Çarşamba , 22 Ocak 2020

RUSYA’DA DEVRİMDEN TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜNE REHA ALPAY

1917 Rus devrimi yüzüncü yılında yeniden tartışmaya açıldı ve günümüze kadar da bu tartışmalar derinleşerek sürüyor. Bunda son 20-30 yılda tarihçilerin bir çok detayı ortaya dökmesi de etkili oldu. İkili iktidar yerine “üçlü iktidar” terimi ortaya atıldı; taban örgütlenmelerinin devrimdeki rolü daha detaylı irdeleniyor.

Bu tartışmalara bir katkı da Eylül ayında yayınlanan “1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne” adlı kitabıyla Gün Zileli’den geldi. Fikret Başkaya’nın önsözüyle başlayan kitap, 1917 Şubat devriminden 1921’de Kronstadt isyanına kadar gelişen olayları yorumluyor. Daha ilk bölümlerden resmi tarihten farklı bir bakışı görüyoruz: Şubat ve Ekim devirmlerini “burjuva demokratik” ve “sosyalist” devrimler olarak sunan yaklaşım yerine halkın özgürlük arayışındaki patlamayla ortaya çıkan toplumsal devrim sürecini izliyoruz.

Birinci bölüm Şubattan Ekim’e kadar gelişen süreci özetliyor. Ekim devriminin, ayaklanan “işçi, asker ve köylü kitlelerinin, kendi mücadelelerinin ürünü olarak yaşattıkları Sovyetler aracılığıyla” gerici sınıfların geçici hükümetine son vermesi olduğu ortaya konulurken; onun aynı zamanda Bolşeviklerin, iktidarı kendi partileri adına gasp etmeleri sürecinin başlangıcı olduğu saptanıyor (s. 121). “Nicholas Werth bu durumu ‘Geçici bir süre için, on yıllar süren diktatörlük sırasında yolları ayrılmadan önce siyasi Devlet darbesi ve sosyal devrim aynı yönde ilerler. Daha doğrusu birbirine karışır’ diye izah eder” (s. 122) Burada tek parti diktatörlüğü belirginleşene kadar gelişen iki sürecin  birbiriyle iç içe geçmiş olduğunu saptamak çok önemli ve yığınların nasıl olup da böyle bir diktatörlüğü desteklediğini anlamayı kolaylaştırıyor. Onun ötesinde aslında tek parti iktidarı yerleştikten sonra bile devletin toplumsal devrimin taleplerini karşılamayı öncelikli hedef olarak benimsemesinin altında da bu süreç yatıyor. Herkese iş ve ücretsiz sağlık ve eğitim gibi hizmetlerin sağlanması bu taleplerin karşılanmasına yönelik politikalardı. Öte yanda toplumu özgürleştirici devrimler ise bastırılmıştı.

İkinci bölüm Ekim devrimini izleyen üç ayda Bolşeviklerin Sol Sosyalist Devrimcilerle(Sol SR) koalisyona son vermeleri ve tek parti yönetimini kurmalarını ele alıyor. Burada Kurucu Meclise ilişkin farklı yaklaşımlar tartışılıyor ve olası senaryolar değerlendiriliyor. Resmi SBKP(B) Tarihi kitabında Kurucu Meclisin Ekim devriminden önce seçildiği yalanı yer alıyor (s. 150). Ancak burada bir nokta gözden kaçmış gibi. Lenin, Kurucu Meclisin halkı temsil etmediğini iddia ederken dayandığı nokta, en çok oy almış olan Sosyalist Devrimcilerin(SR) aday listesini Ekimde belirlemiş olması, ancak partinin Kasım ayında Sol SR ve sağ SR olarak ikiye bölünmüş olmasıydı. Bunun sonucunda eski partinin kabaca yarısının katıldığı ve Sovyet seçimlerinde de SR’ye verilen oyların yarısını alan Sol SR partisi Kurucu Meclis’te küçük bir grupla temsil ediliyordu. Bu yüzden de Sol SR partisi Bolşeviklerin Kurucu Meclisi kapatmasını destekledi.

Yazar “Devrimi ilerletecek olan iki meclisli, çoğulcu bir sistemdi” diyor ve bu tezi savunuyor. Ancak Ocak 1918’de toplanan Kurucu Meclis halkın içindeki eğilimleri gerçekçi biçimde temsil etmiyordu. Belki seçimin yeni sol ve sağ SR aday listeleriyle yenilenmesiyle böyle bir yol açılabilirdi. Yoksa halkın tercihlerini yansıtmayan bir meclise meşruiyet kazandırmak muhtemelen daha büyük sorunlara yol açardı. Aslında belki de tartışılması gereken Bolşeviklerin ve Sol SR’in bu şekilde Kurucu Meclis seçimlerine gidilmesini neden kabul etmiş olmaları. Lenin daha sonra bunu meclisi kapatmak için bahane olarak kullanmayı hesaplamış olabilir. Sol SR partisi ise belki bu sonucu öngörecek kadar deneyimli değildi. Ama Ocakta toplanan Kurucu Meclisle Sovyet hükümetinin birlikte çalışmasını beklemek gerçekçi değil.

