Cumartesi , 23 Ekim 2021

TOPLUMLARIN ALTYAPI ANATOMİSİ VE MARKSİZM –IV- Nazım Can Ekim 2019

Üretici
güçlerin devrimci öğesi:

İşçi
sınıfı mı, yoksa alet ve makine midir?

Bütün üretim aletleri içinde” diyor
Marks, “en büyük üretici güç, devrimci
sınıfın kendisidir
”. [[1]] Ayrıca “Bugün” diyor Marks-Engels, “burjuvazinin karşısında duran bütün
sınıflardan yalnız proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır
”. [[2]]

Bu
çalışmada, Marks-Engels’in “en büyük
üretici güç, (…) burjuvazinin karşısında duran bütün sınıflardan yalnız
proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır”
dediği “proletaryanın”, sınıf mücadelesi koşullarının belirlenimi altında,
nasıl oluştuğunu, hangi dönemlerden geçerek devrimci ve tutucu roller
oynadığını, tarihsel sınıf mücadelesi koşullarında, kapitalizmden sosyalizme toplumsal
(sosyolojik) geçişi inceleyeceğiz.

Bilindiği
gibi uygar insan, yaşamını sürdürmek için belli bir miktarda, üretim ve tüketim
araçlarına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, insanı iradesi dışında, zorunlu olarakbilim, bilgi veteknoloji üretip kullanarak,yeniüretim aletleri ve makine
yapmaya zorlar. Bu zorunluluk altında insan, sürekli olarak, daha gelişmiş ve
daha verimli, zaman ve malzemeden, canlı emek gücünden tasarruf eden, daha
hızlı ve daha güçlü, alet ve makine yapmaya koşullanır. Bu koşullanmanın hükmü
altında kapitalist, özellikle tekelci kapitalist, rakiplerini alt etmek için
alet ve makinelerin, özgür olmayan kontrollü kısmi gelişmesi ve uygulamasının,
toplumda yaratacağı, işsizlik ve yoksulluğa endeksli ekonomik, siyasi ve
toplumsal bunalımlar ile devreli ekonomik krizlere aldırmadan, hareket edip
tekelleşerek büyür, büyümeye çalışır. Bu ve benzeri kapitalist aşırılıkların ve
dengesizliklerin altında yatan esas neden: Hemen her ülke nüfusunda, % 15-20
nüfusa sahip kapitalist sınıfın, % 80-85 nüfusa sahip büyük insanlığın
kümülatif toplumsal mülkiyetini sahiplenip, kontrol ederek yönetiyor, onlar adına
ekonomiyi düşünüyor olmasıdır.

Bu
nedenle, emek gücü ve türev emek gücü sömürüsü ile sınırsız özel mülkiyet ve
sermaye birikimine müptela kapitalistin, bu eğiliminin aksine davranması,
doğası itibariyle mümkün değildir. Bu gerçek, zorunlu ve aşırı kapitalist
rekabet koşullarına yol açmaktadır. Kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri
yürürlükte olduğu sürece, tekelci kapitalist tarafından “kısmi kontrolü”
dışında, bu gerçek ortadan kaldırılamaz.

Ama
hali hazırdaki kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri engelini, yeni ve
alternatif, devrimci demokratik sosyalist özel mülkiyet biçimi ile dönüştürüp
ortadan kaldırmak mümkündür. Böylesi bir devrimci müdahale ile alet ve
makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesinin önü açılırken; ‘Sosyalist Emekçinin’, cari
emek gücü bazında, toplumun tüm mülkiyet sistemini kucaklaması gerçeği,
işsizliği bertaraf ederek, aşırı üretim ve gelir dağılımını disipline
edecektir. Bu gerçeklik üzerinden, kümülatif ülke mülkiyetini yöneten %
15-20’lik kapitalist sistem aklından, % 80-85’lik Büyük İnsanlık aklına, peydir
pey sosyalist dönüşüm ile geçiş başladığında; söz konusu kapitalist sıkıntı,
altyapısal düzeyde, köklü bir biçimde bertaraf edilmiş olacaktır.

Bu
tarihi gelişme, arzu üzerine kurgulanmış bir keyfiyet değil; ‘Tarihi Toplumsallaşma
Sürecinin’ zorunlu bir sonucudur. Modern üretim aletleri ve makinelerin sürekli
gelişmesi yasası, evrensel ‘Üretim Güçlerini Geliştirme Yasasının’ (ÜGGY)
hükmüne dayanır. Bu temelde, iradesi dışında insan, ilk ilkel aletin kullanılıp
yapılmasından günümüze dek, alet ve makinenin teknik bünyesini ÜGGY ile
ivmelendirerek geliştirmiş. Farklı tarihi evrelerden geçirip geliştirerek,
ilerletmiş, insansız üretim sürecine taşırmak üzere devam ettirmektedir.

Bu
nedenle, sürekli gelişen alet ve makineler, belli bir noktadan sonra mevcut
topluma ait üretim ve mülkiyet ilişkilerine ters düşen, kendi varlık
biçimlerine uygun, yeni ve devrimci mülkiyet ve üretim ilişkileri
geliştirirler. Böylesi durumlarda, eski topluma ait üretim ve mülkiyet
ilişkileri, alet ve makinelerin yeni gelişen biçimleri ile uzlaşıp uyum
sağlamak yerine, onların devrimci ve özgürce gelişmesine engel olmaya
çalışırlar. Böylece, yeni gelişen alet ve makineler, yeni gelişme biçimlerine
uygun, yeni bir toplumsal üretim biçimine ait mülkiyet ve üretim ilişkileri
üzerinden, yeni sınıfsal güçlerin doğumuna yol açarlar. Örneğin bu noktayla
ilgili olarak, Batı Avrupa’da gerçekleşen feodal toplumlarda, toprak beyi ile
serfe karşı, yeni gelişen kapitalist toplum üretim biçimine ait burjuvazi ile
işçi sınıfı, birlik olup, devrimci, uzlaşmaz negatif diyalektik tarzda, sınıf
mücadelesi başlattılar. Bu sınıf mücadelesi sonucu feodal toplumun altyapısı çözünerek,
yeni kapitalist toplum altyapısına dönüşmek üzere, toprak beyi ile burjuvazinin
önderliğinde ve arasında, devrimci geçiş sürecini başlattılar.

Görüleceği
gibi bu çözümlemede, Marks-Engels’in yukarıdaki saptamalarının tam tersine,
‘Üretim Güçlerini Geliştirme Yasası’ (ÜGGY) ile Emekçi ile alet ve Makine
Çelişkisinin (Em-MakÇe’nin) devrimci özünü, üretim gücü olan emekçi insanın
veya “proletaryanın” gelişmesi değil;
alet ve makinelerin, sürekli ivmelenip gelişen tarihsel devrimci gelişme düzeyi
tayin etmektedir. Dolayısıyla, farklı tarihsel toplumsal üretim biçimlerini
üretip biçimlendiren Üretim Güçleri öğelerinin
en önemli, temel iki öğesi, emekçi
ile üretim aletleri ve makinelerdir.

