Pazartesi , 20 Eylül 2021

TÜRKİYE’DE “ÜNİVERSİTELİ OLMAK” KAVRAMI ÜZERİNE – Mete Kaan Kaynar

PAZAR, PAZAR

21.06.2020

İlm kesbiyle pâye-i rif’at

Ârzû-yi muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kîl ü kal imiş ancak[1]

Fuzulî

Senaryosunu Gülse Birsel’in yazdığı Avrupa Yakası
isimli bir sitcom vardı; muhtemel ki, denk gelmişsiniz, izlemişsinizdir.  İzlediyseniz, Erol Günaydın’ın
canlandırdığı  Avrupa Yakası dergisi
İdari Müdürü Burhan Altıntop karakterini mutlaka
hatırlayacaksınızdır.  Burhan, birlikte
çalıştığı beyaz yakalı/Türklere, “sosyete”ye onlarla aynı sosyal-statüde
olduğunu hatırlatabilmek için üniversiteli olduğunu, üniversite mezunu
olduğunu  mütemadiyen vurgulamak zorunda kalıyordu.
 Mizah bu ya, altı üstü açık öğretim
mezunuydu;  dolayısıyla aslında “üniversiteli
bile sayılmazdı  hatta zaten yaşam
tarzıyla da sosyete/société’nin üyesi bile kabul edilmezdi.

Biz, Fransızca’dan aldığımız sosyete (société)
kelimesini, bir sosyal bilim kavramı olarak “toplum” anlamının uzağında,
Batılı yaşam/tüketim tarzlarını benimseyen insanlar, tuzu kurular, zenginler,
çoğunca da celebrity anlamında kullanmayı tercih edegeldik. “İstanbul
sosyetesinin gözde mekanı….”
İfadesinin ana akım gazetelerin cemiyet
haberleri sayfasının en popüler ifadelerinden biri olduğunu hatırlarsınız.
Osmanlı’nın her döneminde mevcut olsa da lise ders kitaplarının sadece Sened-i
İttifak
ile  birlikte adı anılan âyan’ı
bugünün sosyetesi sayabilir miyiz?  Hiç
bilemeyeceğiz bu sorunun kesin cevabını ama kelime anlamıyla içinde yaşadığı
çevrede sivrilmiş, göz önündeki insan (erkek) anlamında -ki zaten âyan
kelimesi âyn, göz kelimesinden türemiş- âyan ile bizim ünlü
(gözde, âyan, kodaman) sosyete mensubu zürefa’nın (zarif,
kibarların) aynı değilse de yakın akraba  olacaklarını tasavvur edebiliriz.

Nitekim Özcan Mert de, İslâm Ansiklopesi’ndeki
makalesinde ayânın çok geniş mânada kullanıldığını, “Tarihî belgelerde
voyvoda, mütesellim, muhassıl, mutasarrıf ve vali olarak görülen yerli
hânedanlar[ın], aynı zamanda âyan… tabirleriyle de” ifade edildiğini
belirtmektedir. “Ayrıca molla, kadı, müftü, müderris, seyyid ve tarikat şeyhi
gibi ilmiye mensupları, kethüdâ yeri ve yeniçeri serdarı gibi kapıkulları ve
bunların mâzul ve emeklileri ile çocukları, kasapbaşı ve bakkalbaşı gibi
esnafın önde gelenleri, zahireci, kuyumcu, sarraf, bezzâz ve çuhacı gibi tüccar
ve mültezimler âyandan sayılmıştır.”  W. Pareto’nun
governing elites kavramına çok yakın bir yerdeyiz. Gözde, gözönünde,
seçkin (elit), ileri gelen âyan
ya da sosyete, farklı dönemlerin
ve/ya farklı toplumların birbirlerinden çok da tezat noktalara işaret etmeyen  kavramları

Lafı dağıtmayayım, Mert’in de âyanın içinde saydığı
kesimlerin genel profillerine baktığımızda ya da âyanın gözde,
kodaman, ileri gelen  elit
anlamlarından
bir kavramsal hat çekip bugünün sosyetesine bağladığımızda, tıpkı Burhan
Altıntop karakterinin olduğu gibi günümüz gençlerinin de “üniversiteli olmak”a
bir alanda yüksek öğrenim görmek” anlamının dışında, bir sosyal
statü
sahibi olmak, toplumun gözdeleri, âyanı, eliti, sosyetesi içine
girmekle benzer anlamla yüklediklerini düşünebiliriz.

