Çarşamba , 14 Nisan 2021

ASGARİ ÜCRET-AZAMÎ İKİYÜZLÜLÜK FİKRET BAŞKAYA

Sermayenin aşırılıklarına  direnme merkezleri olarak yararlı (lüzumlu) olan sendikalar, kapitalist  düzene  karşı sadece bir direniş savaşı vermekle yetindikleri ölçüde güçsüz (etkisiz) kalırlar. Yapmaları gereken, gün be gün sürdürdükleri bu savaştan vazgeçmeksizin, kapitalist toplumun dönüştürülmesi yolunda çalışmak, kendi örgütlü güçlerini işçi sınıfının  her türlü velayet ve vesayetten  kurtulması, yani  ücretliliğin ortadan kaldırılması (ilgası) yolunda bir kaldıraç olarak kullanmalarıdır. 

                                                                                   Karl Marx

Her yıl Aralık ayında bir asgari ücret pazarlığı yapılıyor.
İşte en büyük işçi sendikası konfederasyonu temsilcisi, “iş verenler”
temsilcisi, hükümet temsilcisi bir kaç toplantıda bir yıl sonraki asgari ücreti
belirliyor. Daha adlandırmada  sorun var.
Kapitalist patronların temsilcisi demek yerine ‘iş veren temsilcisi’ deniyor…
Bilindiği gibi “vermek”, karşı taraftakini borçlandırmaktır… Birine
bir şey verdiğinizde ‘alacaklı’ hale gelirsiniz. İkincisi, hükümet temsilcisi
değil, devlet temsilcisi demek gerekiyor zira aradaki fark önemsiz değil.
Üçüncüsü de, işçi temsilcisi değil, sendika bürokratı denmeli… Malûm,
bürokrasinin her çeşidi fıtraten gericidir ve başka türlü olması da mümkün
değildir…

Türkiye’deki tüm işçiler adına masaya oturan TÜRK-İŞ
temsilcisinin asgari ücret pazarlığına başlamadan önce, kendi aldığı ücreti,
TÜRK-İŞ genel sekreterinin ve yönetim kurulu üyelerinin, konfederasyona bağlı sendika
başkanlarının aldığı ücreti kamuoyuna açıklaması gerekir… Açıklansın ki, insanlar
pazarlık masasında oturan hakkında bir fikir sahibi olsun!..  Mesela aldıkları ücret en yüksek devlet memuru
olan müsteşar maaşından ne kadar fazla, asgari ücretin ve ortalama ücretin kaç
katı? Yılda kaç ücret alıyorlar? Bir ay tek, bir ay çift 18 ücret alıyorlar mı?
Lüks ithal arabalara biniyorlar mı? Makam şoförleri var mı? Harcirahları ne
kadar?..  Fakat, sendika bürokratlarının
sendikanın fonlarını [birikmiş aidatları] tasarruf etmek gibi bir imkânları da vardır…
Dolayısıyla nakdi gelirleri dışında da harcamaya yetkilidirler… Sendikayı
büyütmek istediklerinde, asıl amaç mücadeleyi büyütmek değil, sendika kaynağını


[aidatları]

büyütmektir… Hiç bir zaman işçilerin grev yapmasını istemezler…
Grev yapılırsa grevci işçilere ödeme yapmak gerekir ki, kaynak küçülür…

İşte bu yüzden büyük sendika konfederasyonu bürokratları,
genel bir çerçevede burjuva sınıfına dahildirler… Aslında “karşı
taraftadırlar”… İşçi sınıfının ve bir bütün olarak ezilen sınıfların
temsilcisi değillerdir… Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir ve şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme
yöntemidir…
Aslında verilmek istenen mesaj ve yaratılan imaj şöyle: Güya,
sermaye sınıfını, kapitalist sınıfı temsil edenlerle, işçi sınıfını temsil edenler
karşı karşıya geliyor ve hükümet temsilcisi de ‘hakemlik’ yapıyor… Aslında devlet ve sermaye bir ve aynı şeydir… Devletin
misyonu ve varlık nedeni, zenginleri
yoksullardan korumaktır…
Dolayısıyla pazarlık masasında zaten bir eşitlik
yok! İşçi temsilcisi de işçileri temsil etmediğine göre, ortada sadece
seyirciyi oyalamak amacıyla sahnelenen sahte bir oyun, bir ikiyüzlülük var… Asgari
ücret aslında o ‘görüşmelerde’, ‘müzakerelerde’, pazarlıklarda değil başka
yerde belirleniyor…

Türkiye’de sol hareket hiç bir zaman sendikalardaki
yozlaşmayı sorun etmiyor… “Sınıf güzellemesi ” yapmakla
yetiniyor… Gerekçe de evlere şenlik: Neymiş efendim, “en kötü örgüt bile
örgütsüzlükten iyiymiş”… İyi de ‘en kötüden ötesi var mı?  