Üretim Güçleri, öğeleri ve toplumsal
fonksiyonları:

‘Üretim
Güçleri’, canlı-faal-pratik olarak üretim
sürecinde kullanılan,
türev emek gücü kaynağı olan üretim aletleri, makine
ve makine sistemleri ile canlı emek gücü kaynağı emekçi insan, işgücünden
yararlanılan hayvan ve üretime konu doğa, kullanılan enerji kaynakları, ham
madde, mal ve malzeme demektir.

Üretim
sürecine fiili olarak girmeyen,
aletler, makineler ve makine sistemleri, işçi emekçi insan ve hayvan, doğa,
enerji kaynakları, mal ve malzeme kesinlikle
üretim gücü değildir
. Herhangi bir şeyin
Üretim Gücü
olabilmesi için üretim sürecinde faal olarak girmesi, başka bir
deyişle mülkiyet olmaktan çıkıp sermayeleşmesi gerekir. Bu anlayış temelinde,
tüm girdileri bulup buluşturan, üretimin örgütleyicisi olarak kapitalist,
üretim sürecinin üstünde ve yanında yer alan mühendis, teknokrat, muhasebeci,
programcı; örgütleyici, planlayıcı ve denetçi kişi, ücretli emekçi olsa bile, Üretim
Gücü
değil,üretimin örgütleyici
memuru” anlamında elemanıdırlar.
Keza, mülk ve özel mülkiyetin, üretim sürecine girmeyen veya üretime fiili
olarak tahsis edilmeyen kısmı, üretim gücü veya sermaye değil, mülk ve özel
mülkiyet özelliklerini korumaktadır. Bu anlamda mülkiyet, kendisine içkin pasif
“sermayedir”; sermaye ise aktifleşmiş mülkiyettir.

Bilim,
bilgi, teknoloji, deneyim, yetenek ve iş bölümü gibi unsurların hemen tümü,
işçi ve emekçiler, doğa, enerji kaynakları, mal ve malzemeler, özellikle alet
ve makineler, makine sistemleri üzerinden kodlanmış olarak, işlenmiş nesnel
veya maddi formlarda, üretim süreçlerine girdiklerinden, ayrıca üretim gücü
olduklarını söylemeye bile gerek yoktur. 

Üretim
süreçlerinde, Emekçi ile üretim aletleri ve Makineler arasındaki Çelişkinin
(Em-MakÇe) kapitalist toplum için somutlaşan biçimi, İşçi ile alet ve Makine
arasındaki Çelişkidir (İşçi-MakÇe). Kapitalist olacak kişiler, alet ve
makineleri, mülkiyet edinince, İşçi-MakÇe temelindeki çatışma, işçi ile
kapitalist arasında, toplumsal (sosyolojik) sınıf mücadelesi biçimine yükselir.
Bu sınıf mücadelesi temelinde, mevcut feodal toplum sistemi, kapitalist
tarafından yeni bir toplumsal üretim biçiminin oluşumuna taşınarak, kapitalist sistem
oluşmaya başlar. Böylece bu Diyalektik Tarihi Materyalist Hareket temelinde,
kapitalist toplum, tarihselliğini yaşamaya başlar. Bu temelde kapitalist toplum
olgu süreci: kuruluş, olgunluk ve çözünme
aşamalarından geçerek, bir sonraki toplum olan sosyalizme geçiş yapmak zorunda
kalır.

Bu geçiş, şöyle işler:

Doğanın,
toplumun ve düşüncenin, hareket ve değişim tarzı diyalektiktir. Diyalektik
değişim ise şeyler veya somut-soyut olgular üzerinden gerçekleşir. Onun için
diyalektik değişim söz konusu olduğunda, değişecek olgunun tespiti, hayati ve
can alıcı önemdedir. Öyle ya, diyalektik değişime konu olan şey nedir? Onun
tespiti şarttır.

Bu
nedenle, örneğin,toplumsal değişime
konu olgumuz: Kapitalist toplum olsun.

Haliyle
kapitalist olguyu var eden temel karşıtlar/ikizler: Burjuvazi ile İşçi Sınıfı
olur.

Olgunun
diyalektik değişim ve geçiş sürecini, şöyle incelemek mümkündür:

I. Toplumsal olgu diyalektiği
açısından,

(veya
kapitalist toplum olgusunun, kuruluş ve olgunluk aşaması açısından).

Kapitalist
toplum olgusunun TEZİ: Burjuvazidir.

Kapitalist
toplumun kuruluşundan itibaren, toplumsal Tez burjuvazidir. Burjuvazi,
kapitalist toplumsal olgunun bağımsız değişkenidir. Gelişmelerinin belli bir
aşamasından itibaren, kapitalist tarafından özel mülkiyet edinen, üretim
araçları özellikle alet ve makine, burjuvaziyi toplumsal (sosyolojik) özne,
yani Tez durumuna yükseltir. Çünkü alet ve makineler, beli bir dönem için ait
oldukları altyapısal gelişim ve değişim bağımsızlığını, onları özel mülkiyet edinen
burjuvaziye geçirirler. Dolayısıyla bu gelişme temelinde, kapitalist toplum
üretim biçimi sürecinin, kuruluş aşamasında, üretim aletleri ve makineler ile
kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmişlik düzeyi, burjuvazi ile
işçi sınıfı birliğine uyumlu, devrimci bir uzlaşma ve gelişme biçiminde
bulunur.

Ayrıca
bu dönemde, alet ve makine mülkiyeti üzerinden burjuvazi, kapitalizme içkin
olarak, işçi sınıfı karşısında Tez durumunda iken; feodal toplum güçlerine
karşı, Anti-Tez durumdadır.  Buna karşın
işçi sınıfı, hem ekonomik alt yapı oluşumunda ve hem de sınıfsal konumu
düzeyinde,  burjuvaziye bağımlı bir
değişken olarak, kapitalizmin A-Tezi pozisyonunda kalmaya devam eder.

Kapitalist
toplum olgusunun A-TEZİ: İşçi sınıfıdır.

İşçi
sınıfı, kapitalist toplum olgusunun bağımlı değişkendir. Çünkü işçi sınıfı,
alet ve makinenin fiziki mülkiyetinden yoksundur. O sadece, kapitalist üretim
biçimi koşullarını olumlayan, SATILIK soyut emek gücü mülkiyetine sahiptir.
Dolayısıyla üretim sürecine girmek, üretimde bulunmak için burjuvazinin özel
mülkiyetinde olan maddi üretim araçlarını, özellikle alet ve makineyi kullanmak
zorundadır. Bu husus işçi sınıfını ücretli, burjuvaziye bağımlı, toplusal
diyalektik A-Tez pozisyonuna sokar. Böylece kapitalist ile işçi birlikte,
kapitalist toplum olgusunu üretip varlığının sürdürürler.

