Cuma , 18 Ekim 2019

Savaşın ve diktatörlüğün gölgesinde BM toplantısı* Bill Van Auken 26 Eylül 2019

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yıllık toplantısı bugün [24 Eylül] başlıyor. En az 90 ülkenin devlet başkanları, Avrupa’da faşizmin yükselişinin ve II. Dünya Savaşı’nda 70 milyondan fazla insanın katledilmesinin ardından kurulan BM’nin New York City’de bulunan genel merkezinde bir araya geliyor.

Ekim 1945’te kabul edilen BM Sözleşmesi, kuruluşun “gelecek nesilleri savaş belasından” kurtaracağını taahhüt etmişti. Hitler’in Üçüncü İmparatorluk’unun hayatta kalan önderlerinin “insanlığa karşı suçlar”dan, yani saldırı savaşından dolayı yargılandığı Nürnberg ilkelerine dayandırılan belge, BM üyesi devletlere, “uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı tehditte bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınmayı” şart koşuyordu. Belgenin başlangıcı, “temel insan haklarına, insan onuruna ve değerine” bağlılığı teyit ediyordu.

Yaklaşık 75 yıl sonra, bu sözde ilkelerin yalan olduğunu, başka hiçbir şey Genel Kurul’a hitap etmesi planlanan ilk üç konuşmasının sıralanışından daha açık bir şekilde gösteremezdi.

23 Eylül Pazartesi günü New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında InterContinental Barclay otelinde, Başkan Trump ile Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah El Sisi. (AP Fotoğrafı/Evan Vucci)

Geleneksel olduğu üzere, listenin başında, oradaki ilk konuşmasını yapacak olan faşizan devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun ülkesi Brezilya var. Ülkesini yirmi yıl yöneten ABD destekli diktatörlüğün bu açık hayranının, işkence rejiminde bulduğu tek kusur, 30.000 kişiyi katletme işini bitirmemiş olmasıdır.

Onu, Washington’ın kendi faşizan başkanı Donald Trump izleyecek. Trump’ın BM görüşmesine katılmasının başlıca amacı, ABD’nin İran’a karşı olası saldırı savaşına destek toplamaktır. Genel Kurul’da yaptığı önceki iki konuşmada Trump, Mussolini’nin ve Hitler’in söylemini yineleyerek gerici milliyetçiliğin, “egemenliğin” ve “yurtseverliğin” erdemlerini yücelten nutuklar atarken, Kuzey Kore’yi ve 25 milyonluk nüfusunu “tamamen yok etmeye hazır, istekli ve muktedir” olduğunu ilan etmişti.

Trump, Genel Kurul’un yeşil mermer önündeki kürsüsünden yaptığı son konuşmadan bu yana, göçmenlere ve sığınmacılara karşı acımasız bir savaş yürüterek, çocukları işkenceye denk koşullarda toplama kamplarına kapatarak, göçmen işçilere yönelik toplu baskınlar düzenleyip onları sınır dışı ederek ve sığınma hakkını bilfiil ortadan kaldırarak dünya çapında kötü bir şöhret edinmiştir. Bu vahşi kampanya, kendi tabanına yaptığı gitgide daha açık faşist çağrılarla ve otoriter yönetim biçimleri yönelişiyle el ele ilerlemiştir.

Trump’ın ardından, geçtiğimiz ay düzenlenen G7 toplantısında “favori diktatörüm” dediği “Kahire kasabı”, yani Mısırlı General Abdülfettah El Sisi konuşacak. 2011 yılında Mısır’da patlayan ve Ortadoğu ve dünya genelinde emekçilere ilham veren kitlesel devrimci kabarmayı kanlı bir şekilde ezmesi nedeniyle Trump’ın ve dünyanın diğer kapitalist önderlerinin hayranlık duyduğu Sisi, binlerce kişiyi katletti ve 2.500 kişiyi düzmece duruşmalarda idam mahkum ettirdi. Sisi, yönetimine karşı çıkan on binlerce kişiyi hapsetmeye ve işkenceden geçirmeye devam ediyor.

Sisi’nin BM Genel Kurulu’na katılmak üzere Kahire’den ayrılmasından çok geçmeden, diktatörün devrilmesi talebiyle Kahire’de, Süveyş’te ve başka kentlerde bir kez daha kitlesel protestolar patlak verdi ve bunlara göz yaşartıcı gaz, gerçek mermi ve toplu gözaltı ile karşılık verildi. Gözaltına alınanlar arasında, önde gelen insan hakları avukatı Mahienour El-Massry de vardı. El-Massry, devlet tarafından gözaltına alınmış protestocuların temsilciliğini yapmaya uğraşırken yakalanıp götürüldü.

Bu haydutlar sergisi, kapitalist egemenliğin dünya çapında apaçık bir canilik biçimini almasının kesin bir yansımasıdır. Bu süreç, Trump, Sisi ve Bolsonaro gibilerinin zehirli kişisel özelliklerinin değil; dünya kapitalizminin krizinin, toplu eşitsizliğin hızla büyümesinin ve özellikle de Amerikan kapitalizminin uzun süredir gerilemesinin ürünüdür. Bu, mali asalaklığın yükselişiyle ve ABD’nin küresel egemenliğinin aşınmasını tersine çevirmeyi amaçlayan çeyrek yüzyıllık kesintisiz savaşlarla karakterize edilmektedir.

