Pazartesi , 30 Kasım 2020

SALGIN PARALAKSI – T. Tansel Tankurt

Salgını “diğerlerinden” ayıran önemli özelliklerden birisi de sanırım metaforlarını daha hızlı üretmesi ve aynı hızda da tüketmeye başlaması! “Yüzyılın ilk büyük salgını” ya da “yüzyılın en önemli salgını” gibi aslında durumu minimalize eden söylem-haberlerde bu tür sosyal üretim ve tüketim süreçlerini nitelemekten başka bir işe yaramadan unutulup gitmeye mahkum gözüküyor. “İlk / büyük salgın” derken geçtiğimiz yirmi yılda dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan Ebola, Kolera vs. “yerel” salgınlar ve “yerel ölümler” hiçleşiyor; yine aynı yirmi yılda küresel etkisi ve azımsanmayacak mortalite oranlarına neden olan İnfluenza, H1N1, Domuz Gribi vs. salgınlar önemsizleştiriliyor. (Bu sene inflüenza tanısında ciddi bir düşüş olduğu söyleniyor; garip!) Kuşkusuz bu salgınlarda da ölen öldüğü ile kalmakta, salgından “etkilenenler” yoksul ve yoksun yaşamlarına devam etmekte; geride kalanlara ait somut bilgiler “ilk ve büyük” vs. sıfatları hak etmek için yeterli değil. İlk ve büyüklüğün ölçüsü “piyasanın” etkilenme niceliği ya da “piyasanın” duruma hazırlıklı olma, yanıt verme ya da durumu piyasalaştırma becerisi… Ve bir soru; kimler bu bağlamda piyasanın aracısı? Bu temel kabulün ve ön sorunun ardından yolumuza/yazımıza devam edelim.

Godot’yu Bekleyeni Beklerken

Kapitalizmle baş edebilmek için bir salgından medet ummak ütopya mı yoksa bir distopya beklentisi mi? Sol entelektüel yazımın, bilgi ve fikir üretiminin en önemli başlıklarından birisini kapitalizmin neden olduğu çevre sorunları oluşturur. Genel kabulleniş kapitalizmin bir çevre felaketine neden olarak kendi sonu ile birlikte insanlığında sonunu hazırladığı ve bu sürecin hızla ilerlediği şeklindedir. En geniş yelpazesiyle sol bu argümana sıkıca sarılmasına rağmen salgının şu an için gösterdiği bu argümanın ya da beklentinin yeterince doğrulanmadığı ve böylesi bir durumun için “Sol’un” etkin bir yanıt verme becerisinden yoksun olduğu… (“Yeşiller’ olayının kapitalizm tarafından üretilen bir yanıt olduğunu düşünüyorum.)

Sol külliyatın temel başvuru kitaplarında kapitalizminin gelişme döneminde ortaya çıkan çevre sorununa değinilirken, beraberinde gelecek felaketlerin haberleri de veriliyordu. Kapitalizmin gelişme hızı, çizilen tablonun içselleştirilmesine neden olacak kadar yabancılaştırıcı potansiyel bir tehlikeyi de içeriyordu. Yaşamın her alanında insansızlaştırma ile güçlenen kapitalizm için “çevre” önemsiz bir ayrıntıydı. Tıpkı insana-insanlığa ait olan diğer tüm değerler gibi. “Diğer” olmanın sınırı yoktu ve bu sınırsızlık kapitalizmin olası saldırı alanlarını da tanımlıyordu. Yüz elli yıl önceki saptamalar dikkate alınmamış ve kapitalizmin yaşamın her alanına her anına sinmiş kirlilikleri yaşamımızın doğal olmayan ancak bu haliyle gerçek olan bir parçası haline gelmiştir. İdeolojik eksenden uzak bakışlardan ya da insan karşıtı ideoloji sözcülerinden duyulan homurdanmalara karşı sorulan soru hep aynıdır: ‘Ne yani gelişmişlikten, kalkınmadan ve teknolojinin ya da kapitalizmin insanlara/insanlığa sunduğu nimetlerinden vaz mı geçilecekti?’

