Cuma , 13 Aralık 2019

İnsan haklarının teori ve pratiği* Thierry Meyssan

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, her sorumluluk sahibi kişinin uygulamaya çalıştığı bir ideali ortaya koymaktadır. Ancak tüm sancıları aynı anda yenmek mümkün değildir. Aynı zamanda, somut bir ilerleme kaydedebilmemiz için bu haklar arasında bir hiyerarşi de oluşturmaktadır. Bazı güçler, kendi işledikleri suçları daha iyi gizleyebilmek için ötekileri insan haklarını ihlal etmekle suçlamaktadırlar. Ağacın ormanı gizlediği durumlar da olabilmektedir.

10 Aralık 1948’de, Paris Chaillot Sarayı’nda toplanan BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etti.

İnsan Hakları

İnsanlık zaman içerisinde insanın eşitliği ülküsünü formüle etti: « İnsan Hakları ». Birçok ülke, daha Birleşmiş Milletler tarafından somutlaştırılmadan önce bunu öngördüğünü iddia etmektedir. Zamanla, birçok kişi bu kavramı etnolojik boyutuyla anlamadan kullandı ve onu çarpıttı.

19 Eylül 2019’da Güvenlik Konseyi’ndeki ateşli tartışma, « İnsan Hakları »nın karşıt anlamına varacak kadar nasıl kötüye kullanıldığını ortaya koydu.

Dünyanın her yerinde ve tüm devirlerde liderler, insanların haklar anlamında eşit olduklarını ifade etmeye çalıştılar. Bilinen en eski örnekler, inanç özgürlüğünü getiren Pers İmparatoru II. Kiros’un (M.Ö. V. Yüzyıl) –ki bir replikası Birleşmiş Milletler merkezini süsler– silindiri ya da Hint İmparatoru Asoka’nın (MÖ II. Yüzyıl) insanlar dahil tüm canlı varlıklara işkence yapılmasını yasaklayan fermanları tarafından doğrulanmaktadır. Bu hükümdarlar, evrensel olduğunu düşündükleri kurallar adına ülkelerinin yasalarını sarsıyorlardı.

Modern hukukun inşasını ele alırsak, İngiliz Magna Carta’sı (XIII. Yüzyıl) hiç kimsenin adil bir şekilde yargılanmadan hapsedilemeyeceğini belirtmektedir. Özellikle, XVII. Yüzyılda halkın ve Parlamentonun haklarını sıralayan Bill of Rights (Haklar Bildirgesi) tarafından tamamlanmıştır. James Madison, bir yüzyıl sonra, aynı düşüncelerle ABD’nin Bill of Rights’ını yazmıştır. Bu bildirge, federal devletlerinkini değil, sadece federal hükümetin yetkilerini sınırlandırmaktadır. Anglosakson gelenek, bireysel hakları kabul eder ve bunları « devlet aklı » karşısında korur.

Bu konu, 1789’da Fransız Kurucu Meclisi tarafından radikal bir şekilde ele alınmıştır. Ona göre, yurttaşlarla hükümdarları arasındaki eşitliği öne sürmek için, hükümdarın mutlak iktidarını sınırlandırmak yeterli değildir, iktidarın halktan kaynaklandığı ve ona karşı uygulanamayacağı ortaya konulmalıdır. Bu metin, Fransız Kilisesi’nin temsilcileri (ama daha sonra bir süre Papalık tarafından reddedilmiştir) de dahil olmak üzere, soylular ve Kral XVI. Louis tarafından oybirliği ile kabul edilmiştir. Artık « İnsan Hakları » değil, ama « İnsan ve Yurttaş Hakları » söz konusudur.

XIX. Yüzyılda İsviçreli Henry Dunant, devletlerin bizzat kendi kurallarını ihlal ettiği bir devirde, savaşlara katılan insanların haklarını güvence altına almaya çalışmıştır. Buna İnsancıl Hukuk adı verildi.

