Çarşamba , 14 Nisan 2021

FİKRET BAŞKAYA: ” AY SONUNU GETİREMEYENLER, DÜNYANIN SONUNU GETİRMEKTE OLANLARA KARŞI…” SÖYLEŞİ: BERKANT KIRIMLIOĞLU

Hocam siz Marksist bir sosyalistsiniz. Fakat, ekolojik sorun da düşünce
sisteminizde merkezi bir yer işgal ediyor. Neden?

Kapitalizm insana, topluma ve doğaya [yaşayan doğa densin] zarar
vermeden yol alamaz. Kapitalizm dahlinde yaşamın iki kaynağını aşındırmak
kaçınılmazdır. Eğer öyleyse, ekolojik veçheyi yok sayarak bir yere varmak
mümkün değildir. O zaman sorunun öteki yarısını dikkate almamış olursun. Oysa
ve eğer şeylerin gerçeğine nüfuz etmek gibi bir kaygınız varsa… Bütünü hedef
alman gerekir, zira ‘gerçek bütündedir’, hakikat bütündedir…

Neden kapitalizm
dahilinde ekolojik yıkım kaçınılmaz?

Kapitalizm sınırsız büyüme, genişleme, yayılma eğilimine ve
dinamiğine dayalı bir sistemdir. Her kapitalist, her seferinde daha çok
üretmeye ve satmaya mecburdur… ‘Burada durayım, bana bu kadarı yeter’ diyemez…
Zira, büyüme veya yok olma ikilemi
söz konusudur… Kapitalizm sınırsız büyümek zorunda ama bu dünyanın kaynakları
sınırlı… İşte, ‘iklim krizi’, ekolojik yıkım denilenin asıl nedeni bu… Bir
zaman geliyor, sınıra dayanmak kaçınılmaz oluyor…

O zaman, neden
sınırsız büyüme zorunluluğu var?

Kapitalist sistemin işleyişi, vahşi rekabete, çılgın
rekabete dayanıyor… Rekabetçi olmanın yolu da büyümekten geçiyor…
Büyüyebilmek de her seferinde sermayeyi büyütmek, daha ileri teknolojilere
sahip olmak, işçiyi daha çok sömürmekle mümkün… Aksi halde yarışta kalamaz,
‘daha büyükler’, ‘daha güçlüler’ tarafından yutulur ve yarışın dışına atılır…
Bir tercih değil, zorunluluk söz konusu… Fakat, bir şey üretmek doğadan bir
şeyler çekmek, eksiltmekle mümkün ama  üretirken de, tüketirken de kirletmek kaçınılmaz
olduğuna göre, sistem gelip sınıra dayanıyor… Netice itibariyle bir
sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkıyor.  

Ekolojik akımların,
hareketlerin yaklaşık 70 yıllık geçmişi var ama ekolojik sorun da büyümeye,
yıkım derinleşme devam ediyor. Neden?

Klasik ekolojik hareketler, kapitalizm dahilinde sorunun
çözülebilir olduğunu düşünüyorlar. Kapitalizmi radikal olarak karşılarına
almıyorlar. Kapitalizmin reforme edilebilir, ıslah edilebilir, ‘insafa
gelebilir’ bir sistem olduğunu sanıyorlar… Bu, olmayan duaya amin demek gibi
bir şeydir…  Oysa, kapitalizm asla
reforme edilebilir değildir… Her sosyo-ekonomik sistem, her üretim tarzı, her
uygarlık, belirli bir mantığa göre işler… O mantığın dışına çıkıldığında
‘sistem olmaktan çıkar…’ . Mesela bir sermaye grubunun CEO’su, bir ortaklar
(paydaşlar, kapitalistler) toplantısında insafa gelse ve ortaklara: “Biz
bu üretimimizle doğaya zarar veriyoruz. Üretimimizi kısmayı öneriyorum”
dese ne olur… Anında işsiz kalır… Zira, paydaşların her biri sermayesini
çekip, başka alana yatırma tehdidinde bulunur… Bu, kapitalist için büyümek
dışında bir seçenek yoktur…  Bu her bir
tekil kapitalistin iradesinin bir önemi yok demektir… O, kendi mantığına göre
işleyen çarkın bir dişlisidir sadece…

Sisteme içkin
sınırsız üretim eğilimi kaçınılmaz olarak ekolojik yıkım yaratmak zorunda
diyorsunuz o zaman…

Evet. Aynen öyle… Zira, kapitalizmin kendini yeniden üretme
(yenileme) ritmiyle, hızıyla, doğanın kendini yeniden üretme ritmi (hızı)
arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor… Mesela geçen yıl “Dünya Limit
Aşımı Günü”, 29 Temmuza gerilemişti… Bu 5 ay doğaya borçlu yaşayacağız demek…
Fakat bu konuda Türkiye bir adım öne geçmiş görünüyor. Bizde “Limit Aşımı
Günü” 27 Hazirandı…  Bu durum onca
yüceltilen ‘ekonomik büyümeyi’ sorgulamayı gerektirmiyor mu?