Bu bölümde “Sovyetler, 1917 yılında Geçici Hükümetlere karşı direndiği gibi, Bolşeviklerin tek parti yönetimine karşı da direnemez miydi?” sorusu da ele alınıyor. Ancak “Çeka gibi baskı organlarının kurulmasından sonra bu oldukça güçtü” (s. 154). “Bolşevikler, Sovyetleri, ‘Sovyet iktidarı’ imajına dayanarak etkisiz hale getirmek gibi son derece kurnazca bir yola başvurmuşlardı” (s. 155). Bu noktada yazar kurucu meclisle sovyetlerin nasıl birbirleriyle birlikte çalışabileğine ilişkin spekülasyonlara yer veriyor. Ben şahsen temsilcilerin oluşturduğu meclislere yasama gücü verilmesi yerine sovyetlerin doğrudan demokrasi temelinde örgütlenmesinin, devrimin gerçekten yığınların devrimci taleplerini karşılayacak şekilde ilerlemesinin tek yolu olduğunu düşünüyorum. Nitekim gerek işçi komiteleri gerek Kronstadt gibi komünal anlayışla örgütlenmiş sovyetler bu yönde baskı yapıyorlardı. Ama o tarihte bu gerçekleşebilir miydi? Buna ilişkin spekülasyon yapmak çok anlamlı olmayabileceği gibi temsili kurumların nasıl çalışabileceğine ilişkin de spekülasyon yapmak çok anlamlı değil. Önemli olan sonuçta tek parti iktidarının bürokratlaşmaya yol açtığını ve “devrimci işçi ve askerlerin elinden her türlü mücadele olanağını alarak onları sesiz ve pasif yığınlar haline getir”ildiğini saptamak (s. 157).

Üçüncü bölümde tek parti diktatörlüğünün kullandığı yöntemler ve bunların nasıl kurumsallaştırıldığı detaylı olarak inceleniyor. Faşist rejimlerle karşılaştırılabilecek bir korku toplumunun nasıl yaratıldığını bu detaylarda görüyoruz. Sözgelimi “Çeka, elbette Sovnarkom’un emriyle, rejim karşıtlarının ya da doğrudan rejime karşı savaşanların ailelerini rehin almak gibi, en adi ve acımasız yöntemlere bile başvurmaktan çekinmedi. …Bolşevik iktidara karşı çıktıkları düşünülenlerin eşleri ve çocukları da aynı şekilde suçlu kabul edilecek ve kurşuna dizilecekti” (s. 176)

Kırsal kesime ilişkin de bize resmi tarihte anlatılanın aksine bir tanıklık aktarılıyor: “Köylüler aslında ‘merkez’le komiserleri aracılığıyla ilişki kurmak istememişlerdi. Onların kendi Sovyetleri vardı, işçi Sovyetleriyle doğrudan bağ kurmakta ısrar ediyorlardı. …’Devrimin başlarında’ dedi Spridonova, yani köylü Sovyetleri var olduğu sürece, köylüler ellerinde ne varsa kentli yoldaşlarıyla paylaştılar. Ancak ne zaman Bolşevik Hükümeti bu Sovyetleri dağıtmaya başlayıp 500 köylü delegeyi tutukladı, işte o zaman köylülerin tavırları değişti.” (s. 187) Bu Bolşeviklerin neden köylülerden ürünlerini almak için ağır bir baskı rejimi uygulamak durumunda kaldıklarını da açıklıyor.

Kentlerde ise işçi komitelerinin dağıtılması, işçi muhalefetinin zorla bastırılması, Mart 1919’da “iktidarın derhal serbestçe seçilen İşçi ve Köylü Sovyetleri’ne devredilmesini” talep eden Putilov işçilerine makinali tüfeklerle donatılmış askerlerin saldırması Bolşeviklerin işçi sınıfından ne denli koptuklarını gösteriyor.

Lenin’in “Yaklaşan Felaket” adlı makalesindeki sözleriyle devlet kapitalizmini benimsediği de sergileniyor: “… sosyalizm, tüm halkın çıkarlarına hizmet etmeye koşulmuş ve o ölçüde kapitalist tekel olmaktan çıkmış devlet-kapitalist tekelinin ta kendisidir” (s. 207). Buradaki tüm halkın çıkarına bir partinin karar verdiği gözönüne alınınca, bu tekelin halkın özgürleşmesini değil yalnızca o partinin iktidarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi amaçladığı ortaya çıkar. Bu amaçla Almanya’daki devlet kapitalizmini kopye etmek için “diktatöryel yöntemlerden kaçınmamak” da mübahtır (s. 208).

Gün Zileli’nin kitabı çok kalın değil ve akıcı diliyle kolay okunuyor. 1917 Rusya devrimine ilişkin tartışmaların en temel noktalarına açıklık getiriyor. Şubat ve Ekim devrimleri arasındaki dönemde işçi komiteleri ve köylü sovyetleri gibi doğrudan demokratik taban örgütlenmelerinin ortaya çıkışını; ardından bunların Bolşevikler tarafından dağıtılmasını ve devrimin sonlandırılmasını açık bir dille gözler önüne seriyor. Umarım bu ve benzer katkılar Marx’ın düşüncelerinin özgürlükçü yorumlarının önünü ülkemizde de açar.

—————-

Kaynak:

Gün Zileli (2019), 1917 – 1918 Rusyada Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne, Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları