

Suudi krallığının petrol üretimini neredeyse yarıya indiren ve günlük küresel çıktıyı yüzde 6 düşüren bu saldırılara ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun verdiği tepki, hem çabukluğu hem de özel üslubu nedeniyle ibretlikti.

Pompeo, Cumartesi geç saatlerde, Twitter’da şunları yazdı: “İran artık dünyanın enerji tedarikine görülmemiş bir saldırı başlattı. Saldırıların Yemen’den geldiğinin hiçbir kanıtı yok.”

15 Eylül 2019 Pazar günü ABD hükümeti ve DigitalGlobe tarafından sağlanan ve kaynak tarafından notlarla açıklanan bu görüntü, Saudi Aramco’nun Bukyak, Suudi Arabistan’daki Abkaik petrol işleme tesisinin altyapısının uğradığı hasarı gösteriyor. (AP aracılığıyla ABD hükümeti/DigitalGlobe)

Suudi Arabistan’ın doğusundaki iki petrol tesisini harap eden bir dizi saldırı nedeniyle İran’ın suçlanması, saldırıların Yemen’den yapıldığının “hiçbir kanıtı yok” biçimindeki yavan iddia dışında, tek bir kanıtla bile desteklenmedi.

Dışişleri bakanının yağmacı mantığına göre, ülkenin büyük kısmını kontrol eden Husi asiler saldırıların sorumluluğunu üstlendiği ve krallığın Yemen’in sivil halkına karşı soykırımsal savaşı göz önünde bulundurulduğunda bu saldırıları gerçekleştirmek için açık bir nedene sahip oldukları için, Yemen’in hiçe sayılması gerekiyordu. Genel olarak ABD medyası, Pompeo’nun iddialarını mutlak doğruymuş gibi tekrarladı. Pazartesi gecesi, televizyon haber kanalları, İran’ın saldırılardan sorumlu olduğunu gösterdiğini iddia ettikleri belirsiz bir kanıttan bahseden isimsiz istihbarat kaynaklarının sözlerini aktardılar. Kuşkusuz bu “kanıt”, en az Vietnam’daki Tonkin Körfezi ve Irak’taki “kitle imha silahları” kanıtları kadar ikna edici olacaktır. Bu aynı medya organları, Suudilerin Yemen’deki suçları hakkında neredeyse tek kelime etmemiştir.

Suudi Arabistan, son dört buçuk yıldır, Ortadoğu’nun en yoksul ülkesi olan Yemen’e karşı soykırımsal bir savaş yürütüyor. Şiddet neredeyse 100.000 Yemenlinin yaşamına mal olmuş durumda ve bunun büyük kısmını aralıksız bombardıman harekatının hedefi olan siviller oluşturuyor. Savaş, 8 milyon kadar insanı açlıktan ölümün eşiğine getirdi.

Bu katliamda kullanılan savaş uçaklarını, bombaları ve füzeleri sağlayan Washington, bu toplu kıyımın doğrudan suç ortağıdır. ABD, lojistik desteğin yanı sıra, geçtiğimiz yılın sonuna kadar, Suudi bombardıman uçaklarının kesintisiz katliam gerçekleştirmesine olanak sağlayan havada yakıt desteği sağlıyordu. Aynı zamanda, ABD Donanması, Yemen’i yiyecekten ve ilaçtan mahrum bırakan bir abluka uygulanmasına yardımcı olmaktadır.

Suudi tesislerine saldırmak üzere 10 tane silah haline getirilmiş insansız hava aracı gönderdiklerini söyleyen Yemenli Husilerin söyledikleri doğruysa, o zaman bu eylem Suudi rejiminin Yemen’e karşı katliamına orantılı olmaktan çok uzak bir meşru müdafaa eylemi olur.

Bu arada, Washington’ın Birleşmiş Milletler’deki yeni temsilcisi Kelly Craft, Pazartesi günü Birleşmiş Milletler’in Yemen üzerine düzenlenen Güvenlik Konseyi toplantısında İran’a karşı suçlamaları yineledi. Pompeo’nun iki gün önce sunduğundan daha fazla kanıt sunamayan ve sadece “Saldırıların Yemen’den geldiğinin hiçbir kanıtı yok” ifadesini tekrarlayıp duran Craft, Suudi petrol tesislerine verilen hasarı “son derece can sıkıcı” olarak niteledi.