Sorun kapitalizmin ‘değerlerinin’ fetişe edilmesiydi, adı ‘kapitalist olmayan’ birçok sistemde onun yarattığı, üretim, çalışma, tüketme vb. değerleri fetişe ettiği için, insana ait olan kavramları kapitalizmin dilini kullanarak sözde yeniden tanımlıyormuş gibi göründüğü için insana ait olanla kimi zamanlarda çatışıyordu ve soruya verilen yanıt doğal olarak ‘vaz geçilmezliğini’ vurguluyordu. Kalkınma ile uyumlu bir çevre retoriği böylesine kapitalist ve devamında sosyalist bir retorik olarak kendini üretirken, “homurdanmanın ve homurdananların” bir kısmının bu ikili sistem içinde yeni adı da ‘yeşil” oldu.

Elde kalan sistemi sorgulamak ya da ona karşı başkaldırmak yerine onun yarattıklarının düzeltilmesi için “savaşan”, ya da teslimiyetin veya korkaklığın ideolojisiyle uğraşan pasifize olmuş/ kısmen umutsuz çoklukla da boş umutlara sahip yığınlardı. Nükleer vahşetin nedenini sorgulamadan ona karşı çıkanlar, orman katliamlarının kapitalizme sermaye akışına yaptığı katliamı yok sayıp arka bahçelerindeki ağaçların budanmasına karşı mücadele verenlerin vb.nin gözü eylemlerin kolaycılığı ile boyanırken diğer taraftan da -sözde- demokratik ancak işlevsiz örgütlenme modellerinin cesaret ve özveri gerektirmeyen çekiciliği ile bu ideolojik deformasyonun dozu arttırılıyordu.

Güncel siyaset anlamında temel sorun ise gerçeklikten uzaklaşarak oluşturulan çevreci ideolojik argümanların kapitalizmle olan ilişkisidir. Burada ilişkinin temel belirleyeni ise bu bağlamda bilim fetişizasyonudur ve bu fetişleştirme COVİD-19 pandemi süreçlerinde bir tehlikeyi daha bir görünür kılmıştır..

Tekrarlarsak yaşanan ya da yaşanması olası olan çevre felaketinin/felaketlerinin başlıca sorumlusunun kapitalizm olduğu iddiası genel olarak kabul görmektedir. Salgın diğer taraftan bir çevre felaketi olarak da değerlendirilebilir. Tabii ki kapitalizmden hiç de bağımsız olmayan bir anımsatma bu türden yazılarda ya da sunularda “vicdan muhasebesi” yapılmasına da aracılık eder; reel sosyalizm ve benzeri “farklı adlandırmalarla” yaşanan sosyalist deneyimi tanımlayarak yasak savanlar Çernobil’e –mecburen- değinmeden edemezler. Ancak çoklukla Aral’ı unuturlar. Dünyanın en büyük göllerinden birisini sosyalizm kurutmuştur (!). Burada konu dışı bir soruna değinerek bir öneri, naçizane bir öneri yapmak istiyorum: Aral’ı kurutanın ya da son on yıldır değil neredeyse elli yıldan bu yana çocukları boyalarla zehirleyenlerin (Çin?) sosyalist olduğuna ya da olmadığına açık sözlülükle karar verilmesi gerekmektedir. Lafazan kıvırtmalar ancak müritler için ikna edici olabilir, her neyse…

Kapitalizme yarışarak sosyalist olunmaz, kapitalizmle yarışan sosyalist değildir. Burada söz konusu olan bu bağlamda ütopya zafiyetidir. Kapitalizmsiz kendini tanımlamak, üretmek, kapitalizmin göreceliklerine bağlanmak, nüansları ölçü kabul etmek -ya da bu göreceli karşılaştırmalara mahkûm olmak- sürekli gerilemenin temel nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

Genel kabule sırtımızı yaslayalım: “kapitalizm çevre sorunlarının / salgınların başlıca nedenidir.” Kabul. Aslında bu “kabul” büyük bir sorunun kapısını açıyor; o halde kapitalizm aşılmadan –değil çünkü görünen o ki onu aşabilecek bilgi ve bilgi/deneyiminden yoksun insanlık-, yok edilmeden –değil çünkü görünen o ki onu yok edebilecek bilgi ve bilgi/gücünden yoksun insanlık- yok olmadan çevre sorunu artarak var olmaya devam edecektir.

