Pazar , 9 Ağustos 2020

Kutsal devlet refleksi… Fikret Başkaya

               “Savaş, birbirlerini tanıyan ama katletmeyenler  adına, birbirlerini tanımayanların birbirlerini  katletmesidir”

Paul Valery

Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldı. Onun bakiyesi, doğrudan
devamı olan TC de daha da kutsaldır. Dolayısıyla, rejimin diline doladığı
‘modernlik’, ‘çağdaşlık’, ‘ilericilik’, ‘demokrasi’, vb… retoriğinin reel bir
karşılığı yok. Bu rejim, bu devlet, halktan gelen hiç bir hak talebini kabul
etmez, hiç bir demokratik açılıma izin vermez… Aksi halde ‘kutsal devletin’
büyüsünün bozulacağını düşünür… “Kapı bir kere açılırsa, kimin geçeceği
belli olmaz” diye düşünür… İşte, ‘Kürt Sorununun’ yüz yıllık bir sorun
olmaya devam etmesinin nedeni budur… Yüz yıllık bir sorun olur mu? Sorunlar
çözülmek için değil midir?  

Bu rejim bu devlet iç ve dış düşmansız yapamaz. Dış düşman
veridir. Sınırların dışındakiler zaten ‘düşman’ sayılır ama iç düşmanın peydahlanması gerekir. Geride
kalan yüz yılda TC, Kürtleri iç düşman sayarak, ve öyle davranarak yola devam etti.
 Eğer siz bir halkın dilini, kültürünü
yasaklar, tarihini yok sayarsanız, onu en temel haklardan mahrum ederseniz,
aşağılarsanız, sömürge statüsüne indirgerseniz, o insanların sessiz ve tepkisiz
kalması mümkün müdür? Haksız duruma, eşitsiz statüye isyan etmek, direnmek
eşyanın tabiatı gereği değil midir?

Geride kalan dönemde Kürt Sorununu çözmeye yanaşmadılar.
Aksi halde düşmansız kalacaklardı… Öyle bir şey, kutsal devletin korkulu
rüyasıdır… Zira, varlığını iç ve dış düşmanlara borçludur. Tabii iç düşman
sadece Kürtler değil, hak talebinde bulunan, özgürlük, sosyal eşitlik,
demokrasi talep eden, o amaçla mücadele eden herkesi düşman sayar ve gereğini
yapar…

Kürt sorununu çözmemenin bir önemli nedeni daha var: Kürt
sorunu demokratikleşmeyi engellemenin de bir “gerekçesidir”…
Toplumu sürekli çatışma ortamında tutarak, demokratikleşmeyi gündemin dışına
atmayı başarıyorlar…

Bu, farklı düşüneni hain, muhalifi düşman sayan bir rejimdir.
Bağnaz resmi ideoloji, rejimin niteliğinin anlaşılmasını, şeylerin gerçeğine
nüfuz etmeyi engelliyor. Okullar, kapısında ‘üniversite’ yazan ama adından
başka üniversiteyle pek ilgisi olmayan kurumlar ve camiler resmi ideoloji,
resmi tarih imalathaneleri işlevi görüyor. Çocukların, gençlerin bilinci o
kurumlarda köreltiliyor, soru soramaz hale getiriliyor…

Türkiye’de ‘asıl iktidar’ hiç bir zaman “görünen
iktidarlar” değildir. Türkiye’yi asıl yöneten, rotayı belirleyen, seçimle
gelmiş olan hükümetler değildir. Bu ülkeyi yüz yıldır benim ‘asıl devlet partisi’ dediğim iktidar
odağı yönetiyor… Rotayı o belirliyor… Asıl
devlet partisiyle,
seçimle gelen,görünen
iktidarlar’ [hükümetler] arasındaki ilişki, tabir maruz görülürse, bir tür müteahhit-taşeron
ilişkisidir… Eğer taşeronun kendine tanınan sınırı aştığı düşünülürse, bir
darbeyle iktidardan uzaklaştırılıyor, ‘görevine son veriliyor… Bağnaz resmi
tarih, ve resmi ideoloji, ülkenin entellektüel azgelişmişliği, bu durumun
bilince çıkarılmasını engelliyor… Zaten burjuva toplumunda bilgi parçalanmış
durumdadır. Bilimsel alan kompartımanlara ayrılmış durumdadır… Eğitim sistemi
‘uzman üretiyor’ ve uzman realitenin çok küçük bir parçasına dair bir şeyler
bilir ama bütünden habersizdir… Oysa,
gerçek bütündedir, hakikat bütündedir… Uzman ağacı gören ama ormanı
görmeyendir… Onun bu özelliği, şeylerin gerçeğine nüfûz etmesini, dolayısıyla
toplumsal olguların ve süreçlerin anlaşılmasını engelliyor… Siz sömürü
düzenininuzmanı neden yücelttiğini
sanıyorsunuz?