İşte Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde sentezlenen bu ve bunun gibi diğer farklı kültürler olmuştur. Tanrı tarafından istendiği ya da doğadan kaynaklandığı için değil, ama sadece 193 üye devlet tarafından paylaşıldığı için « evrenseldir ».

Öncelikle bütün insanların « özgür, onur ve haklar bakımından eşit » doğduğunu, sadece kendilerinden değil, ama birbirilerine karşı da sorumlu olduklarını ortaya koymaktadır (1. Madde). İlk defa, Milletler Cemiyeti’nin sömürgeci sistemi muhafaza etmek için yapmayı reddettiği şekilde, İnsan Hakları’nın kendi ülkelerine karşın, her ülkede aynı olduğunu belirtmektedir (2. Madde). Ve son olarak, en önemlileri « yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği » olan bu haklar arasında bir hiyerarşinin var olduğunu dile getirmektedir, çünkü söz konusu olan birbiriyle çelişen iyi niyetlerden oluşan bir katalog hazırlamak değil, ama dünya toplumunu örgütlemektir (3. Madde). Ardından kölelikle (4. Madde) ve sadece o zaman işkenceyle mücadele gelmektedir (5. Madde). Bu ilkelerin tamamı önemlidir ve ancak bu sıra içerisinde gerçekleştirilebilirler.

Bugün, barış içerisinde yaşayan ve kölelikten arındırılmış gelişmiş ülkelerde, İnsan Hakları konusunu yalnızca işkenceye karşı ve hakça bir adalet için mücadele olarak görmekteyiz. Bu birçok insanın sahip olmadığı bir lükstür.

İmzalanmasından itibaren bu yapı, başta « Birleşik Krallık » ve « İnsani Müdahale » olmak üzere, onu bizzat geliştirenler tarafından yadsınmıştır. Britanya İmparatorluğu bu kavramı XIX. Yüzyılda ezilen halklara yardım etmek için değil, ama Osmanlı İmparatorluğu’nu yenmek için icat etmişti. Soğuk Savaş sırasında Çin ve SSCB ile mücadele etmek üzere onu yeniden ele aldı. Tarih, onun Fransız Bernard Kouchner tarafından boat people’lerin kaderini araçsallaştırılmasıyla bugüne taşınmasını istedi. Kameralar önünde « yeniden yakalanmalarını » görüntülemek için bu insanları yeniden denize atmaktan çekinmeden, aşırı yüklenmiş gemilerde başıboş sığınmacıların kurtarılışını sahneye koydu. Bu görüntülerin kışkırttığı hisler, otomatik olarak onlara yönelik bir duygudaşlığa yol açıyordu.

 Ancak bu kurbanların korkunç kaderi bize, hükümetlerinin sözde gayrimeşruluğundan bağımsız olarak, mücadelelerinin sözde doğruluğu hakkında hiçbir şey söylemiyordu. Bugün Akdeniz’deki göçmenlerin kaderini bildirmek için kullanılan aynı tekniktir. Bunların arasından binlercesinin korkunç bir şekilde boğulması, bize yola çıkış nedenleri hakkında hiçbir şey söylememekte ve başkalarının yaşadığı topraklara girme haklarını doğrulamamaktadır. Belki de haklıdırlar, belki de değil. Bunu duygular değil ancak düşünceler söyleyebilir.

Almanya, Belçika ve Kuveyt’in İdlib’e yönelik insani girişimi

Gelelim 19 Eylül 2019 tarihinde Güvenlik Konseyi’nde yaşanan tartışmaya. Almanya, Belçika ve Kuveyt, ayrım gözetmeksizin terörizmle mücadele eden Suriye ve Rus orduları tarafından katledilen İdlib Eyaletindeki sivilleri kurtarmak için bir karar tasarısı (S / 2019/756) sundular. Bu belgeden önce, hastanelerin bombardımanını ve acımasız diktatör « Beşar » rejimine karşı düşman sivillerin yaşam koşullarını anlatan yoğun bir kampanya yürütülmüştü.