Kentuckyli milyarder kömür baronu Joe Craft’ın eşi ve önde gelen bir Cumhuriyetçi Parti bağışçısı olan BM temsilcisi, temsil ettiği hükümet gibi, Suudi monarşisinin dökülen petrolünü, on binlerce Yemenli erkeğin, kadının ve çocuğun dökülen kanından çok daha üzüntü verici bulmaktadır.

Başkan Donald Trump, Cumartesi gecesi, krallığın fiili hükümdarı olan Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ı arayarak, soğukkanlı bir katil olarak ifşa olmuş bir adama üzüntüsünü dile getirdi ve koşulsuz desteğini sundu. Bin Salman, yaklaşık bir yıl önce İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın tüyler ürpertici bir şekilde öldürülüp parçalanmasının yanı sıra, sadece bu yılın ilk yarısında en az 134 kişinin başının kesilerek idam edilmesinin sorumlusudur. Siyasi aktivistlerin 34’ü, 23 Nisan’da topluca katledilmişti.

Trump, daha sonra, ABD’nin askeri güçle Suudi petrolünün intikamını almaya “hazır” olduğunu ilan etti. (Bu, Haziran ayında, Pentagon’un “ateşe hazır” olduğu beyanının bir başka çeşidiydi. O zaman Trump, kendi açıklamasına göre, ABD’nin insansız casus uçağını kendi toprakları üzerinde vurmasından sonra İran’a yıkıcı saldırılar düzenlemeye 10 dakika kadar yaklaşmıştı.)

Eğer Washington’ın iddia ettiği gibi saldırıların Yemen’den yapıldığının “hiçbir kanıtı yok” ise, aynı, hatta belki daha haklı gerekçeyle, saldırıların bizzat ABD ya da onun başlıca bölgesel müttefiki olan İsrail tarafından yapılmadığının da “hiçbir kanıtı yok” denebilir.

Eğer eski dedektif kuralı Cui bono? ya da Kime yarar sağlıyor?’dan yola çıkarsak, Tahran en az olası şüphelidir. Washington’ın hemen karara varmasında açıkça görünenden daha fazlası söz konusudur.

Suudi petrol tesislerine yönelik saldırı, ABD egemen oligarşisinin ve ordu-istihbarat aygıtının İran’da rejim değişikliği için savaş açmaya kararlı olan önemli bir kesimi tarafından arzulanan bir savaş nedeni –casus belli– sağlamaktadır. Böyle bir savaş, ABD emperyalizminin küresel egemenliğinin gerilemesini askeri yollarla; özellikle de rakiplerini bunlardan mahrum bırakmak için dünyanın enerji rezervleri üzerinde ABD’nin dizginsiz denetimini ileri sürerek tersine çevirmeyi amaçlayan uzun süreli yönelimdeki en son bölüm olacaktır.

Bu tabakalar içindeki görüş, Pazartesi günü, ABD mali sermayesinin sözcüsü Wall Street Journal’da (WSJ) yayımlanan başyazıda ifade edildi. WSJ, İran “Suudiler kadar Bay Trump’ı da yokluyor. Onun ‘azami baskı’ kampanyasını sürdürme kararlılığını sınıyorlar ve zayıflık algılıyorlar,” diye yazdı. Gazete, Trump’ın Haziran ayında ABD’nin insansız uçağının düşürülmesinin ardından hava saldırıları düzenlememesini (iptal kararını onaylamayarak) örnek olarak gösterdi.

WSJ, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın “rejimin belini kırmak” için İran’ın petrol rafinerilerini bombalama çağrısını onaylayarak aktardı ve Trump’ın, “İran’ın Beyaz Saray’da algılanan zayıflıktan yararlanacağı konusunda tekrar tekrar uyarıda bulunan John Bolton’dan özür dilemesini” önerdi. Uzun süredir İran’ın bombalanmasını savunan Bolton, geçtiğimiz hafta, söylendiğine göre Tahran’a yönelik politika konusundaki fikir ayrılıkları üzerine ulusal güvenlik danışmanlığından istifa etmişti.

