Cuma , 13 Aralık 2019

KARDELEN ÇİÇEKLERİ Nazım Can 26 Kasım 2019

Zorlu kış karının aldatıcı, parlak, tertemiz, göz kamaştıran güzelliğine karşın; bir de dondurucu soğukluğu var ya doğayı, özellikle canlı yaşamı kasıp kavurarak, büzüştürüp küçülterek, tüm canlılığı adeta esir alır. Ama bir de bu zorbalığı hiçe sayarak, karı delip ortaya çıkan, KARDELEN ÇİÇEKLERİ var.

Kardelen çiçekleri, KIŞIN, olanca zorbalığına karşı, kış uykusundaki doğanın tüm canlılarına, adeta Nazım Hikmet gibi “güzel günler göreceğiz çocuklar, Güzel günler… Sürün atları maviliklere” diye seslenip, kara inat, yeşerip gelişirler.

Bu yasa, doğadan toplumsal yaşama geçip devam ederken, alan değiştirmiş olsa da üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin teknolojik gelişimleri üzerinden, her toplumsal üretim biçiminde aynen devam eder.  Her toplumsal üretim biçimi sürecinde, kendini aşan üretim aletleri ve makineler,  aynı toplumsal üretim biçimi sürecini kaos ve karmaşaya sokarlar. Bu temelde, her toplumsal üretim biçiminin, tıpkı kış mevsimi gibi çetin ve zorlu yaşam koşullarına girdiği dönemler yaşanır. Ama aynı üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler, sürekli gelişmeleri ile kendi biçimlerini aşarlarken; yeni gelişme biçimlerine uygun, kendilerinin toplumsal varlık biçimleri olan yeni ve devrimci toplumsal mülkiyet ve üretim ilişkileri nüvesini geliştirip, eski toplumsal üretim ve mülkiyet biçimlerine karşı dikerek, toplumsal kaos ve karmaşayı, devrimci bir rotaya sokarlar. İşte bu yeni ve devrimci, toplumsal rotadaki koşulları, okuyup inceleyen entelektüeller, zorluk ve bedeline aldırış etmeden, kardelen çiçekleri misali ortaya çıkıp, Nazım Hikmet’in dediği gibi “atları” özgür “maviliklere süremeye” çalışırlar.

Yıl 2019!

MS 21. Asır veya yeni bir milenyumdan geçiyoruz.

Ama günümüz Türkiye’sinde:

Hala geçmişten bu güne, fikir ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve kendini geliştirme özgürlüğü konusunda, tarihsel hiçbir gelişme/ilerleme olmamış gibi 22 Kasım 2019 tarihinde, Fikret Başkaya Hoca, “Asıl terör devlet terörüdür” diye, Büyük İnsanlığın vicdanına bir yazı ile seslendiği için mahkemede yargılanıp “berat” etmiş haberini duyuyoruz.

Fikret Hocaya geçmiş olsun dileklerimi ifade ederken, acı ve sevinç karışımı bir duygu içinde; neden esas olarak eleştiri oklarımızı, resmi devlet kurum ve kuruluşlarına, yürüttükleri politikalara yöneltmemiz gerektiğini, kısaca açıp vurgulamamız gerekiyor:

Ne yani!

Vergi verdiğimiz, uğruna askerlik yaptığımız, 4 veya 5 yılda bir seçerek bizi idare etsinler diye ülkemizi onların yönetimine teslim ettiğimiz, kişi ve kurumları, güttükleri politikaları eleştirmeyeceğiz de kimi eleştireceğiz. Berber, terzi, köylü, fırıncı, futbolcu, mühendis, doktor veya marketçiyi mi eleştireceğiz? Yoksa işten çıkarılan işçiyi, işsizi mi eleştireceğiz? Maden ocaklarının, göçüklerinde ölen işçileri mi eleştireceğiz? Ailece, arsenik ile toplu intihar eden, vatandaşlarımızı mı eleştireceğiz? Benliğini, varlığını geliştirmeye çalışıp; asimilasyon, kültürel imha ve inkâra karşı mücadele eden Kurd’ü mü eleştireceğiz?

Kimi?