İşçi
sınıfının varlığı ve tarihi pozisyonu şu temelde gelişir:

Üretim
aletleri ve makinelerin, yeni gelişme düzeyine dayalı sınıf mücadelesi ile
feodal toplum çözünmeye başlarken; kapitalist gelişmeye uygun olarak,
burjuvaziye uyum sağlayan, ücretli işçi sınıfı oluşur. Bu temelde işçi sınıfı,
burjuvazinin bağımlı ikizi ve kapitalist sistemin A-Tezi olarak biçimlenir.
İşçi sınıfı açısından bu dönem, kapitalist Üretim Biçimine ait devrimci Uzlaşan Toplumsal Altyapı
Çelişkisi (Uzlaşan TAÇ) aşaması dönemidir. Diyalektik olarak bu dönem, pozitif
diyalektiğin devrimci uzlaşan TAÇ dönemidir. Ama sürekli ve özgürce gelişen
üretim alet ve makineler, belli bir gelişme düzeyinden sonra, kapitalist üretim
ve mülkiyet ilişkilerini aşıp geride bırakırlar. Böylece kapitalist üretim ve
mülkiyet ilişkileri, alet ve makinelerin eski gelişme biçimine çakılıp
kalırlar. Bu çakılma biçimi ile bu ilişkiler, alet ve makineleri
geliştireceğine, gelişmelerine engel olurlar. Bu ilişkiler,  alet ve makinelerin geliştirdiği yeni
mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimine karşı; burjuvazinin önderliğinde, işçi
sınıfı ile birlikte, eski kapitalist üretim ve mülkiyet biçimini savunmaya
geçerler. Bu savunma biçimi, kapitalizmin toplumsal olgunluk aşamasında
muhafazakârlığa, toplumsal çözünme aşamasında, gericiliğe dönüşür. İşçi sınıfı
açısından bu iki dönem de kapitalizme ait gerici
Uzlaşan Toplumsal Altyapı Çelişkisi (Uzlaşan TAÇ) aşaması dönemidir.
Diyalektik olarak bu dönem, pozitif diyalektiğin gerici uzlaşan TAÇ dönemine denk
düşer.

II. Farklı toplumsal olgu diyalektiği
açısından,

(veya
kapitalist çözülme ve sosyalizme geçiş açısından).  

Kapitalist
toplum olgusunun ANTİ-TEZİ: ‘Sosyalist Emekçidir’. Kapitalist toplumun
bağrında, üretim aletleri ve makinelerin belli bir düzeydeki gelişmesi ile
‘Sosyalist Emekçi’, nüve ana rahmine düşer. Devrimci bir program ile bu nüve,
her ülke gerçeğinde, kurulacak, cari emek gücüne dağılmış, eşit paylı kolektif
komünal sosyalist özel mülkiyetli işletmelere dönüşerek, onları işleten,
‘Sosyalist Emekçi’ ÖZNEYİ üretirler.

Daha
açık bir ifade tarzıyla, ‘Sosyalist Emekçi’ ÖZNEYİ yaratan maddi güç, alet ve
makinelerin, gelişip kendini aşması ile geliştirdiği devrimci nüvedir. ÜGGY’nın
ivmelenmesiyle sürekli gelişen üretim
alet ve makineler, önce kapitalizmin bağrında, ‘Sosyalist Emekçiyi’ yaratmak
için toplumu kaos ve karmaşaya sürükler. Bu kaotik ortamda, belli bir gelişme
düzeyden sonra, üretim alet ve makineler; kapitalist üretim ve mülkiyet
ilişkilerini aşarlar. Bu arada, üretim alet ve makinelerin gelişmesinin
toplumsal varlık biçimi olan devrimci nüve, yeni toplumsal mülkiyet ve üretim
ilişkileri biçimine dönüşme sancılarını başlatır. Bu gelişme tarzı ile söz
konusu devrimci nüve, devrimci bir program eşliğinde, ilk ‘Sosyalist
İşletmenin’ kuruluşu ile yeni toplumun Tezi, sınıfsal ÖZNESİ ve kapitalist
toplumun Anti-Tezi olan ‘Sosyalist Emekçi’ olarak var olur. Bu esnada, devrimci
demokratik sınıf mücadelesi başlar. Bu dönemde, kapitalizmin bağrında ama ona
karşı, Uzlaşmaz Toplumsal Altyapı Çelişkisi (Uzlaşmaz TAÇ) aşaması gelişir.
Diyalektik olarak bu dönem, negatif devrimci diyalektiğin uzlaşmaz TAÇ dönemidir.
Bu dönemde, eskiyen kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile yeni gelişen
sosyalist mülkiyet ve üretim ilişkileri arasında, uzlaşmaz, negatif diyalektik
karakterli devrimci demokratik sınıf mücadelesi başlar. Bu mücadele, kapitalist
altyapıyı, sosyalist altyapıya dönüştürür. Bu tarihi dönem, sosyalist
devrimlerin başladığı dönemdir.

Toplumsal
olgusunun SENTEZİ:  Kapitalizmin çözülüşü
ile bağrında gelişen ve niteliksel devrimci önemi olan, ilk ‘Sosyalist Emekçi
İşletmenin’ kuruluşu ve varlığıdır.

Zamanında
Marksistler, devrimci bir program ile her ülke gerçeğinde, kurulacak, cari emek
gücüne dağılmış, eşit paylı kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli
‘Sosyalist Emekçi İşletmenin’, toplumsal altyapının oluşmasındaki, olmazsa
olmaz önemini görüp kavrayamadılar. Onun yerine, Hegel’ci felsefe, Robert
Owen’ci kooperatifçilik ve Fransız Devriminin büyük insanlığa hediye ettiği,
şiddet içerikli Jakobenci küçük burjuva sınıf mücadelesi tarzı ile harekete
geçtiler. İşçi sınıfını “devrimci özne” sanıp, ona Lenin tarafından köylülük
eklenerek, “işçi-köylü temel ittifakı” ile siyasal devrim yapmaya başladılar.
Daha sonra bu hat üzerinden, siyasal devrim aracılığıyla, yukarıdan aşağıya
kooperatif temelli sosyalist inşaya soyundular.

Böylece
“sosyalist” üstyapıyı, “sosyalist” altyapıya önceleyerek idealizme saplandılar.

Örneğin,
bu anlayış temelinde, 17 Ekim “Sosyalist Devriminden” sonra, “sosyalist”
toplumun ekonomik ve toplumsal örgütlenmesini, “bilimsel” kooperatifçilikte [[3]] olduğunu keşfeden Lenin, Reel Sosyalizmi, siyasal iktidar aracılığıyla,
yukarıdan aşağıya inşa etmeye çalıştı. Ama çok geçmeden, “bilimsel”
kooperatifçiliğin, işçileri tatmin etmediğini gördü. Leninist “Bilimsel”
kooperatifçiliğin, işçilerin sosyalist beklentilerini karşılamadığını gören
Lenin, 1920’de durumu şöyle ifade etti: “kol
işçilerimizin çoğu tarafından küçümsenen ve yeterince değer verilmeyen bu
durumdur. Kooperatif derneklerimizi hor görmekte ve onların olağanüstü önemini
takdir etmemektedirler
” [[4]] diyerek, işçilerin memnuniyetsizliğini ifade etmiş oldu.

Daha
da önemlisi, bu dönemde, başkaca “ciddi bir seçeneğin” olmadığından yakınan
Lenin, durumu, “biz sosyalizmi soyut
insan malzemesiyle değil, bizim için özel olarak hazırlanmış insan malzemesiyle
değil, bize kapitalizmden miras kalmış
olan insan malzemesiyle
kurabiliriz ve kurmalıyız [[5]]. Evet, bu çok ‘zor’
bir iştir,ama tartışmaya değer ciddilikte bir seçenek yoktur…
” [[6]] (abç) diye ifade etmiş oludu. İşte böylece Lenin’de belirginleşen, Marksist
Jakoben sınıf mücadelesi tarzı ile toplumsal üst yapının, toplumsal alt yapıya
öncelemenin hazin hikâyesi, bu alıntıda patik tecrübe ile dile getirilmiş
oldu. 