Kapitalizmin kendi kendini yok edeceğine ikna olsak ya da olmuş gibi görünsek bile ya da “insanlık adına böyle bir umudumuz olsa bile” görünen o ki (“görünen”=tarih, deneyim) kapitalizm, yaşanan/yaşattığı kriz ve felaketleri aşmakta sosyalistlere göre daha becerikli ve daha bilgilidir! Bugün itibarıyla salgın “vahşi kapitalizm” için krizden çıkma aracı olarak değerlendirilmektedir.

Ve şu an için görünen o ki –ve insanlık adına “ne yazık ki”- kapitalizmin yok oluşunun, kapitalizmin küresel yok oluşunun ancak onun bizatihi neden olduğu olacağı küresel büyük yıkımla gerçekleşeceğini söyleyebiliriz; en azından en güçlü olasılık ne yazık ki bu gibi gözüküyor. Bu had safha da karamsar bir öngörümdür. Burada “kıyametçi” olarak anlaşılmak istemem. Şu anda görünen o ki –ve ne yazık ki- büyük bir yıkımın iyi bir ateşleyici olacağını düşünüyorum. Bu yıkımın olası nedenleri hakkında birçok görüşe sahibiz ve yenilerini de üretebiliriz ve hiç kuşku yok ki bunların hiçbiri artık bilimkurgu olmayacaktır: büyük bir salgın, nükleeri içeren bir savaş, kontrolden çıkmış genetik müdahale vs… belki de en önemlisi doğanın kendini yenilemesi ve kendi bulması; doğanın oto restorasyonu!

Bu bağlamda yapılması gerekenin bu büyük yıkım ya da SON la ilgili olasılık ve öngörü geliştirip hazırlık yapılması olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalistlerin böyle bir vizyonu var mı bilmiyorum; çünkü onlar hala yıkım öncesi devrimci kurtuluşa inanacak kadar iyimser ve körler. Kendi adıma iyimserliklerini ve körlüklerini paylaşmak isterdim! Ancak bu “körlük” kapitalizmin varlığının algılanması ile ilgili kimi sorunların ortaya çıkmasına neden olur, doğal olarak! Salgın sürecinden solun ürettiği ya da üretemediği bilgi ve sloganlar neredeyse bir teslimiyet belgesine dönüşmüştür.

Söz ettiğimiz bağlamda insanlığın kurtuluşunun bu yıkımdan geçtiğini düşündüğümü tekrarlamak istiyorum. Sorunun da bu yıkımın tanımlanıp sonrasına ait bilgi üretmekte olduğunu –ya da yapılamadığını- söylüyorum. Bu distopya yeni bir dünya da kurtuluşa ait ütopyalara kapı açabilir ancak! Buna, bu distopyaya sahip miyiz, yanıtlanması gereken soru bu, bence çevreyi/ekolojiyi kapitalizmle görecelilik üzerinden dert edinmiş sosyalistlerde bu perspektifle ilgilenmeliler. Vakit geçirmeden, güncele takılıp güvenli sularda fazla oyalanmadan, debelenmeden ilgi alanlarını genişletmeliler.

Kapitalizmin ve var olan ve var olma olasılığı olan “ardıllarının” ve “eşdeğer izleyicilerinin” varlığın, süre giden varlığının bir gerçek olduğu ile yüzleşilmesi gerekiyor. Ekolojinin irdelenmesi belki de bu yüzleşme için fırsat olabilir. Küçük olasılıkla ancak…

Yüzleşilmesi gereken temel sorunlardan biride var olan durum. Var olan durumun kanıksanması gerekiyor. Nüfusun kanıksanması gerekiyor, şehirlerin kanıksanması gerekiyor, teknolojinin kanıksanması gerekiyor… vesaire ve vesaire ile bu bağlamda tanışmak yüzleşmek gerekiyor. Hepsi var olan durumu, bugünü tanımlıyor. Bunlar kapitalizme ne kadar bağımlı ise aynı ölçüde kapitalizmden bağımsızlaşmış sorunlar; kalıcı sorunlar. Ne yazık ki bunları haklı reddediş bir çözüm üretmiyor. Bu haklı reddediş ancak son’la ilgili görmezliği, göremezliği öteliyor. Reddetmek ayrı bir mevzuu…

Sahip olduğumuz bilgi “insansız dünya” da doğanın kendini aslına uygun olarak üreteceği. Bunun olma olasılığının şartları peki…

Yanıt “distopya” olabilir mi?