Bu çağda, eleştiriyi hala düşmanca bir faaliyet bilen veya gören, “sağ/sol” ilkel zihniyet ile yasalara uyma ile aynı yasaları, kurumları eleştirmeyi birbirine karıştıran “sol” zihniyetin kökeni aynıdır ve çağdışıdır. Bu zihniyet karmaşasını yaşayan bir toplumun, ne sağı ile ne de solu ile bir yerlere varılmadığı gibi bundan sonra da varılamaz.

“Yasama, yürütme ve yargı” erklerini hatırlamak kaydıyla, gerçekte yasaları: 4 veya 5 yılda bir önümüze konan seçim sandığına attığımız oy ile biz seçtiklerimize yaptırıyoruz.  Hem yasa yapımına katıl, ona toplumsal meşruiyet kazandır; hem de yaptığın bu toplumsal meşruiyete uyma. Bu tutum, bugün için çocukça bir “şark kurnazlığı” tutumudur. Çünkü yasalar, seçimle yaratılan toplumsal oy çoğunluğu iradesinin, yaptırım gücünü temsil ederler. Varsa yasaya karşı eleştiri ve muhalefetimiz o yasayı, toplum olarak, nasıl yaratmış isek, aynı yoldan da günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile değiştirip ortadan kaldırmak da mümkündür. Aklıselim düşünüldüğünde, bu kadar basit ve bariz bir meselede, anlaşılmayacak bir şey yoktur!

İşte bu uygar anlayıştan yoksun olduğu için insanlık, yasaların reel toplumsal meşruiyetini ezip geçiyor. Çıkarcı algı manipülasyonlara açık hale gelip, ondan sonra da haklı ile haksızı birbirine karıştırıyor.

Bu nedenle:

Türkiye’de olduğu gibi kayıp çocuklarının akıbetini devlete soran Cumartesi Annelerinin yıllardır süren eylemi ile Afganistan, Irak, Libya ve Suriye devletlerinin neden ABD önderliğindeki “Koalisyon Güçleri” tarafından yıkıldığını sorgulayan etkin, geniş kitle katılımlı bir eylem de yapılamıyor. İnsanlık değerleri ayaklar altına alınıp, çiğnendiği halde, her ülke vatandaşları ile ülkeye ait yetkili kamusal kurum ve kuruluşlar, sistemin aydınları, akademisyenleri büzüşüp sağırlaşarak, dünyanın asıl terör üretim tekellerini, dünya terör üretim ve sevk merkezlerini gizlercesine, uyduruk “ulusal çıkar” gözetme adı altında, rahatlıkla görmezden gelebiliyor. Ondan sonra da en son örneği Fikret Hocaya yapıldığı gibi devletler dönüp, bu kumpasları deşifre eden devrimci aydın ve entelektüellerine yükleniyorlar.

Günümüz dünyasında, büyük insanlığa, her gün kan kusturan, bulaştığı herkesi kendine benzeten, Anglosakson Küresel Finans Oligarşisi adına, “Ali kıran baş kesen”, dünya çapında fink atıp, herkese babalanan bir ABD vardır. IŞİD’i kurup sevk ederek, ortalığı birbirine kırdırıp, hizaya sokmaya çalışan ABD’nin, dünya terörizminin üretim merkezi olduğunu bilmeyen kaldı mı? Bu ABD’nin, Orta Doğu’da, BM üyesi Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’yi yakıp yıkarken, hiçbir BM üyesi ülke yönetiminin veya bu ülkelere ait vatandaşlarının, ABD’ye terörist devlet deyip eyleme geçtiğini duydunuz mu?

Altan alta, bu saldırılara engel olacağına, saldırılara çanak tutup, faydalanmaya çalışan, Çin ve Rusya’dan itiraz babında ciddi hiçbir ses duydunuz mu?

Artık günümüzde:

‘Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey, ‘Sosyalist Emekçi’ için’ demek, Büyük İnsanlık olarak, hakkımız değil midir?

Büyük İnsanlık olarak:

Hepimizi önüne katıp sürükleyen, “kaçınılmaz” olarak kendine benzetmeye çalışan, yaşadığımız bugünkü türbülanslı dünya konjonktürü, devasa boyutlarda derinleşip, yaygınlaşan kaotik çelişkiler yumağı ile çalkalanırken. ABD üzerinden, Anglosakson Küresel Finans Oligarşisi tarafından, III. bir Dünya Savaşına adım adım sürüklendiğimizin farkında mıyız?