Gerçekten
de o günlerde, Lenin’in yakınmasına cevap olabilecek “ciddilikte”, sosyalizmi
inşa edecek “bir SEÇENEK yoktu”.

Ama
‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ ile bugün var!

Bu
nedenle, bugün için Lenin’i temsil iddiasında olan tüm Marksist-Leninistlerin
dikkatine, ‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ ile “tartışmaya
değer ciddilikte, bir seçenek
” sunmuş bulunuyorum. İddia sahibi tüm Marksist-Leninistler,
bu seçeneği, ciddiyetle ele alıp değerlendirmek zorundadırlar. Zorundadırlar,
çünkü tarihi sorumlulukları bunu gerektiriyor…

Özetle,
‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ ile ortaya konan seçenek şudur:

‘Sosyalist
Emekçi Paradigma’ temelinde, ilk adım olarak, her ülke toprağı gerçeğinde, cari
emek gücüne dağılmış, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli
‘Sosyalist Emekçi’ işletmeler kurmaktır. Bu işletmelere dayalı, devrimci
demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile kapitalist toplum altyapısına karşı,
sosyalist toplum altyapısını kurarak tarihi dönüşümü başlatmalıyız.
Başlatmalıyız ki, sosyalist kişilikli insan var olsun! Ve Büyük İnsanlık,
özgürlükler âlemine adım atıp, oldukça geciken sosyalist tarihi gerçekliğine
yürüsün! Böylece bu dünyanın, kimin olduğuna, bir anlam ve önem biçilmiş olsun!

Günümüze gelinceye
kadar, gelmiş geçmiş aksakallılar, filozoflar, bilim insanları ve modern dönem entelektüelleri
tarafından, uzun tarihsel bir süreç yaşayıp devinen şirket ve işletmelerin,
farklı özel mülkiyet biçimleri temelinde, sarıp sarmaladığı üretim araçları,
özellikle, üretim aletleri ve makinelerin, tarihsel toplumsal maddi
temelindeki, sosyalist EŞİTÇİ ÖZ görülüp incelenememiş. Farklı toplumsal üretim
biçimlerini, kurucu ve biçimlendirici güçlerinin farkına varılamamış. Bu alanın
etrafında dönüp dolaşarak, bu gerçeklik idealize edilmiş, işin üstesinden
gelinememiştir. Dolayısıyla bu alan, sosyalizmi hedeflemeyen, bakir bir toprak
parçası olarak kalmış, hemen hemen hiç el atılmamıştır.

Ama bu
arada, meydanı boş bulan burjuvazi, bu alanda adeta “at koşturmuştur”. Tek tek
ülke bazında, kümülatif mülk ve mülkiyeti bünyesinde barındıran şirket ve
işletme sahipleri olan kapitalistler, “mülkiyeti tabana yayma” adı altında,
piyasadan ucuz kredi çekmek için bu şirket ve işletmelerin mülkiyeti üzerinden,
sanal hisse senedi kağıtlarını düzenleyip satarak, dünya çapında büyük
insanlığı kumar oynatma ile meşgul ederek, soyup soğana çevirmiş. Devam
etmektedirler.

Oysa özel
mülkiyet temelli olan bu kapitalist işletme ve şirketlerin tarihsel öncülleri
taa… İ.Ö. 3000 yıllarından itibaren, Sümer uygarlığında varlıklarını sürdürmeye
başlamışlardı. Bunlar, süre gelen, uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan şirket
ve işletme benzeri kurum ve kuruluşlardı. [[7]]

Günümüz
modern işletme ve şirketlerin, ilk öncüsü ise 1600’lerde İngiliz Kraliçesi I.
Elizabeth’in onayı ile kurulan, İngiliz “Doğu Hindistan Şirketidir”. [[8]] Bu nedenle, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin, hâkim
sınıflar tarafından, özel mülkiyet edinen işletme ve şirketleşme hattı
incelendiğinde, farklı özel mülkiyet olgusunun her yeni biçimine uygun olarak
biçimlenen toplumların ve bu toplumsal biçimlerin, birinden diğerine,
diyalektik geçişi çok daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Günümüzün
görevi, bu tarihsel diyalektik hattı, bilimsel biçimde çalışarak, kapitalist
modern şirket ve işletmelerin, her
ülke gerçeğinde, cari emek gücüne dağılmış, eşit paylı kolektif komünal
sosyalist özel mülkiyetli, ‘Sosyalist Emekçi’ işletmeler biçiminde,
dönüşüme uğratarak, üretime sokulmasını sağlamaktır.

‘Sosyalist Emekçi’ şirket
ve işletmeler, her ülke gerçeğinde, yürürlükteki reel şirketler hukuku, ticaret
hukuku ve şirketler kanununa uygun olarak kurulup işletilen, kolektif komünal
işletmelerdir. Bunlar, sanayi, tarım, hizmetler ve ticari alanlarda, sosyalist
toplum biçimlenmesinin “kök hücreleri” olarak, sosyalist özel mülkiyet tarzında
kurulmuş, şahıs, çok ortaklı şahıs, kolektif, komandit, limitet ve anonim
şirket türleridir.

‘Sosyalist
Emekçi Şirketlerin’ temel özellikleri:

Sosyalizmin
temel amacı: Toplumsal düzeyde, sömürünün iki ana biçimini ortadan kaldırmak,
eşitliği sağlamaktır. Bu hedefte, üretim araçlarını özellikle, üretim aletleri
ve makineleri, ‘Sosyalist Emekçi’ tarzda örgütlemektir. Böylece üretim
araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineleri, özel mülkiyetinde
bulunduran burjuvazinin geliştirdiği, tarihsel toplumsal türev emek gücü sömürüsü
ile canlı emek gücü sömürüsüne son vermektir.

Bu tespit
temelinde, toplumsal EŞİTSİZLİK üreten kapitalist şirketlerden farklı olarak;
toplumsal EŞİTÇİLİK üreten ‘Sosyalist Emekçi’ şirketlerin, temel özellikleri
şunlardır: 

(a)
‘Sosyalist Emekçi’ şirketlerde, ücretli çalışma ve ücretli çalıştırma
olmayacak, kesinlikle yasaklanacaktır. Şirket çalışanları, sadece ve bizzat,
şirket sahipleri olacak. Böylece canlı emek gücü sömürüsü veya artı değer
sömürüsü, ortadan kalkmış olacak. İnsanın insanı sömürmesi, kulun kula kulluğu
ve ücretli kölelik tarih olacaktır.

(b)
‘Sosyalist Emekçi’ şirketlerde, işletme mülkiyeti: çaycısından şirket genel
müdürüne kadar, hemen herkesi kapsar biçimde, şirket sahipleri arasında eşit ve
şahsa ait özel mülkiyet payı biçiminde olacaktır.