İncelendikten sonra, usulüne uygun olarak kayıtlara geçen herhangi bir bombalanmış hastanenin bulunmadığı; çeşitli BM kurumları da dahil olmak üzere herkes tahmin yoluyla kendi farklı ve çelişkili rakamlarına ulaştığını iddia ettiğinden, bir savaş alanında istatistik oluşturmanın imkansız olduğu görülecektir. Oysa bu savaşta olayları nicelendiremediğimiz gerçeği, onları yorumlama şeklimizi sarsmaktadır.

Benzer karar tasarıları, Halep ve Guta savaşlarında Batılılar tarafından sunulmuştu. Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun vetoları ile engellenmişlerdi. Bununla birlikte, çok daha yıkıcı ve ölümcül olan Rakka savaşı sırasında hiçbir tasarı sunulmadı. Aradaki tek fark Rakka’nın Suriye-Rus orduları tarafından değil Batı Koalisyonu tarafından yerle bir edilmesiydi. Başka bir deyişle, her ne kadar kurbanların kaderi dört vakanın hepsinde benzer şekilde trajik olsa da, Almanya, Belçika ve Kuveyt’e göre Batılılar yaptığında değil ama Suriye ve Rusya’ya isnat edilebildiği zaman kınanabilir.

Sahada mevcut olan askerlerin, içerisinde savaştıkları Batı Koalisyonunun körlüğünü gözlemlediğini ve bunu Suriye ve Rus güçlerinin seçiciliğiyle karşılaştırdıklarını anımsatalım. CentCom’un 50 analisti bu acımasızlıkları Pentagon’un Başmüfettişine ilettikleri için cezalandırıldılar. Fransız Albay François-Régis Legrier, Revue Défense Nationale dergisinde utancını ve öfkesini aktardığı için ağır bir şekilde cezalandırıldı.

Almanya, Belçika ve Kuveyt’in « Beşar rejiminin » terörle mücadele görüntüsü altında kendi halkını katledeceği fikri « insan hakları » idealini altüst etmektedir. Gerçekten de burada terörle mücadeleden bahsederken, elde kaleşnikofla insanları katleden veya bir konser salonundaki izleyicilerin başlarını kesen birkaç kişiden değil ama bir baskı rejimini dayatmak için halka saldıran binlerce savaşçıdan söz etmekteyiz. « Beşar rejiminin » ilk görevi, halkını bu vahşi ordudan kurtarmak, « yaşam, özgürlük ve güvenlik » hakkını yeniden tesis etmektir.

Avrupa’nın İdlib’teki cihatçılara verdiği desteği inkar etsek bile, Almanya ve Belçika iyi niyetle davrandıklarını iddia edemezler: ABD güçlerine teslim olan ve şimdi de yedek güçleri Kürtlerin elinde esir tutulan, cihadı uygulayan yüzlerce vatandaşının ülkelerine geri dönmelerini istememektedirler. Dolayısıyla onların tehlikeli olduklarının tamamen bilincindedirler. Kendileri yapmak yerine diğer hükümetlerden onları asmalarını istediklerinde, kendi ülkelerinde ölüm cezasını reddetmeleriyle gurur duyabilirler.

Almanya, Belçika ve Kuveyt’in insani ikiyüzlülüğü

Almanya, Belçika ve Kuveyt’in ikili dilini ortaya koyduktan sonra, karar tasarılarının gizli nedenlerine bir göz atalım. Batılılar, Suriye Arap Cumhuriyeti’ni devirmeleri umuduyla El-Kaide cihatçılarını desteklediler. Bu, Libya’da başarılı olan stratejinin bir uzantısıydı. 2011 yılında, El Kaide’ye katılan Libya İslami Mücadele Grubu (GİCL) cihatçıları, CİA tarafından savaştıkları Irak’tan, geldikleri ülke Libya’ya sevk edildiler. Burada NATO’nun hava operasyonu için kara birliklerini sağladılar. Daha sonra Mülteciler Yüksek Komiserliği (o dönem bugünkü BM Genel Sekreteri António Guterres yönetiminde olan) ve Türk gizli servisleri tarafından Özgür Suriye Ordusu’nu kurdukları Suriye’ye nakledildiler. « Beşar rejimini » devirmenin imkansız olduğu anlaşılınca, Anglosaksonlar cihatçıların birçoğunu yarı yolda bıraktı, ancak Almanlar ve Fransızlar onlara karşı sorumlu olduklarını hissetti. Çok sayıda İslam Emirliği’ni kurma fırsatı buldukları İdlib Eyaletinde yeniden bir araya geldiler. Almanya ve Fransa onları silahlandırmayı sürdürmekte ve bugün hala onları besleyen STK’ları desteklemeye devam etmektedir.

