Pazar , 9 Ağustos 2020

“KIZIL’I MOR’A BOYAMAK” MI? HAYIR, TEŞEKKÜRLER![*] SİBEL ÖZBUDUN

Bu yıl ‘25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele
Günü’ gösterilerine iki olay damgasını vurdu. İlki, bir grup sosyalistin üzerinde
“Ya Sosyalizm Ya Ölüm” yazılı bir pankartla İstanbul’da gösterilerin yapıldığı
alanına girmesi; ikincisi ise, polisin gösterinin sonlandırılması için
göstericilere saldırması…

İlginçtir, olaylardan ilki, sosyal medyada
daha fazla tepki konusu oldu, daha fazla tartışma konusu edildi. Feminist
cenahtan yükselen itirazlara göre, feministlerin “uhdesinde”ki(?) bir yürüyüşe
“alâkâsız” bir sloganla “eril” ve “dışarıdan” bir müdahalede bulunmuştu
Kaldıraç’çılar…

Feministlerin sesini bastırmaya, meydana
“kızıl” rengin damgasını vurmaya kalkışmışlardı. Oysa “25 Kasım (tıpkı 8 Mart
gibi) feministlerin damgasını taşıması gereken bir gündü”, “Alana mor renk hâkim
olmalı” ve “Sadece feminist grupların benimsediği, uygun gördüğü sloganlar
atılmalı”ydı! Bunun dışındaki her türlü girişim, erkeklerin kadınların sesini
bastırma çabasından ibaretti…

Hemen her 25 Kasım ve 8 Mart’ta tekrar
edilegelen bu savlar, sosyalist saflarda da -sanırım feminist iddialar bu
saflarda artık bir “işba” hâli yarattığı için- bir tepkiyi tetikledi. Tartışma -sosyal
medya üzerinden- uzayıp gidiyor…

Sosyal medya, verimli bir tartışma ortamı
değil. 140 harf kullanarak “tribünlere oynama”, “taşı gediğine oturtma”, ve
izleyicilerden azami “beğeni” ve “mention” alma mantığına dayanan hiçbir
tartışma, kanımca verimli olmaz. Ve ne yazık ki, görebildiğim kadarıyla muhalif
çevrelerin büyük bölümü indinde tek geçerli “tartışma aracı” da bu.

“Dinozor” damgası yemeye alışkınım nasıl
olsa. Bu tartışmaya bu nedenle “twitter”dan değil de, matbaadan çıkmış dergi
sayfalarından katılmayı yeğliyorum.

Feminist argümanları birkaç açıdan zaaflı
buluyorum.

İlki 25 Kasım’ı (ve 8 Mart’ı) “temellük etme”
gayretkeşliği.

8 Mart’ın 1910’da Clara Zetkin’in önerisiyle
İkinci Enternasyonal’e bağlı ‘Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda ‘Dünya
Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kabul edildiğini; ilk yıllarda farklı günlerde
kutlanmakla birlikte, 1917 8 Mart’ında Rusya’nın kadın emekçilerinin Şubat Devrimi’ni
başlatan ayaklanmasının ardından, 8 Mart tarihine sabitlendiğini duymayan,
bilmeyen kalmadı. Sonradan BM tarafından “emekçi” sözcüğü çıkartılarak
“Uluslararası Kadınlar Günü”ne dönüştürülse de, 8 Mart’ın tarihi, kızıldır.

Gelelim 25 Kasım’a. Bu günün BM tarafından
“Kadına Şiddetle Mücadele Günü” ilan edilmesinin gerisinde yatan olay,
Dominik’te diktatör Trujillo’ya karşı mücadele eden Mirabel kız kardeşlerin
Trujillo’nun özel servis elemanları tarafından dövülerek öldürülmesidir.
Dikkat; Mirabel kardeşler, kocaları, babaları ya da herhangi bir “erkek”
tarafından değil, ABD uşağı Trujillo rejimi tarafından, diktatörlüğe karşı
örgütlü bir mücadele yürüttükleri için katledilmişlerdi… Daha da çarpıcısı, ve kız kardeşlerden en büyüğü Minerva Fidel
Castro’ya olan hayranlığını gizlemeyen bir komünist sempatizandı. Hani şu “Ya
Sosyalizm ya Ölüm!” sloganını ilişkinsiz, kaba ve “erkeksi” bulduğunuz Fidel
Castro’ya…

Şu hâlde, bu iki günü feministlere mal etme
girişimindeki manipülasyon ne olursa olsun, her ikisinde de devrimcilerin,
sosyalistlerin emeği ve hakkı ağırlıklıdır.