Böylece:

(1), eşit
ama özel mülkiyet payı ile işletmeye katılım; aynı işletmeye, komünal kişilik
kazandıracak. (2), kolektif çalışmayı koşullandırıp belirlemiş olacak. (3),
hâkim sınıf özel mülkiyet sahipliği üzerinden, toplumsal EŞİTSİZLİĞİ öngören,
insanın insanı sömürüp yönetmesinden; EŞİTLİĞİ öngören, insanın eşyayı ve üretimi
yönetmesine geçilmiş olacak [[9]].
(4), her ülkede, atıl vaziyette bulunan Büyük İnsanlığın, % 80-85 mülkiyetini
yönetme ve geliştirme inisiyatifi harekete geçmiş olacak. (5), sosyalist özel
mülkiyete dayanan tam ve doğrudan demokrasi, tüm kurum ve kuralları ile tarihin
ufkunda belirip pratikleşecek. (6), burjuva mülkiyet biçimi ve demokrasisi aşılmış
olacak. (7), ütopik sosyalistlerin kooperatifçilik tarzı ile işçi sınıfına
dayalı geliştirilen, Marksistlerin “bilimsel” kooperatifçilik [[10]] hakkındaki, idealist anlayışları son bulmuş olacaktır.

(c) Her
sosyalist işletme: ülke ve sektör bazında, toplam makine gücünün, toplam ülke
canlı emek gücüne bölümü ile elde edilen oran; kişi başına kullanılabilir
makine gücü payı sayılacak. Her sosyalist işletme bu payı kullanacaktır. Bu pay
2 katından fazla olmayacak. Daha fazla kullanmak istenildiğinde, bedeli ödenmek
şartıyla işletmeye yeni hissedar (komünar) alınacak. Böylece alet ve makineler
üzerinden yürüyen, ‘Tarihsel Toplumsal Türev Emek Gücü’ veya türev artı değer
sömürüsü son bulacak. Gerçek manada, komünizme endeksli sosyalist eşitlik,
olabildiğince yaşamın yaşayan ruhu olacaktır.

(4)
Sosyalist Şirket sahiplerinin her birinin, sahip olduğu yetenek, bilgi, birikim
ve liyakat özellikleri dikkate alınarak, aylık veya haftalık gelirler, bizzat
şirket sahipleri tarafından, demokratik tarzda, ülke gerçekliğindeki emsaller,
mevcut hukuki sistem ve yasaları göz önüne alınarak tespit edilecek. Böylece
çalışkan tembele, bilgili bilgisize, doktor hasta bakıcısına, mühendis temizlik
işçisine sömürtülmeyecek. Eğitim öğretim yapmanın, çalışkanlığın, önemsenerek
ödüllendirilip, insani faaliyetin onure edildiği, kültürel ve toplumsal, ahlaki
ve saygın bir ortam yaratılacaktır.

Bu
anlayış öngörüsü ile günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı
temelinde, kapitalizmden sosyalizme geçişi sağlayan sentezler başlarken.
Niteliksel devrimci önemi olan, nicel devrimci demokratik reformlar ile peydir
pey, her gün, toplumsal altyapıda dönüşüm ve geçişler gerçekleşecektir. Bu yeni
dönem, her ülke gerçeğinde, cari emek gücüne dağılan, eşit paylı, kolektif
komünal Sosyalist özel mülkiyet temelinde kurulan, sosyalist işletmelere
dayalı, sosyalist üretim biçimi dönemidir. Bu dönem, bir taraftan, kapitalist
toplum altyapısını devrimci demokratik sınıf mücadelesi ile çözerken; öte
yandan, aynı devrimci demokratik sınıf mücadelesi ile sürekli oluşan sosyalist
altyapının inşasını sağlanacak. Toplumsal devrimci dönüşüm gerçekleşecektir.

Günlük
devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı, tarihin akışına uygun olarak, reel
hukuk sistemi ve yasal düzeni meşru bir veri olarak ele alır, sabırla çalışır,
işleyerek dönüştürür. Devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile sosyalist
kişilikli insan yaratıldığı gibi bu sosyalist insan üzerinden partileşmeye,
partileşme ile de siyasal iktidara yürüyüş gerçekleşecektir. Bu arada ortaya
çıkan ve çıkacak olan her türlü engel, her seferinde devrimci demokratik sınıf
mücadelesi tarzı ile aşılacaktır.

Bu
gelişme, tarihin durdurulamaz akışıdır.

Akışıdır!
Çünkü Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde, iş ve üretim sürecine giren her yeni
alet ve makine, daha fazla iş üstlenir.
Böylece alet ve makine, işçiyi sürekli ve tedrici olarak boşa alıp
işsizleştirerek, özellikle sanayi kapitalizminden bu yana, işçiyi acımasızca
üretim sürecinin dışına atmaktadır.

Her
geçen gün, işsizlik ile daralan gelir düşüklüğünden, büyük insanlık tarafından
kapitalist meta üretimi, yeterince emilememektedir. Giderek yaygınlaşan
biçimde, yapay zekâ da kullanan üretim aletleri ve makinelerin gelişme
düzeylerine karşı, kapitalist gericiliğin gelip dayandığı nokta, üretim
yapmanın yanı sıra işçi çalıştırmanın da anlamsızlaşmış olmasıdır.

Günümüzde,
kendilerini yeryüzü “tanrıları” bilen küresel finans oligarkları, “bu kadar
insanı ne diye besliyoruz” diye “düşünüp” tartışırken; faşist kurguları için
bilim, bilgiyi, akademiyi kullanarak, projeler üretmeye başlamışlar. Bu
projelerin özünü, faşistçe geliştirilen dünya nüfusunu sadeleştirme projesi [[11]],
teşkil etmektedir. Bu proje için konvansiyonel silahlar ile bölgesel savaşlar
tertipleyip yürütürken, bu arada nükleer silah ve savaş denemeleri
yapmaktadırlar. GDO’lu genetik tarım tekniği ile nesil zehirlemesi; iletişim,
bilişim ve yapay zekâ teknolojisi ile toplumu ve tek tek bireyi denetleme,
yönlendirme ve “esir alıp köleleştirme” projelerini çalışmaktadırlar.
Farmakolojik ilaç sanayi ile kitleleri ahlaki ve fiziki yozlaşmaya, nesil
çürütmeye yol açan faaliyetler ile her koldan saldırıya geçmiş
bulunmaktadırlar. Kısacası yüksek teknolojinin yarattığı işsizlik ve gelir
dağılımı kıskacı, ‘Sosyalist Emekçi’ mülkiyetine geçiş dışında, küresel
kapitalist sistem üzerinden insanlığın aşamayacağı bir baş belası haline gelmiş
bulunmaktadır.

Bu
kapitalist kıskaçta, kendilerini yeryüzü “tanrıları” bilen küresel finans
oligarkları, ‘Büyük İnsanlığı’ uyutup uyuşturmak için yukarıda izah edilen
faşist yıkım projeleri yanı sıra, “Armegedon savaşı, Mehdi’nin gelişi, İsa’nın
gökten inişi” gibi dini rivayetleri de piyasaya sürüp, yoğun propagandaya
geçmiş bulunmaktadırlar.