Almanya ve Fransa bu nedenle kınadıkları savaşın açık tarafı durumundadırlar. Ancak Paris’in Moskova ile olan ilişkilerini yumuşatmak isteyen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanların karar tasarısını imzalamamış ama sadık Charles Michel’den bunu Belçika adına yapmasını istemiştir. Bugün İdlib’teki cihatçılar için ne kadar harcama yaptığını bilmediğimiz Kuveyt buna katılmış, ancak bu ülkedeki destek gösterileri selefi hareketlerin Suriye’deki cihat adına burada 400 milyon dolar topladıkları devirleri akla getirmektedir.

Almanya, Belçika ve Kuveyt, bu karar tasarısını sunarak Çin ve Rusya’nın öfkesine yol açacaklarını biliyordu. Yine de Güvenlik Konseyi’ni bölmeyi seçtiler ve böylece otoritesini zayıflattılar. Bu davranış, Cumhurbaşkanı Trump etkisiyle çatlakların daha da derinleşmesi korkusuyla açıklanmaktadır. Batının Rusya ve Çin’e karşı geleneksel muhalefetinin yerini, bir Rusya/ABD/Çin küresel konseyi alabilir. Dolayısıyla Almanya, Batı kampını seferber etmeye çalışmaktadır, bedeli yüksek de olsa bunda başarılı da olmuştur. Atılımlarını sürdüren Almanya, Belçika ve Kuveyt, Güvenlik Konseyi’nin vetolarını aşmak üzere Genel Kurula başvurdu. Suriye Arap Cumhuriyeti’ni kınayan 10 sayfalık yeni bir karar tasarısı (A/HRC/42/L.22) sundu.

1 Eylül saat 00.00’da Şam’ın tek taraflı ateşkes ilanından bu yana çatışmalar durduğundan, artık İdlib’in Suriye askerleri tarafından kurtarılması gibi bir bahaneye sahip olmamalarına karşın bunu yapmaktan çekinmediler. « Beşar rejimi », işgalci cihatçıların tuzağa düşürdüğü yurttaşlarının kaçışını kolaylaştırmak için bir ara vermekteydi.

Bu arada, ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi Kelly Knight Craft, Çin’i Rusya’yı taklit ederek veto hakkını kullanmakla suçlama lüksünde bulundu (S/PV.8623); Beijing’in bağımsız ve kararlı bir dış politika izleme yolundaki sabırlı iradesini göz önünde bulundurduğumuzda bu hiç fayda getirmeyecek bir hakarettir. Bu yöntem bir kez daha Batı kampı için hakların eşitliğini inkar etmenin ve sözde üstünlüğünü ortaya koymanın yoludur.

İnsan Hakları savunucusu Beşar el-Esad

Şimdi de Suriye’nin bakış açısını inceleyelim. Uluslararası basına göre, 2011’de Suriye’de halk devrimi başlamıştı, ancak ne yazık ki işler beklendiği gibi gelişmemiş ve bir iç savaşa dönüşememişti. Yaşananlara ilişkin bu yoruma 2011’de inanmamız mümkün olabilse de, bugün itibariyle gün yüzüne çıkan birçok belge göz önünde bulundurduğumuzda bu artık mümkün değildir. Bu savaş daha 2001 yılından beri Washington tarafından planlanmış ve 2004 yılında Arabistanlı Lawrence’ın « Büyük Arap İsyanı » örnek alınarak Londra tarafından planlanan « Arap Baharları » bağlamında başlamıştır. Suudi Arabistan, hareketi başlatan Deraa isyancılarına önceden ödeme yaptığını ve onları silahlandırdığını itiraf etmiştir.