Eğitim sadece Türkiye’de değil tüm dünyada sosyal statü
kalıplarının belirteçleri arasında yer alır. Davranış bilimciler boşuna   eğitimi, (bireyin yetenekleri, eğitim seviyesi, sahip olunan meslek,
yaş ve cinsiyet durumu  gibi)
sosyal statü
belirleyen faktörler arasında saymıyorlar. Ama Türkiye’nin ilk dönemlerine
dönüp baktığımızda bırakın üniversite mezunu olmayı, 8/3/1926 tarih, 788 sayılı
Memurin Kanunu’nun 4. Maddesinin D bendinde ifade edildiği şekliyle
memur olabilmek için “Lâakal [min.] orta mekteplerden mezun olmak” şartı
arandığını unutmamak gerekiyor.  “Memur
olmak
”ın  dönemin sosyetesi, cemiyet
yaşantısı
içine girmenin mütemmim cüzü olduğunu söyleyebilir miyiz? Hiç
kuşkusuz evet. (Erken ve yakın) Cumhuriyetin memuru genel anlamda sosyetenin,
cemiyet hayatının içindeydi ama bütün sosyete de memurlardan müteşekkil
değildi. Bir başka ifade ile türküde de geçtiği gibi, “memur (öğretmen)
karısı
” olmak sosyeteye girmenin (naylon çorap girmenin) de
ayrılmaz bir rüknüydü.[2] Tokat yöresinde (bir statü
sembolü olarak) naylon çorap giymek 
ile özdeşleştirilen “öğretmen karısı olmakMuzaffer Sarısözen’in
1951 yılında derlediği bambaşka bir (Burdur Yöresi) türküde (Yayla
Yollarında Yürüdüm Geldim
)  farklı
bir şekilde dile getirilir. Bu türküde genç kızımız sosyete  ile sıradan, âyan ile avam,
kentli ile köylü, okumuş (omuzu tüfekli) ile okumamış (inekli,
yoğurdu sinekli
) arasındaki statü farklarını çok daha net özetler: “Ben
varmam inekliye/Yoğurdu sinekliye/Allah nasip eylesin/Omuzu tüfekliye”

Adnan Menderes’in hayatı “üniversiteli olmak”ın sosyal statü ile ilişkisine  dair verilebilecek en manidar örneklerinden biridir. İzmir Amerikan Koleji mezunu,  müreffeh bir landlord, Adnan Menderes,  CHP milletvekili olduktan sonra Ankara Adliye Hukuk Mektebi’ni (sonranın Ankara Hukuk Fakültesi) bitirir. Şevket Süreyya Aydemir Menderes’in Dramı’nda, onun Hukuk Fakültesi’ne girmesinde, dönemin önemli figürü Parti Genel Sekreteri, Recep Peker’in  lise mezunu Menderes’e küçümser tarzda “Neden tahsilinde ilerlemiyorsun?” diye sormasının da etkili olduğunu söyler. Böyle bir anekdotun gerçekten olup olmaması bir yana mal varlığı yerinde, bir işe, mesleğe ihtiyaç duymayan ve zaten milletvekili seçilmiş bir zatın neden hukuk konusunda yüksek öğrenim görmek da  bir meslek sahibi olmak için değil -ki Adnan Menderes hiçbir zaman hukuk mesleği ile uğraşmadı- “üniversiteli olmak” için  Ankara Hukuk’a girdiğini anlamanın yolunun, genç Anadolu kadınının öğretmene varmak, naylon çorap giymek ve statü sahibi olmak arasında kurduğu rabıtayı anlamaktan geçtiğini söyleyebiliriz