Sloganların tutsaklığında

Şimdi güncel olana, sloganlarının eşliğinde yeni salgınımıza dönelim; izleyebildiğim kadarıyla salgının küreselliğini (!) gösteren unsurlardan biriside kullanılan dil ve yaklaşımın da küresel olması. Resmi söylemle Aralık 2019’da Çin’den başlamak üzere dünyaya yayılan ve Mart 2020’den itibaren de Türkiye’de görülmeye başlanan “hastalık” için farklı yerlerde farklı zamanlarda aynı dilin kullanılmasının salgını farklı boyutlarda değerlendirmek için önemli olduğunu düşünüyorum.

Şaşırtıcı olan ise bu piyasa dilinin farklı ideolojiler tarafından aynı anlamlarda kullanılagelmesi. Bunun örneğini bizde olduğu gibi birçok ülkede de kullanılan sloganlarda (komut?) görüyoruz. Başlangıçta kullanılan ve en kısa sürede gerçekliğinin olmadığının farkına varılan “salgın eşitleyicidir” sloganıyla başlayalım. Evet tüm insanlar –sosyal ve ekonomik durumu ne olursa olsun- için eğer salgın etmeniyle karşılaşıldığında hastalığa yakalanma durumu için bir eşitlik durumu söz konusu edilebilir; kaldı ki bunun için bile genelleme yapmak için yeterli kanıttan yoksunuz ve kanıt olmadan (tıbbi kanıt) laf/bilgi üretmek bu salgın sürecinin otorite oluşturmak için başlaıca araçlarından olmuştur. Devamla; aksine insanlık tarihinde bilebildiğimiz hiçbir salgın eşitleyici değildir. Yoksul ve yoksun yaşamlar için, “alt” sınıflar için bu etkenin yıkıcı etkisinin çok daha fazla olduğunu dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen verilerle net olarak görebiliyoruz. Özetle her salgın etkeni gibi bu virüste sınıfsal tercih yapar!

Öncelikli örneğimiz tanı ve tedavi olanaklarına ulaşımdaki sınıfsal farklılıklar olarak verilebilir. Ancak aradan bunca zaman geçmesine rağmen “bilim” insanlarımızın -kanal kanal dolaşıp rating yapmaktan vakit ayıramamış oldukları düşünülebilir- bu bağlamda bir çalışmalarına henüz rastlayamadık.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”; Bu sloganın -yerelde de sıkça kullanılmakla beraber- küresel ölçekte yaygın kullanılan bir tür dayatma sloganı olduğu düşünülmelidir; en son 11 Eylül’den sonra duymuştuk. Emperyalist hegemonyanın revize edildiği günlere aitti ve yapılacakları meşrulaştırıyordu. Bugün içinde değişen bir şey yok; faşizmi-faşizan müdahaleleri meşrulaştıran bir söylemin özetidir. Bu söylem sadece ve sadece otoriteyi faşizmi meşru kılar. Salgın bahane edilerek yapılacak maniplasyonları, müdahaleleri önceler.

Ve üstelik kapitalizm mutasyonda korona virüse göre daha beceriklidir ve bu slogan krizden çıkma sürecinde yapılacakların sloganıdır.

Garip bir şekilde salgın sürecinin halkların gözünü açacağını ve “daha” sosyal bir devlet için onları harekete geçireceğinin düşünenlerde bu slogana sıkça başvurur oldular. Şu an itibariyle “halkların uyanışından” çok gördüğümüz kapitalizmin salgın koşullarından krizden çıkış için sonuna dek faydalanma eğiliminde ve eyleminde olduğu gerçeğidir. Ne yazık ki “salgın” bir devrimi önceleyecek kadar güçlü ve kapitalizm bu salgına yenilecek kadar zayıf değildir!