Suriye Arap Cumhuriyeti’nin, halkının, ordusunun ve cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın önde gelen sorumluluğu « yaşam, özgürlük ve güvenlik »ten oluşan evrensel insan haklarını savunmaktı. Müslüman Kardeşler cemaatini iktidara getirmek için dünyanın dört bir yanından getirilen cihatçı sürüsü karşısında bunu yaptılar.

Hiç şüphe yok ki polis ve Cumhuriyetin ordusuna suçlular da sızabilmiş; savaşın karmaşasında, üniforma giyerek suç işlemeye devam edebilmişlerdir; fakat tüm savaşlarda ortaya çıkabilen bu davranışların, bizzat bu savaşların kendisiyle hiçbir ilgisi yoktur. Silahların kaderi tersine döndüğünde, bunlar ciddi olarak cezalandırılmaktadırlar.

Hiç şüphe yok ki, Suriye topçusunun ve Rus Hava Kuvvetlerinin bombardımanları yalnızca cihatçı hedefleri yok etmekle kalmamış, aynı zamanda cihatçıların rehine aldıkları Suriye vatandaşlarının da ölümüne yol açmıştır. Maalesef aynı zamanda kendi adamlarını da öldürmek tüm savaşların ağır yüküdür. Şehitlikleri onların yasını tutan Suriye halkının, ordusunun ve cumhurbaşkanının suçu değildir. Bunun sorumluluğu, Almanya ve Fransa dahil, bunu isteyen saldırganlara aittir.

Libya’nın durumu, Suriye ile karşılaştırılamaz. Ancak, NATO operasyonundan sekiz yıl sonra, olanlar hakkında daha net bir düşünceye sahibiz.

Muammer Kaddafi, Bantuları ve Arapları uzlaştırdı, köleliğe son verdi ve halkının yaşam standardını önemli ölçüde yükseltti. Batılı devlet ya da hükümet başkanlarından daha fazla politik muhalif öldürmemesine karşın bir diktatör olarak nitelendirilmektedir. NATO, Cemahiriye’yi devirmek için, El Kaide savaşçılarına, Mısrata kabilesine ve Senusi Cemaatine güveniyordu. Yaklaşık 120.000 kişinin ölümüne yol açtı. İşlerin devamı çok sayıda analist tarafından öngörülmüştü: yaşam düzeyi çöktü, kölelik yeniden tesis edildi, Araplar ve Bantular arasındaki çatışma Sahra altı Afrika geneline yayıldı. Hiç kuşku yok ki Muammer Kaddafi, ülkesinde ve kıtasında, İnsan Haklarını NATO’dan daha fazla savunmuştur.

Suriye’de Beşar Esad, dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan inanç mozaiğini muhafaza etmiş, ekonomisini geliştirmiş ve İsrail ile zımni bir barışı müzakere etmiştir. Halkı ve ordusu, içlerinden en az 350 bin kişiyi şehit vermiştir. Ülkesi bugün harap olmuş durumdadır ve İsrail yeniden bir düşman haline gelmiştir. Bu felaketlerin sorumluluğu tümüyle saldırgan devletlere aittir. Suriyeliler, orduları ve devlet başkanları Beşar Esad, Batılıların ayakları altına aldığı İnsan Hakları’nı savunmak için ellerinden geleni yaptılar.

Batılılar, medeniyetlerinin ahlaki üstünlüğüne inanmaktadırlar. Dolayısıyla da başkalarının maruz kaldığı suçlarını görmemektedirler. İşte İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin herkesin hak ve onur açısından eşitliğini ortaya koyarak karşı çıktığı tam da bu kibirdir.

Çeviri: Osman Soysal

* Voltairenet.org’dan