Çarşamba , 14 Nisan 2021

“Hukuk reformu” mu dediniz? – Fikret Başkaya

                                                                               “Hiç
bir şeyi değiştirmemek için, her şeyi                                                                          değiştirmek gerekiyordu”

                                                                                              Sicilyalı
Prens Lampedusa

AKP yeni bir “hukuk reformuyla” daha gündemde.
Reform dendiğinde ekseri hayırlı bir şey yapıldığı, yapılacağı beklentisi vardır.
Reform demek, mevcut olana, var olana yeni şekil vermek, yeni biçim
vermektir… Oysa, yapılan değişikliğin daha iyi olacağına dair bir kesinlik
yoktur… Tam tersine daha da kötüleşme olasılığı yüksektir… Eğer öyleyse,
“kim neden bu işe girişiyor, kim yeni biçim, yeni şekil vermek istiyor? sorusunun
sorulması gerekmez mi?… Tabii, “her söz her ağıza yakışmaz” da denmiştir…
Bu reformu yapan, bu ülkede zaten son derecede güdük olan sınırlı hakların ve
hukukun köküne kibrit suyu döken Politik İslamcı AKP değil mi? Hukuk alanında
atacağı her adım, iktidarını pekiştirmek, ömrünü uzatmak içindir ve başka türlü
olması asla mümkün değildir… Önceki ‘hukuk reformlarını’ hatırlayın, yapılacak
olanın ne anlama geldiğini anlarsınız…

Bir yasanın nasıl olduğu, neyi içerdiği kadar, o yasayı
kimin, kimlerin yaptığı da önemlidir… Bir yasayı çıkaranların her zaman o
yasaya uyma zorunluluğu da yoktur… Türkiye  son denemde yaşanan içler acısı durum, sadece yasaların
yetersizliğiyle açıklanamaz… Mevcut yasalara uymayanların yenisine uyacağının
bir garantisi var  mı? Elbette “iyi”
bir anayasaya ve yasalara sahip olmak önemlidir ama yeterli değildir… Yasalar
doğrudan halk tarafından yapılıncaya,   sahipleninceye, uygulanıncaya kadar sorun çözümsüz
olmaya devam eder… Geçerli egemenlik sisteminde yasalar mülk sahibi egemenler
adına, onların ideolojik uşakları tarafından yapılıyor. Pek itibarlı hukuk
otoriteleri, hukuk profesörleri, ‘duayen’ denilen uzmanlar ve burjuva
politikacıları tarafından yapılıyor… Ezilen-sömürülen sınıflar hiç bir zaman işe
karıştırılmıyor… Zaten onlara karşı yapılıyor…   

Burjuva hukuk sisteminde şöyle genel bir pratik vardır.
Kanunun başında veya birinci maddesinde bir hak tanımlanır, izleyen paragrafta,
veya maddenin devamında geri alınır… İnsanlar ekseri maddenin başına bakar…
Mesela cunta Anayasası’nın 130’uncu maddesi şöyle: “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü
bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı
ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde
faaliyette bulunma serbestliği vermez”.
  ‘Serbestçe’ bir araştırma yaptım, başlığı Paradigmanın İflası’ olan bir kitap
yazdım, üniversiteden kovuldum ve hapse atıldım’…  

Bir seferinde de bu sefer bir yazımdan hapisteydim. Ceza
aldığım madde değiştirildi, daha doğrusu maddeye dokunuldu. Kanun kabul edildi.
Ertesi gün gazeteler haberi “demokrasinin zaferi”, “düşünce özgürlüğünün
önünde bir engel kalmadı”… şeklinde duyurdular… Eğer gerçek durum
gazetelerin yazdığı gibi olsaydı, infazın durdurulması ve hapisten çıkmam
gerekirdi… Oysa, ‘reformla madde daha da ağırlaştırılmıştı… Aslında burjuva
hukuku denilen, topluma tuzak kurmaktan ibarettir ama retorik farklıdır…

2010’da bir Sosyal Güvenlik Reformu yapıldı. Dönemin
başbakanı:  “Türkiye Reformla Çağdaş, Kaliteli, Hızlı, Eşitlikçi ve Adil bir Sosyal
Güvenlik Sistemine Kavuştu”
dedi… Aslında reformla, çalışanların bir
çok kazanımı ortadan kaldırılmıştı… Amaç, neoliberalizmin bir gereği olarak, Sosyal
Güvenlik Sistemini hizaya getirmekti… Mesela şimdilerde gündemde olan EYT’liler
reformla kazanılmış haklarından olmuşlardı… Aslında o ‘reformla’ Sosyal Güvenlik
Sistemini, piyasalaştırmayı/özelleştirmeyi amaçlanıyordu… Maalesef Sonunda
kuşa çevirmeyi başardılar… O yüzden EYT’liler yaşa değil, neoliberalizm
şampiyonu AKP’nin kurduğu tuzağa takılmışlardı…