Suudi petrol tesislerine yönelik saldırı, Washington’ın Batı Avrupalı güçleri (Britanya, Fransa ve Almanya) ABD’nin savaş hedeflerinin arkasında toplamasına da bir kaldıraç sağlamaktadır. Trump yönetiminin çekildiği İran nükleer anlaşmasının imzacıları olan bu ülkeler, kendi emperyalist çıkarlarını kurtarmak amacıyla, Washington’ın “azami baskı” yaptırımlarına karşı çıkan zayıf hamleler yapmışlardı. Bu güçler, şimdiye kadar ABD’nin İran’a yönelik suçlamalarına arka çıkmamış olsalar da, Suudi Arabistan’a yönelik saldırı nedeniyle ABD’nin savaş yöneliminin arkasına dizilebilirler.

İsrail ve onun eleştirilerin hedefindeki Başbakanı Binyamin Netanyahu da, İran’la savaş kışkırtmayı amaçlayan bir askeri eylem tezgahlamak için çok sayıda nedene sahiptir. Bugünkü [17 Eylül] İsrail seçiminin hemen öncesinde, İran ile büyük bir savaş tehdidi, siyasi geleceği Ortadoğu’daki askeri çatışmanın tırmanmasına ayrılmaz bir şekilde bağlı olan Netanyahu’nun siyasi çıkarlarına hizmet etmektedir. Buna ek olarak İsrail, hem Suudi Arabistan’daki hem de Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki egemen monarşilerin İran ile çatışma arzusunun görünür biçimde soğuması konusunda gitgide daha kaygılı hale gelmiş durumdaydı.

Middle East Eye web sitesindeki bir habere göre, Irak’taki Şii milislere İran’dan silah aldıkları iddiasıyla yapılan son insansız hava aracı (İHA) saldırıları, ABD’nin Suriye’deki başlıca vekil gücü olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki üslerden idare edilen İsrail İHA’larıyla düzenlenmiş. Benzer bir ABD-İsrail gizli işbirliği, Suudi petrol tesislerine yönelik saldırıları kolayca gerçekleştirmiş olabilir.

Suudi petrol tesislerine yönelik saldırıların kesin sonuçları ne olursa olsun, bu saldırılar Amerikan halkını ve insanlığın tamamını hızla bölgesel, hatta küresel bir çatışmaya dönüşebilecek bir savaşa sürükleyecek amaçlar için kullanılıyor.

ABD’nin, Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara misilleme bahanesiyle İran’a karşı düzenleyeceği hava saldırıları, İran’dan, ABD savaş gemilerini Basra Körfezi sularının dibine gönderecek ve bölge genelindeki Amerikan üslerine büyük zarar verecek karşı saldırıları tetikleyebilir.

Binlerce ABD askerinin ve denizcisinin Washington’ın komplolarının ve saldırganlığının sonucunda ölmesi olasılığı, ABD hükümetinin bizzat ülke içinde “ulusal güvenlik” adına olağanüstü yetkiler üstlenmesi ve polis devleti önlemleri uygulamaya koyması tehlikesini beraberinde getirmektedir.

Bu, hiç de istenmeyen bir sonuç olmayacaktır. Savaş yönelimi, büyük ölçüde, ABD içindeki toplumsal gerilimlerin ve sınıf mücadelesinin tırmanması eliyle yönlendirilmektedir. Bu, son ifadesini, 46.000 otomotiv işçisinin General Motors’a karşı grevinde bulmuştur. ABD egemen sınıfı adına, bu gerilimleri askeri çatışma patlaması biçiminde dışarıya yönlendirmek ve kitlesel baskıya bahane yaratmak için güçlü bir neden söz konusudur.

ABD’nin İran’a bir üçüncü dünya savaşına yol açacak bir saldırı düzenlemesi tehdidine, işçi sınıfının emperyalizmi ortadan kaldırmak ve toplumu sosyalist temellerde yeniden örgütlemek üzere siyasi olarak bilinçli ve bağımsız müdahalesiyle yanıt verilmelidir.

* wsws.org’dan