“Her şeyin başı sağlık!”; ninelerimizin, dedelerimizin kanaatkâr, teslimiyetçi sözleri salgın günlerinde pek bir kıymetli oldu.  Tıpkı önceki gibi; insana ait tüm tanımları hiçleştiren ve bu tanımı alabildiğine indirgeyen bir dil. İnsan sosyal ve politik bir varlıktır. İnsan kurduğu ilişkilerle, arkadaşlarıyla, kavgalarıyla, sokaklarıyla ancak var olabilen bir varlıktır. İnsanal varoluşun bütün gerekliliklerini reddeden, insanı sadece bedene indirgeyen bir söylem… İnsanın pandemi günlerindeki davranış şekilleri incelendiğinde makarna yiyip televizyonda “dizi film” izleyip ara sırada ellerini yıkayan ilkel bir yaratığa dönüştürüyor; kapitalist için bundan iyisi can sağlığı!

Bilimin argümanlarının arkasına saklanarak salgından korunma amacıyla insana öğütlenenler insana yönelik bir pasifizasyon sürecini yeniden tanımlamaktadır. Kaldı ki, tekrarlıyorum, herhangi bir kanıttan yoksun “bilimsel dayatmalar”, bilimin salgınla mücadelede 19. Yüzyıl yöntemlerinden başka ya da İspanyol Gribi günlerinden farklı bir “şey” önerememesinin üzerinde düşünülmesi gerekir.

“Sağlık için evde kal” sokağa çıkma diyorlar uyum birçok otoriter rejimin işine gelen bir düzeyde! Ya bu slogana Sol’un ve solcu olduğunu iddia eden bilim insanlarının sonuna kadar biat etmelerine ne demeli? İnsanların önemli bir kısmının sağlıkları için evlerinden çıkması yasaklanırken işçi sınıfının sağlıksız koşullarda çalışmasına onay verilmesi pandemi piyasasının biçemini ve pandemi kapitalizminin düşünce yapısını gösteriyor. Burada asıl sorulması gereken ise örnek olsun koşulların bu kadar uygun olduğu bir zamanda, çalışmaya zorlanan (kölelik) emekçilerle neden bir genel grev örgütlenememiş olduğudur.

“Biz bize yeteriz”… Üzerinde durmaya bile değmez.

Şaşırtıcı olan sol söylemin bu sloganlara abartılı bir şekilde sahip çıkması… Anti-piyasacı / kapitalizm karşıtı karantina söyleminin ısrarla savunulmasının yanında hükümetlerin piyasa nedenli “kapatma” tedbirleri uygulamaktaki kararsızlıkları, tepkisellik ve “muhalefet” ekseninde Sol’un kapatmayı savunmasına neden oldu. Soru şudur; karantina 21. Yüzyılda bir salgınla ya da bu salgınla COVİD-19 ile mücadelede etkin bir yöntem midir?

COVID-19/pandemi/karantina günlerini sol siyaset üzerinden düşünürken “gezi” anılarım canlandı. Gezi sürecine ülke Sol’unun önemli bir kısmının hazırlıksız yakalandığını ve bu süreçle ilgili bilgi ve teori üretirken –ki bizim Sol’un en sevdiği iş!- yetersiz kaldıklarını, kafalarının iyice karıştığını görmüştük. Daha da kötüsü sokak konusundaki deneyimsizlikleri ve öngörüsüzlükleri de net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Şaşırtıcı olan ise bu süreçte pencereden bakmaya, sokağa çıkmaya korkan onlarca “sol aydın” ortalık durulunca “gezi” hakkındaki derin analizlerini sayfalar dolusu yazmaktan beis görmemişlerdi. Benzer yargılarımı pandemi süreci içinde dile getirmekte sakınca görmüyorum. Ekoloji, çevre vs. konularda oldukça çeviri kokan bilgi üretiminde zorlanmayan sol, gerçek ile karşılaşınca otoritenin biçemine saplanıp kaldı.

Bilimin Pirus Zaferi mi?