Suriye’de ne oldu, ne oluyor, neden oluyor sorusuna
gelirsek, sorunun üç tarafı var: Suriye’yi parçalamak isteyenler, başta ABD
olmak üzere “kollektif emperyalizm” cephesi, Osmanlı İmparatorluğunu
XXI’inci yüzyılda ihya etme hezeyanlarına, kuruntularına kapılmış Politik
İslamcı – Müslüman Kardeşlerin Türkiye versiyonu- AKP ve saldırının muhatabı
olan Suriye halkları…

Kollektif emperyalizm cephesi, Tunus’taki bir halk ayaklanması
ile başlayıp, tüm Orta-Doğu’yu saran halk isyanlarını fırsata çevirmek istedi. Libya
çökertildi, Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidara taşındı. Fakat, bir yıl bile
dayanamadılar. Muazzam bir halk kalkışmasının ardından bir askeri darbeyle
iktidardan uzaklaştırıldılar… Esasen Politik İslamcılar yönetme özürlüdürler.
Bu dünyanın gerçekliğini anlamaktan acizdiler… Önlerine ve ileriye değil,
geriye bakarlar çözümü geride ararlar… Oysa tarihte geriye dönüş yoktur… Üstelik
arzulanır bir şey de değildir… Irak zaten önceden çökertilmişti, Lâkin,
Suriyede hesap tutmadı… Yanlış hesap Şam’dan döndü… Suriye halkları İran’ın
ve Lübnan Hizbullah’ının, daha sonra Rusya’nın desteğiyle emperyalist saldırıya
kahramanca direndi ve emperyalist/Siyonist oyunu bozdu. Ve o süreçte Kürtler Kobani’den
başlayarak müthiş bir direnç gösterdiler. Emperyalizmin peydahlayıp-araçlaştırdığı
İŞİD’ci katillerin yenilmesinde merkezî bir rol oynadılar…

AKP Türkiye’si de durumu lehe çevirmek, Esat rejimini
çökertmek, Suriye’de Müslüman Kardeşleri iktidara taşımak üzere yoğun bir çaba
içine girdi… Öyle ya Fas’tan Endonezya’ya Politik İslamcı Selefi Müslüman
Kardeşler iktidar olacak, Türkiye de hepsinin ‘ağabeyi’, olacaktı… Velhasıl, Osmanlı
İmparatorluğu yeni giysilerle yeniden arz-ı endam edecekti… Elbette aç
tavuğun düşünce kendini darı ambarında görmesine bir mâni yoktur… 

İŞİD’in püskürtülmesi, Kürtlerin kendi yaşamlarını kendi
ellerine almasını, özerk bir yaşam tarzı oluşturmalarının koşullarını da
yaratmıştı. Fakat bir hesap hatası yapmışlardı. Emperyalist ABD’ye fazlaca
yakınlaşmışlardı. Oysa, hegemonik-emperyalist bir gücün dostu olmazdı,
“stratejik müttefiki” hiç olmazdı… Sadece jeostratejik çıkarları
olurdu…

Yeni Osmanlıcı AKP Türkiye’si İmparatorluğu ihya etme
hezeyanlarının işe yaramadığını, rejim değiştirme, Müslüman Kardeşleri iktidara
taşıma saplantısı boşa çıkınca, bu sefer “fetih hareketine”
yöneldi… Türkiye’yi yönetenler, İmparatorluğun mirasçıları olarak, hep bir
fetih saplantısıyla yanıp tutuşurlar… Bir de İmparatorluğun toprak kaybetmeye
başladığı dönemden beri hep püskürtüldükleri için, toprak kaybetme, bölünme-parçalanma
korkusu bilinçlerine işlemiş durumdadır… İlk fethi Kıbrıs’ın Kuzeyini işgal
ederek yaptılar. Şimdilerde de Suriye’de fetihler, ilhaklar peşindeler… Lâkin
“Suriye’nin toprak bütünlüğü’ söylemini de dillerinden düşürmüyorlar… Tabii
yaptıklarını gerekçelendirmeleri gerekiyordu…. Gerekçe de malûm: Suriye
Kürtleri Suriye’nin kuzeyinde bir otonom bölge oluşturarak içerdekilere kötü
örnek oluyorlar, Türkiye’nin bölünmesinin-parçalanmasının yolunu açıyorlardı!
Bir beka sorunu yaratıyorlardı… “Tehlikeyi” bertaraf etmek için
Suriye’nin Kuzeyinde bir ‘tampon bölge’ veya bir ‘güvenlik koridoru’
oluşturarak tehlikeyi bertaraf etmek! gerekiyor’ dediler…