 Nitekim Necip
Fazıl’a
bakılırsa (Benim Gözümde Menderes) dönemin Ankara Hukuku,
yaşını başını almış, memur olduktan sonra tahsilini tamamlamaya çalışan
kimselerle doludur. Kısakürek dönemin Ankara Hukuku’nu “…acil yardım kliniği
halinde acil tahsil ocağı” diyerek sarakaya da alır. Dönemin Hukuk Mektebindeki
hocaların bile (İstanbul Mebusu Tevfik Kamil Bey Roma Hukuku, Gümüşhane Mebusu
Cemal Hüsnü Bey İktisat, İstanbul Mebusu 
Yusuf Akçuralı da Siyasî Tarih derslerine giriyorlardı) bir kısmının
mebus olduklarına bakılırsa Kısakürek’in 
haksız olmadığı da söylenebilir.

Özetler, toparlarsak; Türkiye’de üniversiteli olmak, tüm
dünyada olduğu gibi  kişinin sosyal
statüsü
nü etkileyen faktörlerden biridir; farksa üniversite eğitimine
yüklenen anlama mündemiçtir. Şöyle ki, davranış bilimleri bize bir kişinin bir
konuda yüksek öğrenim görmesinin onun kişisel yetenek ve becerilerine
dolayısıyla da o kişinin sosyal statüsünün yükselmesine etki edecek
faktörlerden biri olduğunu söylemekle yetiniyor. Türkiye örneğinde ise “üniversiteli
olmak
” ile eğitim almak, aldığı eğitim ile kişisel kalitesini geliştirmek
ve böylece sosyal statüsüne yükseltmek arasındaki bağ -yok değil ama- zayıf; en
azından çok güçlü değil.

Üniversiteli
olmak
” okuyanı yönetici elite sokacak, geniş anlamda âyana
dahil edecek temel unsur olageldi; bunun, hiç değilse 1980’lere kadar sürgit
devam ettiğini söyleyebiliriz. Elbette bu, eğitim konusunda  hiçbir değişikliğin yaşanmadığını iddia etmek
anlamına gelmez -ki Mehmet Ö. Alkan Hoca Osmanlı İmparatorluğu’nda
Modernleşme
makalesinde bu dönüşümün izleğini de çizer: “Türkiye’nin
siyasal tarihi ile eğitim alanında meydana gelen değişimler arasında paralellik
vardır. Siyasal değişimin özellikleri eğitim sistemine yansımakta gecikmemiş,
siyasal iktidarlar eğitim aracılığı ile kendi değerlerini topluma aktarmaya
çalışmışlardır.” Alkan Tanzimat dönemi aydın elitinin “…bürokrasinin kendisini
yasal güvenceye kavuşturması sonrasında, bürokrasi içinden usta-çırak
ilişkisiyle… II. Abdülhamid döneminin muhalif aydını ve yönetici eliti ise
bizzat II. Abdülhamid’in kurduğu okullarda” yetiştiğini belirtmektedir..
Meşrutiyet dönemine yasal partiler ve dernekler aydınların ve elitin yetiştiği
başlıca kaynak durumuna gelecektir. Tanzimat sonrasında (askerî ve sivil)
bürokrasi dışında yine devlete bağlı üç meslek grubu; Öğretmenler, hekimler
ve mühendisler modernleşme militanı olarak ortaya çıkmışlardır.

Taner Timur, Toplumsal Değişim ve Üniversite’sinde  altını çizdiği gibi,  “Osmanlı medreseleri, bir çeşit devlet kurumu
olarak, Osmanlı düzeninin çok önemli bir parçasını oluşturuyorlardı.” Tanzimat’a
kadar eğitimin bir diğer kaynağı da Fatih ile birlikte şekillene Saray
Okulları
(Enderun) idi.  Eğitim
tarihimiz ile ilgili detaylar bir yana, burada altını çizmek istediğim husus
bugün üniversite dediğimiz kurumun genetik kodlarını çizen iki kurumun (medrese,
enderun) da devlet ve  devletin
gözde, sivrilmiş anlamında -geniş anlamda- âyan ile ilişkisidir. Zaten
Türkiye’de üniversiteli olmak ile 
sosyal statü arasında kurulan ilişki de tarihteki medrese/enderun
ve onun “devlet”; “devlet” kavramının da  ululuk, büyüklük, büyük rütbe, büyük mevki ve makam,  mutluluk, saâdet, tâlih ve baht gibi
anlamlar arasında kurulan düşünsel bağda tesis edilmektedir. Tartıştığımız
şey artık kesinlikle bir yükseköğretim değildir; devletin, devlet kavramının
içinde gizli mutluluk, saadet, baht ve talihe erişmenin en kestirme yolu olarak
“üniversiteli olmak”tır.