Kimi kayıtlara göre zamanının Avrupa nüfusunun yarısının ölümüne neden olan ya da Avrupa’yı sıfırlayan Veba Salgını –Kara Ölüm- günlerinde kilise ve kilise otoritesi altında çalışan bilim insanları / hekimler (kaldı ki bu kurgunun dışındakiler “cadı” olarak damgalanıp engizisyon tarafından ölüme mahkûm ediliyorlardı, yayınlanırsa bu yazının akıbeti de aynı olabilir!) salgının nedenleri arasında Yahudileri, şeytana tapanları vs. gösteriyorlar ve bu nedenle de hastalık yıkımına bu bağlamda ilgili gruplara yönelik katliamlar eşlik ediyordu. Teşbihte hata olmaz derler; bazı az gelişmiş ülkelerde 65 yaş üstüne özel dışlayıcı bir karantina tedbirinin nasıl bir akıldan çıktığını sorgulamak gerekiyor; kalıcı sonuçları hiç düşünülmemiş. Yetkililer bütün kararların bilim insanlarında oluşan bilim kurulunun önerileri doğrultusunda alındığını söylüyor. Öyleyse sorumunuz muhatabını da bilim insanları ya da bilim kurulları oluşturmakta.

Tekrar sol (muhalif?) yazına dönersek küresel ölçekte hükümetler “salgını siyasete ya da piyasaya alet etmekle” suçlanır; sanırım kimsenin buna bir diyeceği yok. O halde bu söylemi “salgında siyasete alet olmak” şeklinde ters çevirip güncel örneklerimizle yanıt bulmaya çalışalım.

Bugün itibariyle tıp eğitiminin ilk sunularından birisini “tıpta kanıt kavramı” sunumu oluşturur. “Tıpta kanıt” küresel ölçekte yüzbinlerce olgu üzerinde denenmiş, gözlemlenmiş, doğrulanmış çalışmaların sonucu olarak tanımlanabilir. (Diğer taraftan bu tanımda bilim açısından o gün için geçerlidir.) Özetle kanıtlanmamış hiçbir bilgi herhangi bir sonuç genellemesi ya da vargı için kullanılamaz, geçerliliği yoktur, kesinliği tartışılır. Salgın bu yaklaşımın bizzat bilim dünyası-bilim insanları tarafından nasıl ters yüz edildiğinin çok sayıda örneğinin ortaya çıkmasına aracılık etmiştir. Çok farklı “dünya görüşüne sahip” olan “bilim insanları” tarafından oluşturulan “bilim kurulu” kararlarını örneklemeye geçmeden birçok örnekte emperyalizmin sözcülüğüne soyunduğunu bildiğimiz (Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddiaları) WHO/DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) nün en basit konulardaki yaklaşımını anımsayalım: maske takıp takmama kararsızlığının neredeyse 1 ay sürdüğünü, tedavi konusundaki yalpalamalarını çelişkili açıklamalarını, bazı ilaçları (örneğin ibuprofen grubu eski ve “ucuz” ilaçlar) zararlı ilan etmesini ve neredeyse her kararını 5-6 hafta sonra değiştirmesini anımsayalım… Sonuç olarak bilim insanları henüz hastalık-etken-salgın hakkın çok az şey biliyorken ya da hiçbir şey bilmiyorken, yukarıda sözünü ettiğim türden bir kanıt yokken görüşlerini ve önerilerini bir dayatma olarak tekrar tekrar sunmalarının ancak politik olarak değerlendirilebileceği düşünülmelidir. Hiçbir tıbbi kanıta dayanmayan öngörü ve önerileriyle konu bağlamında mistifikasyon oluşmasının aracısı değil midir? Bu şekilde bilim bir dezenformasyon aracına dönüşmüş bir taraftan otoritenin işlevlerini meşrulaştırırken diğer taraftan da salgının suçlusunun doğrudan doğruya insan ilan edilmesini sağlamıştır. (Elini yıkamazsan, sosyal hayatına devam edersen, maske takmazsan vs. önerilerimi yapmaz, yasaklarıma/kısıtlamalarıma uymazsan hasta olursun, bak bilim böyle söylüyor!) Hastalık “dünyanın genel halinin” bir sonucu olmaktan çıkarılarak insanın suçuna dönüştürülmek istenmektedir. Son iki ayda daha da artan bir şekilde otoritenin ve piyasanın dili, bilim insanları aracılığıyla kitaba uygun hale getirilmedi mi. Evet bu haliyle bilim kurulları “kitapları” kendi dünyalarına göre yorumlayan/okuyan ortaçağ papazlarından ne kadar farklı?