Türkiye’de 1946 yılına kadar sendika kurmak yasaktı… O
tarihte dernekler kanununda bir değişiklik yapılarak sendika kurmanın yolu
açıldı. Fakat, sendikaların grev ve toplum sözleşme hakları yoktu. Buna rağmen
çok sayıda sendika kuruldu. Devlet, işçi aidatlarını çok düşük tespit ederek,
sendikaların kendi ayakları üstünde durmaları engellemek istedi… Onları devlet
yardımına muhtaç hale getirdi… 1950’li yılların başında işçi sendikaları bir
konfederasyon kurma girişiminde bulunduklarında, devlet başta izin vermek
istemedi… Bir araya gelirlerse, bir güç haline gelirler, ‘zararlı
olabilirler’ diye düşünüyorlardı… Türkiye’nin “Küçük Amerika” olma
hayalleriyle yanıp-tutuştuğu yıllardı… O zamanlar tüm devlet kurumlarında Amerikalı
uzmanlar bulunurdu… Sonuçta bir Amerikalı uzmana soruyorlar. Uzman, “tam tersine, bir konfederasyon çatısı
altında toplanmaları daha iyi olur, her biriyle ayrı ayrı uğraşmaktansa, topluca
denetim altına almak evladır”
diyor ve gereği yapılıyor 1952’de Türkiye
İşçi Sendikaları Konfederasyonu [TÜRK-İŞ] kuruluyor… Ve o tarihten sonra
sendikacıların Amerika yolculuğu başlıyor… Orada “ciddi bir eğitim alıp”
dönüyorlar ve sendikaların başına geçiyorlar… 1963 yılında grev ve toplu
sözleşme hakkı tanındığında, artık Amerikan eğitimi almış sendikacılarla yola
devam edilebilirdi ve edildi…

TÜRK-İŞ bidayetten itibaren bir “devlet
sendikasıdır” … Devlet aygıtının dışında olsa da bir devlet kurumu gibi
hareket eder… Devletin ‘yüksek çıkarlarının’  bekçisidir… Zaten Türkiye’de rejim, üç direk
üzerinde durur: Genel Kurmay Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve TÜRK-İŞ
başkanlığı…

Siz hiç bu güne kadar TÜRK-İŞ’in herhangi bir soruna dair
bir fikir beyan ettiğini, bir görüş dillendirdiğini, bir tepki gösterdiğini
hatırlıyor musunuz? Mesela, Türkiye’nin varı-yoğu, “özelleştirme” adı
altında bir soyguncu çetesi tarafından yağmalanır, talan edilirken, doğal
kaynak tahribatı almış başını giderken, bir çift söz söylediğini, tepki gösterdiğini
duydunuz mu? Türkiye’nin Suriye’de batağa saplanması hakkında TÜRK-İŞ
yöneticilerinin bir fikri var mıdır? Olabilir mi? Üniversitelerden, okullardan,
devlet kadrolarından atılanlarla ilgili bir bildiri yayınladı mı? Hiç kımıldadı
mı? İyi de bu adamlar hangi ülkede yaşıyor? Türk-İş başkanının veya bir
yöneticisinin Galatasaray Meydanında  Cumartesi
Anneleriyle yan yana oturanı var mıdır? Faili meçhul cinayetler, kadın
cinayetleri onları ilgilendiriyor mu? Bu güne kadar TÜRK-İŞ, içinde kapitalizm geçen bir metin yayınlamış
mıdır? Bir TÜRK-İŞ yöneticisinin ağzından kapitalizm kelimesi hiç çıkmış
mıdır?.. Duyan-bilen var mı? Sendikaların misyonu ve varlık nedeni kapitalizmle
mücadele etmek olduğuna göre?.. Sağlık hizmetleri, eğitim, sosyal güvenlik, su
dahil her şey özelleştirilir, metalaştırılır, paralılaştırılırken, TÜRK-İŞ’in
söyleyecek bir çift sözü neden yok… Neden en ufak bir tepki göstermedi, göstermiyor?
Göstere bilir mi? TÜRK-İŞ yöneticileri tam bir yıkım projesi olan “Büyük
Projeler” hakkında, mesela Kanal İstanbul
çılgınlığı hakkında ne düşünmektedirler?

TÜRK-İŞ yöneticileri ” partiler üstü” olmakla
öğünürler… Bunu aslında her dönemde iktidar olandan, dolayısıyla devletten
yana olduklarını gizlemek için yapıyorlar…

Kürt sorunu, hapisteki gazeteciler, işkence, ifade
özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü onları neden ilgilendirmiyor? İyi
de hak savunuculuğu bunun neresinde? TÜRK-İŞ bürokratlarının o tarakta bezi hiç
olmadı, bu gün de yoktur… O, kutsal devletin ‘yüksek çıkarlarının’
bekçiliğine memur edilmiştir… O kadarı ona yetiyor da artıyor bile…

O zaman yapılacak şey belli. İşçi sınıfına, bir bütün olarak
ezilen halk kesimlerine külliyen yabancılaşmış bu gericilik yuvasını teşhir
etmek, ipliğini pazara çıkarmak, aslında kimin hizmetinde olduğunu, neye
yaradığını teşhir etmek, velhasıl ikiyüzlülüğü açık etmek gerekiyor! Zaman
zaman ‘kırmızı çizgiden’ söz ediyorlar… Unutulmasın, sarı sendikanın kırmızı
çizgisi olmaz…