Son yazılarınızın
birinde, ‘isyanların asıl nedeni dillendirilen taleplerle sınırlı değil, kapitalizme
yönelik itirazlar’ diyordunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Geride kalan 2019 yılına dünyanın her yerindeki isyanlar,
protestolar damgasını vurdu. Bu isyanlar, işte korbon vergisi, benzin zammı,
metro-otobüs fiyatlarına yapılan zam, yolsuzluk, demokrasi zaafı, watsapp
zammı, sosyal hizmetlerin, kamu hizmetlerinin yetersizliği, vb. idi.  Mesela Fransa’da ‘Sarı Yelekliler’ karbon vergisine bir tepki olarak ortaya çıktı ama
vergi geri alındığı halde sokağı terk etmediler… Zira, itirazları sisteme
yönelik…

Esasen, daha önce de yazdığım gibi, ‘isyanların, devrimlerin
asıl nedeni, bardağı taşıran son damla değil, bardağın dolu olmasıdır’… Ve
bardak her yerde dolmaya devam ediyor. Yangını çıkarmak için bir kıvılcım
yeterlidir ama yanmaya hazır bir şeylerin de olması gerekir…

Aslında itirazlar sisteme yönelik. Zira, artık kapitalist
sistem yeteri kadar ‘yeni değer’, ‘fazla değer’, ‘artı-değer’ üretemez
durumda… Ancak yaşayan doğayı, canlıyı yağmalayarak, bütçeyi ve müşterekleri talan ederek yol alabiliyor
ama bu yolun sonu yok… Bu sistemin artık ‘yeteri kadar’ büyüyememesi demektir…
Ne demek istediğimi görmek için Türkiye’de geride kalan 10-15 yılda yapılanları
hatırlamak yeter… Sermaye geleneksel, bildik 
üretim alanlarında artık değerlenemiyor. Ancak bütçeyi, hazineyi, müşterekleri ve doğayı yağmalayarak yol
alıyor… Verilen garantiler, kapitalistleri maaşa bağlamak gibi bir şey… Böyle
bir şey olur mu? Yoksullardan vergi alıp, sermaye sınıfına aktarıyorlar… Tam
bir mafya düzeni…

Oysa, biraz önce söyledim. Sistem varlığını büyümeye borçludur.
İşsizlik, yoksulluk, sefalet çığ gibi büyüyor ve ona doğa tahribatı, ekolojik
yıkım, iklim krizi eşlik ediyor. Gelir dağılımı dengesizliği (adaletsizliği)
skandal boyutlara ulaşmış durumda… Sistem her seferinde çözdüğünden daha çok
sorun yaratıyor. Aşırı gelir/servet dengesizliği (adaletsizliği) bir çöküş nedenidir… Elbette yegane neden
değildir ama başlıca nedenlerden biridir… Mesela Roma İmparatorluğunun
çöküşünün en büyük nedeni, servet ve gelir dengesizliğinin çığırından çıkmasıydı…
 Vergiler artırılmıştı, köylüler toprakları
terk etmişlerdi, az verimli topraklar ekilemez olmuştu, hükümet bir mali krizden
diğerine sürükleniyordu… Statükoyu korumak için alınan önlemler bir işe
yaramıyordu…

Kapitalist dünya
sisteminin içine sürüklendiği durumu ‘kriz” kelimesi karşılamıyor mu? Siz
çöküşten söz ediyorsunuz…

Bilindiği gibi, ‘kriz’ genel denge durumundan, ‘normal
durumdan’ bir sapmayı ifade eder ama, geri dönüşü, normal duruma dönüşü de ima
eder. Oysa çöküş, geri dönüşü olmayan eşiğin aşıldığını ifade eder… Şimdilerde
kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durumunu anlatmak için
“kriz” demek uygun ve yeterli  değil. Artık çöküşten söz etmek gerekiyor…
Zira, sistem sorun çözme, rıza üretme yeteneğini kaybetti… Meşruiyet üretemez
durumda… Tüm gösterge ışıkları kırmızıya dönmekte… Şurada işler yolunda gidiyor
diyebileceğin tek bir şey, tek bir alan var mı? İşte, son dönemdeki isyanların
asıl nedeni bu…