Oysa
sorun gibi görülen esas devrimci gelişme şudur:

Bu
gelişme, üretim aletleri ve makinelerin geliştirdiği tarihin durdurulamaz
akışındaki devrimci gelişmedir. Daha açık bir ifade tarzıyla, üretim
süreçlerinde, üretim gücü olan insanların işsizleşmesi ta ilk ilkel aletin
yaratılışından bu yana nasıl işlemiş gelişmişse, hızlanarak öyle devam
etmektedir. ‘İnsan’ diye bağırıyor bu devrimci gelişme, ‘üretim gücü olmaya
layık bir varlık değildir’. Ancak bu devrimci gelişme,  farklı dönemlerde ve farklı düzeylerde, büyük
insanlığı incitip acıtsa da esas olarak Dehak’ı, Firavunları, Neron’u, Hitler’i
ve temsil ettikleri sınıfları alaşağı edip devirdiği gibi günümüz Küresel Oligarkları
ve kapitalist sistemlerini de devirip, yerle bir edecek. ‘Sosyalist Emekçi’
mülkiyet edinme tarzı ile büyük insanlık: işsizliği çözüp, huzur bulacaktır.

Bu
kaçınılmaz, engellenemez tarihi bir gerçekliktir.

Bu
arada önemle belirtmeliyim ki, işsizliğin esası teknolojik olup, kaçınılmaz
biçimde yükselen bir trende sahiptir. Makinelerde, yükselen teknolojik devrimci
gelişme, sanayi devriminden itibaren, şöyle bir trende sahip olmuştur: söz
gelimi, üretime sokulan her yeni alet ve makine, 5 işçiden 3’nü
işsizleştirirken, 1’i için de yeni teknolojiye uygun iş yaratmış olsun [[12]].
Bu hesaba göre her yeni teknoloji kullanan alet ve makine, geri dönülmez bir
biçimde 2 işçiyi işsizleştirmektedir. Bu tarihsel devrimci gelişme, günümüzde
kapitalistlerin baş belası olmuştur. Bu gelişmenin temelinde, karşı konulmaz,
irade dışı çalışan ÜGGY’sının, daha gelişmiş bir alet yapma ve üretime sokma
arzu ve çabası yatmaktadır. Modern üretim aletleri ve makinelerin,
işçi-emekçiye nazaran, üretim süreçlerindeki devrimci öncü rolü, ÜGGY’sı
kaynaklıdır. Alet ve makineler üzerinden yürüyen, tarihsel toplumsal eşitçi öz,
bu gelişmeden kaynaklanmaktadır.

Üretim
süreçlerinde, makine ile emekçi arasındaki devrimci çelişki ve çatışmayı Marks
şöyle ifade etmişti. “Makine işçinin
karşısına daima onun sırtını yere getiren ve devamlı olarak onu
gereksiz kılan bir rakip gibi çıkmakla kalmaz. Aynı
zamanda, O, işçiye düşman bir güçtür
” [[13]] gibi son derece doğru tespitini yapmasına rağmen, alet ve makine sistemlerinin,
üretim süreçlerinde, esas devrimci güç olduğunuıskalayarak, üretim gücü olan işçileri, alet ve makinelerin
“üstüne” çıkarıp yukarıda da belirttiğimiz şu atıfları yapmıştı.

Bütün üretim aletleri içinde en büyük
üretici güç, devrimci sınıfın kendisidir
” 
derken. Ayrıca, “Bugün” diyor
Marks-Engels, “burjuvazinin karşısında
duran bütün sınıflardan yalnız proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır
.”

İlkinde
Marks, işçi ile alet ve makineler arasındaki çatışmanın “uzlaşmaz karakterine”
doğru bir vurgu yapar. Ama daha sonra, alet
ve makine sistemlerinin devrimci, öncü
rolünün önemini gözden kaçırır. O
tarihi önemi, işçi sınıfına atfeder. İşçinin makineye bağlı olmasına rağmen, onun “büyük üretici güç” olduğunu söyler.Bununla kalmaz, kapitalist toplumsal sistemde işçi sınıfına,
“sistemin uzlaşmaz Anti-Tezi” rolü biçer. Böylece işçi sınıfını, devrim ve
sosyalizm davasının “ÖZNESİ” payesi ile ödüllendirir.

Esasen
Marks-Engels, üretim aletleri ve makinelerin başat devrimci rolü yerine,
proletaryayı koymakla, teorik olarak, bilim ile paralelliğini yitirmiş,
teorilerini ideoloji derekesine düşürmüşlerdir. Proletaryanın karakterinde
olmayan özellikler ona atfederek, ‘Sosyalist Emekçi’ nüvenin görülebilmesini
engellemişlerdir. Böylece, derin bir çıkmaz ve idealizme sürüklenmişlerdir.

Oysa
üretim sürecine giren bütün unsurlar, üretim aletleri ve makine sistemlerinin
çalışmasına ayak uydurmak zorundadırlar. Bu zorunluluğa, Alet ve Makinelere
Uyum Yasası (AMUY’sı) diyoruz. Alet ve makine insana uymaz, aksine insan, alet
ve makineye uymak zorundadır. Dolayısıyla, üretim güçlerinin sürekli gelişen,
toplumsal değişim ve dönüşümünün, esas öncüsü ve DEVRİMCİ ÖZNESİ, başat unsuru
ve motor gücü, işçi sınıfı değil, tam tersine, üretim aletleri ve makinelerdir.
Kim onları mülkiyet edinirse, o toplumsal güç, gelecek toplumun öznesi olma
durumuna yükselir.

O
halde, konuyu daha da netleştirmek için: İşçi ile Makinenin çalışma yeteneği,
nasıl gelişir veya geliştirilir? Biraz da ona bakalım.

Bu
işlem iki yolla yapılmaktadır:

I) İşçi öğesinin geliştirilmesi.

Üretim sürecindeki emek gücü
sahibi insanın, yani işçi sınıfının iş ve çalışma kapasitesini, yeteneğini
geliştirmek, çeşitli eğitici ve öğretici yollardan artırmak, deneyim
kazandırmak mümkündür. Ama sınırlıdır. Birazdan ifade edeceğimiz gibi belli bir
eşikten sonra da mümkün değildir.

II) Alet ve makine öğesinin
geliştirilmesi.

Maddi
üretim araçlarının, özellikle üretim alet ve makinelerin, iş ve
çalışma kapasitesini geliştirip
artırmak sınırsızdır. Bu sınırsızlık, Üretim Güçleri Gelişme Yasasının
(ÜGGY’nin) belirleyici iki temel ilkesine
bağlı olarak işlemektedir.

(Birinci ilke) İş, enerji ilkesidir.

Bu
ilkenin hükmü altında, emek gücü ile alet ve makinelerden maksimum düzeyde
tasarruf sağlamak, minimum enerji ile maksimum verim elde etmek esas amaçtır.
Bu nedenle insan, daha az emek gücü ve türev emek gücü (alet ve makine gücü)
kullanarak, daha çok iş ve daha kaliteli ürün üreten, daha gelişmiş alet ve makine
yapmak, kullanmak zorunda kalarak, hareket etmektedir.