III. Dünya Savaşını engellemek için ‘Sosyalist Emekçi Paradigmayı’ devreye koyup, güncellemenin dışında, başka, hiçbir şansımızın kalmadığının bilincinde miyiz?

Zira günümüz dünyasında, yaşanan derin ve kaotik kapitalist ikilem (dilemma), artık sınırlarının sonuna gelip dayanmıştır. Bundan sonrası için artık, insanlık ve uygarlık: Var mı olacak, yoksa yok mu olacak sorunuyla karşı karşıyadır. Kapitalist toplumsal sürecinin, en dar, en keskin, en derin ve en son aşamasından geçiyoruz:

Bir yandan,

Parkın birinde, bir bankta oturan bir insanın elindeki gazete, uzaydan okunabiliyor. İnternet üzerinden bir mektup, kıtalararası düzeyde, saniyelik bir sürede istenilen yere gönderilebiliyor. Aynı internet üzerinden, Washington’da bulunan bir Operatör Doktor, Ankara’daki bir hastanede, açık kalp ameliyatı yapılabiliyor. ABD’deki Silikon Vadisinde, 100 km² üzerinde kurulu bir fabrikada, sadece bir insan çalışıyor ve koca fabrikayı bir insan çalıştırabiliyor. Mobase kameraları ile tüm şehir ana caddelerinde, her an, yüz tanıma işlemi yapılabiliyor. Mars gezegeninde, insansız uzay araçları ile toplanan veriler üzerinde yapılan bilimsel araştırma ve incelemeler ile orada, yaşam imkânları tartışılıyor. 2017 yılında İsviçre’de, “ben artık çalışmak istemiyorum” diyerek, “sivil itaatsizlik hakkını” kullanan insanlara, devlet, maaş bağlayabiliyorken…

Ama öte yandan,

Afganistan, Irak, Libya ve Suriye, dünya insanlığının gözleri önünde, BM üyesi değilmiş gibi bir günde, “lanetli” ilan edilerek, “dün öyle bugün böyle” diye bombalanıyor,  insanları katledilip, yakılıp yıkılıyor. BM de bu yakılıp yıkılmayı “seyrediyor”. Bu ülke İnsanları “sürü” gibi yurdundan oraya, buraya sürülüyor. Okyanus ve denizlerde boğularak, balıklar misali, insanlık, karaya vuruyor. Kalanlar, devletlerarası mülteci pazarlıklarına konu ediliyor.

Hon Kong, Hindistan, Afganistan, Pakistan, İran, Kurdistan, Irak, Somali, Sudan, Suriye, Libya, Yunanistan, Fransa, Katalonya, Şili, Venezuela, Bolivya, Kolombiya vs. ülkelerin bazıları, savaşlar ile emperyalistler tarafından; talan edilip, yakılıp yıkılıyor. Yukarıdaki ülke sokaklarında, “açlık, yoksulluk, işsizliğe ve hayat pahalılığına” karşı, ayaklanan işçi emekçi kitlelerin, onlarcası her gün katlediliyor. Küresel ısınma ve iklim değişimleri ile İtalya, Fransa, Sudan, Somali, Ütopya sular altında kalıyor. Kuraklık ve orman yangınları Brezilya, Amerika, Avustralya’yı kasıp kavuruyor.

Büyük İnsanlık, tüm bu olup bitenleri, esas olarak türbinlerden acı ve “korku içinde” izliyor.

Öyle anlaşılıyor ki, 1789 Fransız Devriminden bu güne, kapitalist sisteme özgü ve kapitalist burjuvaziye ait özgürlük, eşitlik ve adalet dışında; dünya Büyük İnsanlığı için eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik ve kurtuluşu hakkında, pratikte tutarlı, kalıcı hiç bir adım atılmamış. Veya atılamamıştır. Onun yerine, her dönemin kendine özgü, her türlü bedelini göze alarak, büyük insanlığın nabız atışlarını ve vicdanındaki kurtuluş özlemine tercüman olup dile getiren, devrimci aydın ve entelektüeller var olmuş. Bu aydın ve entelektüeller, kardelen çiçekleri misali, eşit ve özgür bir dünyanın var olma ve var olabilme gerçeğini inat, sabır ve dirayetle, sürekli olarak dile getirip, öne sürmüşlerdir.