Kapitalist devletin üç işlevi vardır: 1. Özel sektör (sermayenin
hareketi] tarafından ‘uygun bir tarzda’ karşılanması mümkün olmayan hizmetleri
sunmak; 2. Bazı kapitalistlerin veya sermaye gruplarının aşırılıklarını
törpülemek, engellemek. Buna, kapitalizmi
kapitalistlerden korumak
da denebilir; ve 3. Zenginleri yoksullardan
korumak… Artık gelinen aşamada sistem ilk iki işleve tamamen yabancılaştı… Her
şey özelleştirilmiş durumda. Ortada “müşterekler
diye bir şey kalmadı… Oysa, müşterekler
(ortak yaşam alanları ve kaynakları) toplumu bir arada tutan tutkaldır… Son derecede önemlidir…
Artık müştereklerin esamesi okunmuyor…
Her şey özelleştirildi, zorunlu harcamalar arttı, insan yaşamı için gerekli
olana ulaşmak da zorlaştı… Devletlerin elinde 
şiddeti, baskıyı, devlet terörünü ve savaşı araçlaştırmak, dayatmaktan
başka bir koz kalmadı…   

Hangi durumda krizden
değil de “çöküşten” söz erilebilir?

Eğer bir rejim, bir sistem , verili/geçerli yasal-kurumsal
çerçeve dahilinde toplum nüfusunun  temel
ihtiyaçlarını (su, gıda, konut, giyim-kuşam, enerji [ısınma], ulaşım, sağlık,
güvenlik, vb.) asgari düzeyde bile karşılayamaz duruma gelmişse, artık krizden
değil, çöküşten söz etmek
gerekecektir…

Eğer durum
söylediğiniz gibiyse, artık mevcut durum sürdürülebilir olmaktan çıkmışsa, bu
durumdan çıkış nasıl olabilir…

Bu sefer durum farklı… Geride kalan dönemde olmayan bir
şey var… İklim krizi ve ekolojik yıkım, sadece uygarlığın sonunu getirmeye
bilir… İnsanlığın geleceği de riske girmiş durumda… İnsanlık ve uygarlık
kritik bir eşiğe dayandı… Eğer, bu süreç vakitlice durdurulamaz,  aracın rotası sola kırılamaz ise, önümüz
karanlık demektir. İklim krizi çok önemli ama daha ötesine odaklanmak da gerekiyor…
Zira, tüm eko-sistem tehdit altında…

Bu durumun faili de
insanlar deniyor? İşte anthopocene denilen…

Elbette insanlar ama durumun nüanse edilmesi gerekiyor. İnsanlar
hep vardı ve ne bir iklim krizi, ne de bu günkü kapsamda bir ekolojik yıkım hiç
bir zaman yaşanmadı… O zaman haklı olarak “neden şimdi” sorusu akla
gelir… Şimdi ortaya çıktı çünkü kapitalizmde başka türlü olamazdı… Bu durumun
faili insanlar denirse bu kapitalizmin, sistemin sorumluluğunu yok saymak
olur… Büyük insanlık bu yıkımın faili değil ama yıkıcı sonuçlardan en çok muzdarip
olan taraf… İnsan deyip, sistemi sorun etmemek, bu durumda hiç bir dahli, hiç
bir sorumluluk payı olmayan geniş emekçi kitleleri, yeryüzünün lânetlilerini suçlu ilan etmek olur. Böyle bir tablo
oraya çıktı zira kapitalizm irrasyonel bir sistemdir. Onda akla-mantığa uygun
hiç bir şey yoktur.  Kapitalizm dahilinde iklim kriziyle etkili
bir mücadele de asla mümkün değildir.

O halde bu tehlikeli süreci durdurmak, tersine
çevirmek, insanlığın geleceğini kurtarmak için geç mi kalındı?

Hala bir
şansımız var ama bir şartla: Ay sonunu getiremeyenlerle, dünyanın sonundan kaygı
duyanların, sürece vakitlice müdahale etmesi durumunda şeylerin seyri
değiştirilebilir. Başka türlü söylersek, sınıf mücadesiyle, ekolojik
mücadelenin etkili bir ittifakı/ortaklaşması, bu tehlikeli gidişi
durduabilir…Bunun için de ekolojik hareketin  ‘eko-kapitalist değil, eko-sosyalist olduğunu
kanıtlaması gerekir… Son olarak, insanlığın ve uygarlığın geleceği, komunizm perspektifine
endeksli bir eko-sosyalist ‘geçiş programını hayata geçirebilmeye bağlı
görünüyor…