Otoritenin doğasındandır salgını siyasete alet etmek… peki alet olmak bilimin doğasında var mı?

Aynı DSÖ’nün çelişkili yaklaşımlarında ya da açıklamalarında olduğu gibi bilim insanlarının 10-15 günde bir değişen çelişkili ifadeleri-yaklaşımları; günler geceler boyu söz alan ve medya aracılığı ile insanların dünyasını işgal edenler kanıta dayalı doğrularla kitleleri bilgilendirmek yerine saatler boyu insanlara el yıkamayı öğretirken sergilenen tavır tarihe kibrin en vahşi örneği olarak geçiyordu. (Birisi yirmi saniye el yıkamaktan bahsediyor diğer giysilerin saatlerce doksan derecede yıkanmasını öğütlüyor üçüncüsü ise virüsün giysiyle taşınmayacağını havalandırmanın yeterli olacağını beyan ediyordu. Ve bunların tümü aynı zaman aralığında aynı platformda bilim adına işlenen suçlardı! Maske konusunda da benzer tartışma 3 ay devam etti.) Geçen bunca zamanın ardından bilim insanlarının gele gele geldikleri nokta yeniden maske ve “sosyal mesafe”! Bu arada bilim insanlarımızın yeterince bilim argümanlarına sahip olmadıklarını da gördük. Sosyal mesafe yanlış bir tanımlamadır; sınıflar, kastlar, statüler, kültürler arası “uzaklığı-yakınlığı” tanımlar. Tehlikeli bir tanımdır! Bir ara not olarak kayıt düşmek isterim.

Bilim insanı olarak kitlelere mesaj verme ya da onları yönlendirme hakkını kendinde görüyorsan ya da böyle bir görev verildiyse en azından kullanılan dil konusunda daha dikkatli olunmalı. Tabii eğer bu bilinçli bir tercih değilse? Sosyoloji ya da antropolojinin diline uzaklığı bağışladık diyelim ya kendi alanlarıyla doğrudan ilgili olabilecek konularda artık gözle görülen “bilimsel suskunluğa” ne demeli. Kinizmin post modern hali! 3 hafta, 4 hafta kayıtsız şartsız karantina ya da sonuçları düşünülmeksizin akla hayale gelmeyecek yasaklar üreten-öneren bilim insanları sonra birden bire toplumların yaşamında ekonomik hayatında olmazsa olmaz olduğunun farkına varıp -vardırılıp- piyasa kurallarına göre yeni şartların ve dayatmaların arayışlarını dillendirmeye başladılar. Bir kısmı sessiz kalsa da bilim söz konusu ise sessizlik bağışlanamaz.

Benzer suskunluk hali daha kuvvetli olarak hastalık süreci ve bu sürecin istatistiksel-sayısal değerlendirilmesinde de mevcut. Seçim ya da herhangi bir spor müsabakası sonuçlarını izler gibi izlettirilen sayılar arasındaki çelişkiler, ölüm ve tanı sayılarına güvensizlik, tanı algoritmalarındaki yetersizlik vs. sonuçlar otoritenin komutasındaki bilimci suskunluğu konusunda haklı kaygı ve şüphelerin oluşmasına neden oluyor. Özetle “etik sorunlar” başlığı altında da tartışılacak bir sürece şahit oluyoruz.

Biyopsikososyal…

Hastaya çok yönlü yaklaşımı öneren bir model. Özetle “hastalık yoktur hasta vardır” der. Son olarak burada bu model üzerinden pandemi sürecinin “hastada” ya da “hastalanmadan hasta olabileceği iddiasıyla hasta iddia edilen bireyde” yaptığı ve söylemine rağmen “bilimin” pek önemsemediği tahribatı kısaca örneklemek istiyorum.