Bu
nedenle, ÜGGY’sı gereğince üretim aletleri ve makinelerin teknolojik gelişmesi,
irade dışı, zorunlu olarak kesintisiz ve süreklidir. İnsanlık, mevcutlarından
daha az gelişmiş bir alet ve makine yapma lüksüne sahip değildir ve asla
olamayacaktır. Bu yasa, alet ve makinenin teknolojik yenilenmesinin,
geliştirilmesinin devrimci kaynağı, itici gücüdür. Üretimin, nasıl üretmek gibi
bir zorunluluğu varsa, aletin de daha iyisinin, geliştirilip yapılması gibi bir
zorunluluğu vardır. Dolayısıyla, yalın ve basit halden etkinleşerek gelişen ve
otomatikleşen, alet ve makine sistemlerin gelişmesi, tedrici de olsa devrimci
ve süreklidir. Bu gelişme, diğer canlı üretim gücü unsurlarını (hayvan ve
insanı), üretim sürecinin dışına atar ve onların üretim sürecindeki tüm
görevlerini üstlenir.

Bu
tarihsel gelişme, günümüz üretim güçleri profilinde, şu belirgin değişimlere
yol açmıştır:

(a)
Üretim süreçlerinde, hareket etmek için yalın, basit alet ve makineler, emekçi insana
bağımlıyken, Sanayi devriminden itibaren emekçi insan, otomatik ve akıllı
makine sistemlerine bağımlı hale gelmiştir. Gidişat, üretim süreçlerinde,
insansız üretimin olanaklı olduğu noktaya ilerlemektedir.

(b)
Hayvanlar, dünya çapında, üretim alet ve makinelerin gelişmesi, otomatikleşmesi
sayesinde, -yük ve binek hayvanları, çifte koşulan öküz vs.- tümden
gereksizleşip üretim sürecinin dışına atılmışlardır.

(c)
Yapay zekâ kullanan akıllı otomatik makine sistemlerinin sürekli devinimi ve
teknolojik gelişim süreci, her gün biraz daha, işçi emekçi-insanı, üretim
sürecinde, gereksiz hale getirip, işsizleştirerek, üretim sürecinin dışına
itmeye devam etmektedir. Dolayısıyla kapitalist toplum üretim biçimi
koşullarında, işsizlik ve yedek emek gücü çığ gibi büyümekte, kapitalizmin
çözümsüzlüğünü haykırmaktadır.

(d)
Günümüzde, işçi sınıfı profilinde çok önemli değişmeler olmuştur. İşçi sınıfı,
toplumsal olarak kutuplaşıp genel olarak, ikiye ayrılmıştır. Bir tarafta
giderek taşeronlaşma ile mücadele gücü çözünüp kırılan, nicel olarak azalan ve
güçsüzleşen çalışan proletarya; diğer yandan giderek çoğalan işsiz proleter
sınıf ki, kapitalizmin en önemli ayak bağlarından biri haline gelmiştir.

(İkinci ilke) Teknolojik Manipülasyon İlkesidir.

Alet,
makine ve makine sistemlerini geliştirmek, onlar üzerinde, her türlü teknolojik
manipülasyon yapmak mümkün ve sınırsızdır.

Örneğin,
parmaklarıyla sayı sayıp, hesap yapan insandan, abaküse, kollu fasit hesap
makinelerine, elektronik hesap makinelerinden, bilgisayarlara ve optik
bilgisayarlara varıncaya kadar, aradaki hız ve kapasite ölçülerinin gelişmesi
üzerindeki teknolojik manipülasyon düşünülürse, işin ne ölçüde manipülasyona açık
olduğu anlaşılacaktır.  Ama üretim gücü
olan insan üzerinde oynamak, doğası gereği hayli sınırlı, belli bir eşikten
sonra mümkün değil ve çok tehlikelidir. Örneğin, Taylorcu, Fordist ve ToyotaCa,
tarzı kapitalist üretim teknikleri ile işçilerin nasıl zıvanadan çıkartıldığı
bilinmektedir. Dolayısıyla üretim süreçlerinde, üretim gücü yani işçi olmak,
insana layık bir meziyet değildir. Üretim sürecinde, insanın yeri, “Üretim
Gücü” olmak değil, aksine onun yanında ve üstünde yaratıcı, örgütleyici, planlayıcı
ve denetçi olmasıdır. İnsanı, üretim gücü olarak, üretim sürecinde tutmak,
üretici güçleri geliştirmek değil, aksine onları ve onlar şahsında toplumu
geriletmek, gelişmesine engel olmak, burjuva mülkiyet biçimini, olabildiğince
devam ettirmektir.

Zaten,
burjuva gericiliğinin temelinde, bu ısrar yatmaktadır.

Kapitalistler,
işçi ile makine arasındaki çatışmada, dengeyi lehine korumak amacıyla ful
otomasyona geçmeye direnmekte, karını yükseltmek ve burjuva mülkiyet ve üretim
ilişkilerini sürdürmek için ince mali, teknolojik ve “toplumsal mühendislik”
hesapları yapmakta ve geliştirmektedirler. Bu nedenle, küresel kapitalist
güçler, bir yandan, kendi ülkelerinde ful otomasyona geçmeye korkmakta;
yükselen değil yükseltilebilen daha az karlara cevaz veren sömürge, yarı
sömürge ve yeni sömürge gibi geri düzey ülkelere fabrikalarını
kaydırmaktadırlar. Ama öte yandan, beklenmedik biçimde karşılarına Çin,
Hindistan, G. Kore, Endonezya ve Brezilya gibi ‘İthal Aşılı Kapitalist’ devler
yükselmektedir. Bu gerçeklik karşısında, şaşırıp kalmış. Teorik, pratik
neoliberal “cephanelerini” gözden geçirmeye başlamışlardır. Örneğin, bu
gelişmeden dolayı, her gün biraz daha eriyen ABD’nin küresel hegemonyası, onu
küresel kapitalist emperyalist hegemonya oyunundan “geri çekilmeye” itmiştir.
Kısmen geri çekilmeyi deneyen ABD, çözümü ülke içi cepheyi geliştirip
güçlendirerek, III. Dünya savaşına hazırlanmakta bulmuştur.

Ayrıca,
küresel Finanssal Oligarşinin, daha da geliştirip tahkim ettiği, kapitalist
işletmelere ait mal varlıkları üzerinden, “mülkiyeti tabana yayma” adı altında,
üretici sanayi periyodunu yedeğe alıp, sanal finansal kâğıtlar üzerinden,
“portföy yatırımcısı” girişimcilerine, finansal kumar oynatarak, “ekonomik”
yüzdelik kazanç periyodunu esas kapitalist iş haline getirmiş. Böylece çıkarcı,
acımasız, insani değerleri törpülenmiş, sosyopsikolojik tahribatlar ile “zona
hastalığının” pençesine düşmüş insan tipi yaratmışlardır. 2000’li yılların
başından itibaren, bir de insan aklı ile oynayarak, Blockchain teknolojisi denen
başka bir proje ile sayısal bulmaca (digital puzzle) çözme tekniği ile sözde
dijital sanal para (Bitcoin ve türevleri) “üreterek”, uluslararası kumar
araçlarını çeşitlendirmeyi denemektedirler.