Elbette
bizim bugün üniversitelere yüklediğimiz anlamla, Osmanlı’nın sahn-ı semân
medreselerine yüklediği anlamlar aynı değildi ama bugün “üniversiteli olmak”ı
konuşacaksak mecburen o günlerden kalan genetik mirası da anmamız ve
anlamamız gerekiyor.

Osmanlı’da
dönüşümün askeriyede başladığı ama askerî dönüşümün aynı zamanda eğitim
kurumlarında reform ve dönüşüm anlamına geldiğini de unutmamak gerekiyor. Çok
eski örneklere gerek yok; İsmet İnönü’nün bir mühendis,  Rıza Nur’un da bir asker olduğunu söylesem
Osmanlı’dan  yakın tarihimize  eğitim (üniversite)-askerlik-reform
kavramlarının ne kadar iç içe geçtiklerini 
özetlemiş olabileceğimi
düşünüyorum.

Cumhuriyet’in
elinde Osmanlı’dan miras Darülfunun’dan başka bir üniversitesi yoktur.
Buranın rejimle iltisakı da sorunludur ki 1933’deki “reform”un temel sebeplerinden
biri de budur. İstanbul Üniversitesi’ni 1944’te İstanbul Teknik
Üniversitesi
takip edecektir. Aynı tarihlerde Ankara’da Ankara Adalet ve Hukuk
Mektebi (1925),  Ankara Yüksek Ziraat
Okulu (1930), DTCF (1935) ve 1935’de Ankara’ya taşınmasına karar verilen ve
1938’de adı Siyasal Bilgiler Okulu olarak değiştirilen Mektebi
Mülkiye
’den başka okul yoktur. 
Buralarda okumak için Ankara ve İstanbul’a gelen insanlar içinde
üniversite eğitimi,  bu yüksek öğretim
kurumunda elde edilecek teknik ve mesleki bilgiden çok daha fazla bir anlama
geliyordu; tıpkı Adnan Menderes örneğinde olduğu gibi.  Hukuk, Ziraat ya da Hukuk bilgisi elbette
önemliydi ama Mekteb-i Mülkiye’de ya da Hukuk Mektebi’nde okumak bundan çok
daha fazlası anlamına geliyordu.

İkinci
Dünya Savaşı sonrası dönem dünyada da Türkiye’de de  üniversitelerin sayılarının artmaya,
kapasitelerinin genişlemeye başladıkları bir dönemdir. Türkiye’de 1950’lerden başlayarak
üniversitelerin Ankara ve İstanbul dışına çıkarak yurt sathına yayılmaya
başladıklarını görürüz. 1955’de kurulan Karadeniz Teknik ve Ege
üniversiteleri, 1957’de Erzurum’da açılan Atatürk Üniversitesi bu
çabaların ilk ve somut örnekleridir. 