Büyük Rus devrimcileri Vladimir Lenin ile Lev Troçki, BM’nin atasına; yani, Birinci Dünya Savaşı toplu kıyımının ardından 1920’da sözüm ona “dünya barışı”nı koruma amacıyla kurulmuş olan Milletler Cemiyeti’ne ilişkin değerlendirmelerinde son derece sertlerdi.

Lenin, bu kuruluşu bir “hırsızlar mutfağı” ve “baştan sona bir dolandırıcılık oyunu” olarak nitelemiş ve şöyle devam etmişti: “Baştan sona bir aldatmaca; baştan sona bir yalan.”

Troçki ise, kuruluşu, ABD emperyalizminin “Avrupa’daki ve dünyanın diğer parçalarındaki halkları altından savaş arabasına bağlama ve Washington’ın egemenliği altına alma girişimi” olarak tanımlamış ve eklemişti: “Milletler Cemiyeti özünde bir dünya tekelci şirketi, ‘Yankee A.Ş.’ olarak tasarlanmıştır.”

Doğrusu BM daha da aşağılıktır. ABD’nin Kore’de iki milyondan fazla cana mal olan savaşına doğrudan katılan BM, ABD emperyalizminin Vietnam’da üç milyon insanı katleden savaşını engellemekten acizdi. Dahası, Ortadoğu’da geçtiğimiz çeyrek yüzyılda milyonlarca insanı daha öldüren ve on milyonlarcasını evsiz sığınmacılar haline getiren katliama olanak tanıdı.

Yaklaşan küresel felakete yönelik uyarıların hakim olduğu bir BM İklim Zirvesi’nin ardından BM Genel Kurulu oturumunun ilk iki konuşmacısının Trump ile Bolsonaro olması da ibretliktir. Her ikisi de, hükümetlerinin bilimsel kurumlarının araştırmalarını aktif biçimde engellemekte ve iklim değişikliğini inkar etmektedir. Bolsonaro’nun dışişleri bakanı, iklim değişikliğini, Batı kapitalizminin altını oymaya kararlı “kültürel Marksistlerin” bir aldatmacası olarak reddetmiştir. BM, bu alanda da insanlığın yüz yüze olduğu varoluşsal tehditler karşısında acizdir.

Şimdi Trump, Suudi Arabistan’daki asil asalakların ve katillerin kirli rejimini savunma bahanesiyle, İran’a karşı savaşa müttefikler bulmak için New York’ta BM binasının koridorlarını arşınlıyor. Böyle bir askeri müdahale, İran’ın çok önemli jeostratejik konumu ve devasa enerji rezervleri nedeniyle bölgedeki her devleti ve büyük güçleri –nükleer silahlı Çin ve Rusya dahil– içine çeken bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcı haline gelme tehlikesi yaratmaktadır.

Trump yönetimi, bir taraftan bu yeni savaşa hazırlanırken, diğer taraftan eski savaşları amansız bir vahşetle sürdürüyor. ABD tarafından eğitilip komuta edilen Afgan özel kuvvetleri, Pazar gecesi, bir düğünde çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu en az 40 kişiyi katletti. Bu katliam, Trump’ın Taliban’la bir barış anlaşmasını yırtıp atmasının ardından Pentagon’un saldırıları yoğunlaştırmasıyla birlikte, 19 Eylül’de 30’dan fazla Afgan çiftlik işçisini öldüren bir Amerikan insansız hava aracı saldırısından birkaç gün sonra gerçekleşti.

Bu katliamlar, ABD’nin daha önceki savaş suçlarını ifşa eden Julian Assange’ın ve Chelsea Manning’in neden hapiste tutulduğunu ve ABD hükümetinin zulmüne uğradığını açıkça göstermektedir.

Diktatörlüğe ve faşizme yönelişin asıl kökleri, Mısır’daki kitlesel gösterilerden ABD’deki otomotiv işçileri grevine kadar, dünyanın egemen kapitalist oligarşilerini tepeden tırnağa sarsan sınıf mücadelesindeki küresel canlanmada yatmaktadır.

Aynı zamanda ABD’deki ve diğer emperyalist devletlerdeki egemen sınıflar, her kapitalist ülkede gelişmekte büyük toplumsal gerilimleri dışarıya saptırma gereksinimi eliyle savaşa yöneliyorlar.

İnsanlık, bir kez daha –bir yüzyılda üçüncü kez– ya sosyalizm ya barbarlık seçeneği ile karşı karşıya. Faşizmin yükselişi ve bir Üçüncü Dünya Savaşı’na ve nükleer yok oluşa doğru gidiş, yalnızca sosyalist devrim yoluyla durdurulabilir. Belirleyici sorun, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası aracılığıyla işçi sınıfı içinde yeni bir devrimci önderliğin kurulmasıdır.

* wsws.org’dan