Bu
noktadan itibaren, tekrar Marks’a dönersek:

Marks’ın,
emek gücü olarak işçi için hem “makineye
bağımlı”,
hem de üretim sürecinde “en
büyük üretici güç, devrimci sınıfın kendisidir”
belirlemesini yapması
amaçlı, çelişik ve ilginçtir. Amaçlıdır! Çünkü işçi sınıfını toplumsal devrimin
öznesi haline getirmek istemiştir. Oysa işçi sınıfı, Sanayi Devrimi ile üretim
sürecinde, faal olan makinenin eksikliklerini tamamlayan “bağımlı pasif” bir ayrıntı haline gelmiştir. Üretim sürecinde ve
toplumsal düzeyde, işçiyi devrimci ÖZNE kılacak hiçbir maddi neden yoktur.
Çünkü ‘Üretim Aleti ve Makinelerin’, tarihi olarak emip içselleştirdiği,
tarihsel kümülatif spesifik bilgi ve kazandığı spesifik üretici güç ve hız
yeteneği, emek gücü sahibi işçi ile kıyaslanmayacak ölçülerde birikime
sahiptir.  Dolayısıyla, makinenin “üretim
gücü” olan insandan değil, aksine “üretim gücü” olan insanın, üretim sürecinde
makineden öğrenecekleri vardır. Alet ve makineler, ‘Tarihsel Toplumsal
Mülkiyeti” ve bilgiyi, üzerinde taşıyıp bize ulaştıran kümülatif inorganik
tarihsel bilginin temsilcileridir. Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY) bu
nedenlerden dolayı vardır ve üretim süreçlerinde etkindir.

Marks’ın
görüşlerinin merkezinde, üretim sürecinde, “üretim gücü” olan insan sürekli
vardır. Bu insan, kapitalizmde “proletarya” veya sınıf bilinçli “devrimci
proletarya”; “sosyalizm/komünizmde” ise mülkiyetsiz, nasıl olacaksa, devlete
çalışan sözde “özgür emekçi bireydir”. Marks’ın konu ile ilgili teorik
tespitlerinde de görülebileceği gibi insanın üretim sürecinde, üretim gücü
olmaktan feragat etmesi, özgürleşmesi, üretim sürecinin dışına çıkması, makine
ve makineler sistemine bağlı, işçi veya kendi deyimiyle “alet insan” olmaktan
kurtulması diye bir düşünce kırıntısına rastlansa bile, toplumsal değişim
dönüşüm için hesaba katılmamış. Bu yönlü bir çözümleme yapılmamıştır. Üstüne
üstlük Marks, “işçi kategorisi ortadan
kaldırılmaz, bütün insanları içine alacak şekilde genişletilir
” [[14]] diyerek tüm insanlığı, sürekli üretim sürecinde, “üretim gücü” olarak tutmaya
çalışır. Teorik inşayı, “devrim ve sosyalizm/komünizm” davasını bu temelde inşa
etmeyi sürdürür. Çünkü Marks, “dünyayı değiştirmek” için toplumsal devrim ve
sosyalizmin öznesi olacak sınıfsal bir ÖZNE lazımdı. Bu da üretim sürecinde,
hazırda bulunan ve üretim gücü olan, “işçi/proletarya sınıfından” başkası olamazdı.
Bu nedenle Marks, Hegelci efendi-köle diyalektiğine öykünerek, proletaryayı
tespit edip elden bırakmadı. Bu temelde, diyalektik yöntem ile Diyalektik
Tarihi Materyalist Yöntemi eğip bükerek, işçi sınıfının tarihi rolünü abartarak
idealize etti. Abartmakla kalmadı, işçi sınıfına, hiç olmadık tarihi “devrimci”
bir önderlik misyonu yükleyerek, onu “SİSTEM DIŞI” sınıf mücadelesi sahnesinde
OYNATTI. Böylece Marksizm, ideolojik ve pratik olarak çöktü.

(devam edecek)

DİPNOTLAR:


[1] Karl Marks, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, 3. Baskı,
S. 185.

[2] Marks –Engels (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim
ve Sosyalizm Yayınları (1976), S. 39.

[3]
Lenin,
(1894), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1. Baskı
(1977), S. 222-229.

[4]
Lenin,
A.g.e, S. 223.

[5] İnsan kişiliğinin oluşumunu, “bireylerin ne oldukları, onların
üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır”
  ifadesinde tanımlamak mümkündür. Bu anlayış
temelinde Marks, kapitalist kişilik ile sosyalizmin inşa edilemeyeceğini
görmesi gerekirdi.  Ama ne yazık ki
göremedi. Bu anlayışla, Marks’ı tekrar eden Lenin, yıllar sonra bu
eksikliği,  pratik tecrübe ile “itiraf”
etmiş oldu.

[6]
Lenin,
A.g.e, S. 194.

[7] (a) John
Micklethwait and Adrian Wooldridge (2003), The Company, Weidenfeld &
Nicolson, 1’th published (2003) in London. P. 13 to 36.

(b) Samuel Noah Kramer (1956),
Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi, 1. Basım (1999), S. 69-75.

[8] Antony
Wild (1999), The East India Company, Harper Collins, Publishers India (2000),
P. 10.

[9] Engels,
F. (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları,
(1975), S. 444.

[10]
Lenin,
(1894), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1. Baskı
(1977), S. 222-229.

[11] Küresel
Oligarklar, insanlığın köküne kibrit suyu döküp, ateşlemek üzere; bilimi, bilim
insanlarını ve akademiyi kullanarak legal veya illegal, çok çeşitli ve çok
yönlü faşist projeler geliştirip uygulamaya koymuş bulunmaktadırlar.
Onlar,  bu projelerin, hem
geçerliliğini,  hem de büyük insanlık
tarafından geliştirilen muhtemel tepkilerini test etmeye çalışmaktadırlar. Bu
projelerin toplamda özü, “nüfus sadeleştirmesine” yönelik projesi çalışmasıdır.
Bu proje uyarınca, söylenti düzeyinde “dünya nüfusunu, 500 milyona düşürmeyi”
piyasaya sızdırarak, test etmektedirler. Dolayısıyla, kim kendisini bu 500
milyonun içinde buluyorsa, onun için “mesele yoktur”. [bu rakam, 8 milyar dünya
nüfusunun, % 6.25’ine tekabül etmektedir.] Ama bu nedenle insanlık, özellikle
büyük insanlık, bu faşizan çılgınlıklardan kurtulmak için elini çabuk tutmak
zorundadır. Çünkü bu çılgınlılardan kurtulmanın yolu, kapitalizmin sosyalizme
dönüşümünden başka, insani bir çıkış yolu yoktur. Küresel Oligarkların bu
çılgınlıkları, uzunca bir süredir artık “küpüne zarar vermektedir”. Hatta
tehlike, küresel çapta, insanlığın varlığı yokluğu meselesine doğru
ilerletilmektedir…

[12] Bu
örneği, varsayım üzerine veriyorum. Çünkü burjuva akademik çevreler, reel
işsizliği gizlemek için oldukça yüksek manipülatif bir çaba saf etmekte, her
yeni teknolojinin, kaybettirdiklerinden daha çok iş yarattığını iddia ederek,
bilgi kirliliği yaratmaya çalışmaktadırlar.

[13] K. Marks (1867), Kapital, Cilt I, Sol Yayınlar, 3. basım,
S. 444 ve 447.

[14] Karl Marks (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 5.
Baskı (2009),  S. 108.