68’li
yıllara gelindiğinde dünyanın zeitgesti Türkiye’yi de saracak olsa da üniversite,
hâlâ sosyal statü kazanmanın, yönetici elit, âyan içine girmenin anahtar
kurumudur. 68’in Siyasal’ında hâlâ  bir bacağını
Sakarya Savaşı’nda bırakmış bir Kurtuluş Savaşı gazisinin torunu;  tornacı bir babanın oğlu okumaktadır(!)  Fakirdir, paltoya paraları yetmediğinden dedesinin
üç aylığından arta kalan parayla alınır parkası(!) Üst cebi sökülmüş, kirli yeşil bir
renkte, eskicene bir parka giyse de bir sabah sırtında parkasıyla ülkenin
kaderini değiştirmek için yola çıkan bu genç, dört hain kurşunla (Karaca’nın
burada Milliyetçi cepheyi ve onu teşkil eden dört partiyi ima ettiğini söylenir)
öldürülmüş, parkasıyla yatar iken bulunacaktır (!)  Mülkiye’nin parkalı genci, seçilmiştir,
elittir, misyon sahibidir; vatan aşkından başka aşkla çarpmayan kalbi, (büyük
harfle) Vatan’ın gözyaşlarını dindirmek için görevine hazırdır.
bu misyonla parkalı genç, ülkenin siyasî kaderinde rol oynar. İşte tam da bu
özelliğidir ki  parkalı genci, tamircide
çıraklık yapan, okuduğu cildi parlak kağıt kaplı pahalı kitapların etkisiyle
zengin kızına gönlünü kaptıran akranından ayrılır.

1950’lerde
başlayan üniversiteleri yurt sathına yayma politikası 1980 sonrasında iyiden
iyiye şirazesinden çıkacak, her ile bir üniversite kurma politikası, taşra
illerini o ilde kurulacak üniversiteye gelecek öğrenci ve hocaların
harcamalarıyla canlandırma, ayakta tutma politikasına dönüşecektir. 1982’den
sonra Açık Öğretim Fakültesi ile o dönem mektupla öğretim denilen
eğitim sistemi de devreye girer; 1984 yılında ise Ankara’da yasaötesi
yöntemlerle kurulan Bilkent Üniversitesi ile Türkiye vakıf üniversiteleri
ile tanışmaya başlar. Artık üniversitenin ne elitle, âyanla, gözde ile
sosyete
ile… ne de misyon sahibi parkalı gençlerle bir alakası
vardır. Sistem 1980 sonrasında üniversiteli gençleri  sinema bileti, hamburger, ev kirası, çay
cocacola, üniversite harcı
vb. olarak kodlamakta ve onlardan kurudukları
illerin esnafının yüzünü güldürmelerinden başka bir şey beklememektedir. Vakıflar,  nasıl Osmanlı pratiğinde malını müsadereden
kurtarmak isteyen ricalin hile-i şeriyyesine mevzu olduysa 1980’den sonra da Üniversite
A.Ş
’yi meşrulaştırma, üzerini örterek onları masumlaştırma görevi
üstlendiler.

Suçlu
kimdir?  Esnafın yüzünü güldürsün diye
açılan taşra üniversitelerinde okuyan öğrenciler mi, vakıf üniversitesi diye
açılan Üniversite A.Ş.’lerde okuyanlar mı yoksa  oralarda çalışanlar mı? Yoksa bu tabloya bizi
mahkum eden hükümetler mi?

Üniversite
sisteminin iflas raddesine geldiği  bu
kadar açıkken önümüzdeki hafta 2 milyon 433 bin 219 öğrenci yine üniversite
sınavına girecek. Tüm gençlere ve elbette kendi kızıma, Deniz’ime de önce sabır
sonra selamet dileklerimle…

Keyifli
Pazarlar


[1] İlmin
kazanılmasıyla (kesbiyle)  unvanın
yükselmesi (pâye-i rif’at)  imkansız bir
arzuymuş (Ârzû-yi muhâl imiş) ancak, Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir o onu
dedi bu bunu dedi (kîl ü kal) imiş ancak

[2]
Türkü’nün 25.08.1975 tarihinde Tuğrul Şan tarafından  derlenen versiyonunda Ordu, Aybastı yöresine
ait olduğu kaytlı (Rep No 1188). Lakin 
aynı türkünün Tokat Reşadiye yöresine ait (Abum Abum) farklı bir
versiyonu da  Davut Şahin tarafından
derlenmiştir. Bu versiyondaki  sözleri
şöyle : “Öğretmene varamadım/Naylon çorap giyemedim/ Muradıma eremedim”