Aslında böyle bir niyetin olduğunda şüphe yok ama hepsi bu
kadar değil. AKP asla iktidarı bırakmak istemiyor. Onlar için iktidardan düşmek,
sadece sömürü, yağma ve talan ayrıcalığını ve olanaklarını kaybetmekten ibaret
değil.  Ballı börekten olmak onlar için
çok zor… İktidardan düşerlerse yargılanacaklarını da biliyorlar… Zira, çok
fazla suça battılar, çok fazla pisliğe battılar, çok fazla haksızlık ve
ahlaksızlık yaptılar… Sınırlı hakların ve özgürlüklerin köküne kibrit suyu
döktüler… Üstelik tüm bunları dinin bir gereği olarak yaptıklarını
söylemekten de geri durmadılar… O zaman, bir ‘kahramanlık destanı’ yazıp,
iktidarlarının ömrünü uzatmak istiyorlar… Böylece kitleleri aldatmanın-
oyalamanın, bir sonraki seçimi kazanmanın mümkün olacağını düşünüyorlar… Bir
savaş peydahlayarak, HDP’yi kriminalize edip etkisizleştirmek, müesses nizamın
muhalefetini de hizaya getirmek istiyorlardı ve getirdiler… Zaten
“ulusal çıkar” argümanı, müesses nizamın muhalefeti için yetip de
artıyor bile… İyi de “ulusal çıkar” ne? Tabii, AKP’nin her yaptığı
‘ulusal çıkar’ sayılınca, mesele yok demektir… O zaman savaş teskeresine koşa
koşa evet demeleri neden şaşırtıcı olsundu?  Aslında verdiklerin oyun bir karşılığı, bir
bedeli var…  

Bir başka önemli neden, ekonominin sefil halleri… Ekonomik
çöküş ülke tarihinde hiç yaşanmadığı kadar derin… Neoliberal politikaları
bağnazca uygularsanız, ülkenin varını yoğunu yağmalar talan ederseniz,
özelleştirilmemiş hiç bir şey bırakmazsanız, olacağı budur? Savaş çıkararak,
insanların dikkatini başka yöne çekmek, zaman kazanmak istiyorlar… Lâkin bir
şeyi yok saymak yok ekmek değildir… Dolayısıyla AKP’nin tam bir iflas demek
olan dış politikası, zaten baştan itibaren “içeriye”, ‘seçmene’,
‘yandaşa’, iç politikaya endeksliydi… Fakat, orada  temelli bir çelişki var, zira, Suriye savaşı
krizi daha da derinleştirecek, ekonomik çöküşü daha da hızlandıracaktır…
Velhasıl, ‘Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak ” kaçınılmaz
görünüyor… Tabii Türkiye diplomatik planda hiç olmadığı kadar yalnızlaşmış
durumda… Bu alandaki rekor da AKP’ye, Politik İslamcı kafaya  ve onun liderine ait…

Velhasıl, Kürtlerin en doğal, en vazgeçilmez haklarını
kazanma ihtimali bile, başta ‘asıl devlet partisi’ olmak üzere, Türkiye’nin
mülk sahibi sınıflarını ve müesses nizamın politik aktörlerini telaşlandırıyor.
Beyinleri resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dağlanmış ‘elitleri’
rahatsız ediyor… Lâkin, Kürtler her şeye rağmen haklı davalarının peşini hiç
bırakmadılar, bırakmayacaklar… Onlar, özgürlük, haysiyet, hak, adalet ve
demokrasi mücadelesinde kaybetmek diye bir şey olmadığını gayet iyi biliyorlar…
Özgürlük mücadelesinin her anının, her aşamasının bir kazanım olduğunu çok iyi
biliyorlar…