Sadede gelirsek. İfade özgürlüğüyle ilgili yapılmak istenen değişiklik,
3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasasının 7. maddesinin 2. fıkrasına eklenen şu
cümleden ibaret: ” Haber verme
sınırını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç
oluşturmaz”…
 Aslında cunta Anayasasında
ve Türk Ceza Kanununda (TCK], bundan daha fazlası var ama uygulanmıyor, bir işe
yaramıyor!… Zira, kanunlardan önce zihniyetin değişmesi gerekiyor…
Zihniyetin değişmesindeki en büyük engel de devletin kutsal sayılması… Devletin kutsal
sayıldığı yerde hiç bir zaman özgür düşünceye, özgür tartışmaya, radikal
eleştiriye yer yoktur… Devletin kutsal sayılması
da bu ülkede hiç bir zaman bir modernite devriminin yapılmamış, bir
‘aydınlanmanın’ yaşanmamış olmasının sonucudur…

Başka türlü söylersek, Eski
Rejimden
[ Ancien Régime] bir kopuş olmadı… Eski Rejimin geleneksel
ideolojisiyle bir hesaplaşma gerçekleşmedi… İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş
bir darbeyle oldu… Oysa darbeyle yeni bir şey yapılmazdı… Şeylerin biçimi, görüntüsü
değişebilirdi ama özü aynı kalırdı… Velhasıl, Padişah’ın kulu Cumhuriyetin
vatandaşı olamadı…Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmada [ankette], “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir? sorusuna
verilen cevapta: “demokrasi, hak, hukuk, adalet” diyenlerin oranı
%2,9… Tabii böyle olunca öyle kanunlar da çıkarılıyor ve rahatlıkla uygulanabiliyor…
Bu, insanların özgürlük diye, adalet diye, sosyal eşitlik diye, demokrasi diye
bir kaygılarının olmadığı demeye gelir… Aksi halde gereğini yaparlardı…  

Elbette bunları söylemek, hukukçu taifesinin  vebalini hafife almak değildir. Burjuva
yasaları ileri derecede bir muğlaklık içerir ve bu bilinçli olarak yapılıyor…
Bu durum karar verici hakimler için bir dezavantaj niteliği taşır ama pekala
iyi yetişmiş bir hakim onu sanık lehine bir avantaja da dönüştürebilir…
Burada tam tersi oluyor. Yargıçlar, mahkemeler yangına körükle gidiyor…

İşte size bu konuda bir örnek: 1990’lı yılların ortalarında
Gazi Antep’te  15 günlük bir gazete
yayınlanıyordu. Bir gün, gazetenin genel yayın yönetmemi bana telefon etti…
Ankara’ya gelip benimle bir röportaj yapmak istiyordu… “Şu gün, şu
saatte Özgür Üniversite’de bekliyorum” dedim… Geldi ve uzunca bir
söyleşi yaptık. Bana sorulan sorulardan biri de ‘Sivil Toplum
Örgütleriyle” ilgiliydi… Ona, “aslında biri yukardan, diğeri aşağıdan
iki türlü STK vardır… Yukardan
STK’lar oligarşinin hizmetindedir, misyonları sömürü düzenini meşrulaştırmaktır…
Bizim için önemli olan aşağıdan STK’lardır…
Yukardan STK’lar aslında toplumu
depolitize etmenin, apolitize etmenin araçlarıdır…” demiştim… Bir kaç
hafta sonra masamın üstünde bir sarı zar… Adana Devlet Güvenlik Mahkemesinden
(DGM) geliyor… Hakkımda dava açılmış… Sebebini her halde merak ediyorsunuzdur…
Apolitizasyon’da, Apo geçiyor ve
Abdullah Öcalan imâ ediliyor, dolayısıyla Terör Örgütünün Propagandası Yapılmıştır
diye dava açılmış…

O bitip-tükenmeyen duruşmalarda apolitizasyonun ne demek
olduğunu anlatmak için neler çektiğimi bir tek ben bilirim… Bunun ‘ademi
merkeziyetçilikte’ olduğu gibi, bir kelimenin karşıt anlamlısı olduğunu soylu
Türk yargıcı bir türlü anlamak istemiyordu… İyi de bu adamlar/bu kadınlar bir
hukuk fakültesinde dört yıl eğitim görüp, hukuk diploması almamışlar mıydı?

Öyle görünüyor ki, kanunları yapanlar değişmedikçe, şeylerin
seyrinde de bir değişiklik olmayacak… Tabii, kanunları yapanların değişmesi
de sistemi radikal olarak değiştirmeden, radikal bir devrim olmadan mümkün
değil…