Günümüzün temel meselesi:

Kapitalist reel gerçekliği esas alıp, kapitalizmi mülkiyet temelinde değiştirip dönüştürmek üzere, ‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ ile büyük insanlığa, meşruiyet içinde güven telkin eden, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile sosyalist özel mülkiyet temelinde, kuruluş ve kurtuluşun, yol ve yöntemlerini bilince çıkarıp, göstermek ve bu temelde korku duvarını aşmaktır.

Bu saptamalar temelinde,

Müsaadenizle sözün özünü, derleme bir şiir çalışmasıyla bitirmek istiyorum:

Büyük İnsanlığın nabız atışlarının izini süren ve kendi vicdanının sesi ile birleştirip, bu güne taşıyan, gücümüze güç katan, pek çok kardelen çiçeklerimizden ikisinin adını anarak, buraya almak istiyorum.

Bu şairlerimiz, Sevgili Necati Siyahkan ile Sevgili Nazım Hikmet’tir.

Ancak, hemen belirtmeliyim ki, hadimi aşma pahasına, sevgili şairlerimizin saygın anısına ve okuyucuların affına sığınarak, bu iki şairimize ait birer şiirini, kısaltıp derleyerek, anlam ve önem itibariyle, -tırnak içleri bana ait olmak şartıyla- birbirinin devamı haline getirdim. Bu iki şiiri, becerebildiğim kadarıyla birbirine ekleyip güncellemeye çalışırken, şairlerimizin, kurtuluş ve yeni bir dünyaya çıkış duygularını, günümüzde, ‘Sosyalist Emekçinin’ yaratılması için yeni bir dünyaya çıkış özlemlerimize uyarlamaya çalıştım:

Necati Siyahkan’dan,

NATAŞA

Nasıl ki,

Bir ana ceylan,

Vurulmuş yavrusuna,

İçten yanıyorsa,

Ve nasıl ki,

Teksaslı bir kız,

“Moskova’da” ölen sevgilisini,

“Amed’de” arıyorsa,

İşte öylesine,

Beyaz yeleli, bir atın sırtında,

Gece demeden,

Gündüz demeden,

Durmadan dinlenmeden,

Koşarak,

Azgın denizlerdeki,

Kudurmuş dalgalar gibi,

Coşarak,

Kokladığın her çiçeği,

Yaprak yaprak,

Bastığın her karış toprağı,

Parmak parmak,

Dolaşarak,

Ben de seni aramaya çıkacağım,

Nataşa!

(…),

Tut ki,

Zaman adlı çizginin,

Bir x noktasındayız.

(…),

Orada,

Ne yalın ayak, başıkabak,

Sokakta dolaşan insanların,

Ekmek davası,

Ve ne de,

Kana susamış insanların,

Ölüm kavgası,

(…),

Ne Neron,

Ne Sezar,

Ne Hitler,

Ne Mussolini,

Ne Hiroşima,

Na – ta – şa!

(…),

Dokuz gezegenin,

Onuncusu,

Kardeş kavgasının,

En sonuncusu,

Öylesine bir dünya ki bu,

(…),

“Nataşa”,

“Orada”,

Kilit vurulmuş,

Kapıları kırmak yok,

 Açmak var,

Suları, “ durdurmak yok”,

Gürül gürül akıtmak var,

Ve tüm insanları,

İnsanca yaşatmak var,

Yasasında,

Kan, barut, ateş,

Yok,

Olmayacak,

Özgürlük ve kardeşlik

Var.

 (…),

Hazır ol,

“Nataşa”!

Ordu, ordu,

Bölük, bölük,

Teker, teker,

“Tekrar”,

Geliyoruz.

Bu,

Ayaklarına kapanıp,

Yalvarışım değil,

“Bu”,

Eğilmez başların,

Bükülmez bileklerin,

“Anısını yaşatan”,

Tarihin, durdurulamaz emridir.

“Derken,

 Nazım Hikmet,

Tarihin,

Özgür maviliklerden,

Süzülüp gelirken,

Çünkü diyor,

Nataşa!”,

Maddede hareketin,

Yürüyen cemiyetin,

Ezeli kanunlarında,

Sükût yok,

Hareket vardır.

Bugün yarına çıkar,

Yarın bugünü “içerip” yıkar.

Ve bu böylece,

Akar, akar, akar…