İkinci zaaf ise, işi salt “temellük”
çabasında bırakmayıp, bu günler üzerinde “inhisar kurma” girişimleridir.

Oysa
protestolar hiç kimsenin tekelinde olmayan “kamusal alanlar”da
gerçekleştirilir.
Belirli
bir konuyu sorun edinen herkes insanları gösteriye çağırabilir; ancak çağrı
konuyu sorun edinen herkesedir. Protesto gösterisi “özel mülkiyet” olarak
değerlendirilebilecek bir alanda (örneğin çağrıcının evinin bahçesinde!)
gerçekleşmediği sürece, çağrıcı katılımcıların soruna hangi açıdan
yaklaştıkları, hangi talep ve gerekçelerle protestoya katıldıkları, protesto
boyunca nasıl davranmaları, hangi sloganları atıp hangilerini atmamaları, hangi
renklerde giyinmeleri… vb.’ni dikte etme hakkına sahip değildir.

Protesto edilen görüngüyle sorunu olan
herkes, organizasyon komitesinin güvenlik önlemlerini ihlâl etmemek koşuluyla
gösteriye katılma, kendi gerekçelerini slogan ya da pankart ve dövizlerle ifade
etme hakkına sahiptir. En fazla, görüşlerinizle bağdaşmadığınızı düşündüğünüz
kişi ya da grupların sizin kortejinize katılmasını sağlayabilirsiniz. Aksi
tutum, feministlerin hoşlanmadıklarını sıkça ifade ettikleri ve erkeklere mal
etmekten hoşlandıkları “dayatmacılık”tır…

Bu açıdan bence örnek alınması gereken tutum,
1 Mayıs organizasyonlarıdır: 1970’li yılların acılı deneyimlerinin ardından,
1987’den itibaren yeniden alanlarda toplandığımız 1 Mayıs’lara sömürü düzeniyle
sorunu olan herkes, kendi renk ve sözleriyle katılabilmektedir: işçiler, kamu
çalışanları, Alevîler, devrimci gruplar, CHP’liler, kadın örgütleri, LGBTİ
topluluklar, sanatçılar, anarşistler, antikapitalist Müslümanlar… Sistemle
sorunu olan herkes…

Feministlerin bir üçüncü zaaflı tutumu ise,
“kadınlığı inhisar altına alışları”ndaki tuhaflıktır. Sanki kadınlar adına konuşmaya yetkili kılınmış tek hareket,
kendileridir; kendini başka terimlerle tanımlayan hiç kimse kadınlar için
mücadele edemezmiş, etmemeliymiş gibi, kendileri dışındaki herkesi, özellikle
de sosyalist kadınları “erkek sözü” söylemekle suçlayan ilginç bir ego
şişkinliği…

Oysa feminist eğilim(ler) kadın hareketi
içindeki unsurlardan bir tanesi (ya da feminist heterojenlik göz önünde
bulundurulduğunda birkaç tanesi)dir sadece. Aslına bakılırsa her siyasal
ideolojinin, her felsefi akımın kadınların nasıl yaşamaları gerektiğine dair
fikirleri, görüşleri vardır. (Ve feminist heterojenliğin en önemli
kaynaklarından biri de budur: Liberal feminizm, radikal feminizm, İslâmcı
feminizm, sosyalist feminizm, liberter feminizm…)

Soru(n) şu ki, sosyalistler, devrimciler
kadın sorunuyla, kadınların kurtuluşu perspektifiyle ilgili olan herkesin
kendini “feminist” olarak tanımlamak zorunda olmadığını -feminizme karşı en
sert eleştirileri dile getirmelerine rağmen sık sık “feminist” olarak damgalanan-
Clara Zetkin’lerden, Alexandra Kollontai’lardan bu yana biliyorlar.

Sosyalistlerin kadın kurtuluşu perspektifi,
tarih-ötesi, tahlili üzerinde anlaşmaya varılmamış, muğlak bir “patriyarka”
kavramına karşı mücadeleden değil, her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisine
karşı emek eksenli bir başkaldırıdan geçmektedir. Bu mücadelenin yüz yılı aşkın
bir süredir aktif öznesi olan sosyalist kadınların bunu dile getirmek için
“erkek yoldaşları”nın delaletine ihtiyacı yoktur.

2 Aralık 2019 16:07:49, İstanbul.

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No: 221, Aralık 2019…