Salgın, kapitalizmi/piyasayı hazırlıksız yakaladı diyebiliriz. Sorun elde pazarlayacak etkin ilaç ve aşının olmamasıydı. Ve bu nedenle bolca komplo teorilerine de neden oldu. (Son otuz yılda komploculuğu bireyi ve örgütü hiçleştiren maniplatif bir araç olduğunu düşünürüm.) Hastalık topluma –anlayabilene- kapitalist sağlık sisteminin tam anlamıyla iflasını da örnekledi. Tedavi olunamıyordu, bilimsel yöntemlerle korunmak zordu. Destekleyici tedaviye ulaşmak alabildiğine zordu. Destekleyici tedavi yetersiz ya da edinilmesi masraflı olabiliyordu. Diğer taraftan tedavi olanaklarının piyasa açısından verimli getirisi olmadığından arz sorunu yaşanıyordu ve arz sorunu hekimleri trajik örneklerini çokça duyduğumuz tercihlere zorluyordu. Bunların üstüne yukarıda da söz ettiğimiz tutarsız, çelişik ve rasyonelliği, uygulanabilirliği ve hatta gerçekliği sorgulanabilir uyarılar, “bilimsel açıklamalar”, kısıtlamalar ard arda gelince ve bu bombardıman bilinçli ya da bilinçsiz kitlesel psişik çöküşün kapısını aralayınca toplumda bilime olan güvenin sanıldığının aksine derin yara aldığı düşünülebilir.

Yaşlılara yapılan pozitif ayrımcılık görüntüsü, karantina/koruyuculuk başlığı altında yapılan “dışlama”  tümüyle negatif sonuçlara yol açtı.  Ardından gençlere-çocuklara kısıtlama getirildi. Ancak piyasanın ve siyasilerin yaşlılar için dediği şu idi: yaşlılar evlerinde otursun çalışanlar aracılığıyla oturdukları yerde virüs ile karşılaşsın! Çünkü asgaride de olsa yaşayabilmeleri için çalışabileceklerin uygunsuz koşullarda da olsa çalışması piyasanın sürdürülebilirliği için önemliydi. Gençler için ise “sınavlarda bir araya gelerek virüsle tanışabilirsiniz” ve ardından “yaşasın turizm sektörü”.

Sokağa çıkma kısıtlamalarının olduğu günlerden birinde ulusal yayın yapan “ana akım” televizyon kanallarından birinde bir bilim kurulu üyesi –bilim insanı- şimdi yanlış okumuş olduğunuzu düşününe bilirsiniz, bulaşıdan korunmak için asansör düğmelerine parmağımızla değilde dirseğimizle nasıl basmalıyız başlıklı 6 dakika süren bir konuşma yaptı!

400-500 metre karelik rezidanslarında oturan 3-4 asgari ücrete karşılık gelen takım elbiseleriyle –her televizyona çıkışta değişik olmak kaydıyla!- sunum yapan bir başka bilim insanı önce “sosyal mesafeden” söz etti ve ardından vücut direncimizin korunması için nasıl beslenmemiz gerektiğine dair örnekler vermeye başladı; ismini dahi bilmediğimiz gıda takviyeleri… Bunun adını net olarak söyleyelim: küstahlıktır. Yayına bir emekçi bağlandı 60 metre karelik evinde 5 kişi yaşadıklarını ve o an itibariyle evdeki toplam paranın 28 TL olduğunu söyledi. Reklama bağlandılar…

Olumsuz dil, akılcı olmayan söylemlerle psikolojik olarak çökertilen bireyin sosyal dayanakları da aynı söylemlerle imha edildi. Sosyal zafiyete neden olan bilgi kirliliğinin yakın zamanda tahmin edilemeyen sorunlara yol açabileceğini kimse dile getirmedi. “İnsandan kaçmanın” bir davranış biçimine dönüştürülmesinin “sosyal hayat” denilen bir araya gelişlerde gerekse de bireyler arası ilişkilerde tamiri zor kırılmalara neden olduğunu bolca gözlemlediğimi dile getirmek istiyorum. İnsanal açıdan her zaman karşısında durmamız gereken dijital iletişim yan yana oturup sohbetin yerini almak üzere. Umarım yanılıyorumdur.

Yerkabuğundan bakan bir göz ile…

 

  1. Tansel Tankurt