Salı , 2 Haziran 2020

ÖN TEKERLEĞIN YÖNÜ -GÜNGÖR ŞENKAL

Birbirine bağlı tekerlek sistemlerinde arka tekerlek ön tekerleği izler. Mekaniğin bir kuralıdır bu. Bu kuralı düşünsel alana uyguladığımızda da benzer bir işleyişle karşılaşırız. Yüzyılların gözlemiyle kalıplaşan bu deneyime göre, Ön tekerlek nereye giderse, arka tekerlek de oraya gider.

Yıl, 1973 ve yer İstanbul’du. Necmettin Erbakan Milli Gazete’nin düzenlemiş olduğu ʺSanayi Davamızʺ başlıklı bir konferansın konuşmacısıydı. Milli Gazete ise 12 Ocak 1973’de MNP (Milli Nizam Partisi) kurucularından Hasan Aksay’ın genel müdür ve başyazarlığında yayın hayatına girmiş bir yayın organıydı. Dolayısıyla bu toplantı, Erbakan ve çevresinin kendi kendilerini ağırladığı bir toplantıydı. Kaldı ki Erbakan’ın kendisi de bu gazetenin yazarları arasındaydı. O yıllarda Erbakan’ın önderliğindeki Milli Selamet Partisi, 26 Ocak 1970’te kurulan Milli Mizam Partisi’nin askeri darbe rejimi tarafından kapatılması sonucu ad değiştirerek tekrar siyasi çalışmaya başlamış biçimiydi (11 Ekim 1972).

ʺSanayi davamızʺın konu edildiği toplantıda, konuşmasının başında Erbakan, gazetelerin popüler ekonomi sayfalarının yazılarını  aş(a)mayan verilerle, sanayinin zorunluluğunu anlatıyordu. Ve ʺher akıllı milletin zaten sanayileşmesi lazım gelirʺ sözleriyle özetliyordu anlatmak istediklerini.

En ileri sanayi toplumlarının, -diğerlerinin yanında ekolojik yıkımı da enselerinde hissettiği- sanayileşmeyi açıkça tartışıyor olduğu günümüzde, Erbakan’ın sunduğu 50 yıl öncesinin verilerini /mantığını buraya taşımaya gerek olmadığını düşünüyoruz. İnsanlık, sanayi karşıtı bir döneme girmiştir.

Bugünden bakıldığında, 70’li yılların Türkiye’sinde, büyüme ve uluslararası ticarette söz sahibi olma mücadelesini, Türkiye’nin orta ve doğu kesimlerinde gelişen  küçük ve orta ölçekli sanayi kuruluşlarının sözcülüğünü üstlenen Erbakan’ın olmasa da, ardıllarının başardığı görülmektedir.  Kısacası, Erbakan’ın o çabası da tarihin bir döneminde kalmış, bugün için anlamını yitirmiştir.  

Erbakan’ın diline pelesenk ettiği ağır sanayi, en geç 1800’lü yılların son çeyreğinde Osmanlı‘da gündemdi. 1827’de Eyüp‘te bir iplik fabrikası kurulmuş; 1843’te Zeytinburnu Demir Fabrikası’nın kurulmasına başlanmış; resmi tarih olarak 1848’de Zonguldak Kömür Madenleri işletmeye açılmıştı. Batı’daki gelişmeyi izleyen Osmanlı aydınları, en azından denge durumunu yakalayabilmek için sanayiye, ağır sanayiye ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Erbakan’dan yüz yıldan fazla bir zaman önce bunu dillendirenlerden biri Ohannes Dadyan’dı.

ʺAkıllı milletlerin süratle sanayileşmeleriʺ söylemine geri dönecek olursak, buradan sanayileşenlerin, ‘akıllı’ olduğu için sanayileştiği sonucu çıkar ki, bu da, sanayileşmenin arkasında yatan önemli bir gerçeği gizler: Sömürgecilik. Erbakan’ın deyişiyle, müstemlekecilik.

Ağır sanayi söyleminin/özleminin ve girişimlerinin eskiliğine karşın, Batı ile olan mesafenin kapatılamamasının yarattığı eziklikten psikolojik olarak kurtulma çabasını, Erbakan’ın şu cümlesinde görebiliyoruz: Biz milletimizin tarihinde sanayileşmenin, bütün dünyaya örneklerini vermiş, onun hocası olmuş bir milletiz aslında.

Konuya devam etmeden önce burada geçen ʺmilletʺ sözcüğünden ne anlayacağımız ya da ne anlamamız gerektiği üzerine biraz düşünelim.

ʺMilletʺ kavramı, bilindiği üzere, Osmanlı’da dini toplulukları ifade etmek için kullanılıyordu. Osmanlı Türkiye’ye evrilince, ʺmilletʺ sözcüğü yeni dönemde, Batı kapitalizminin nasyon (nation) sözcüğünün yerine kullanılır oldu. Irkçı-Türkçü kadrolar için ʺmilletʺ, bir etnik kimliğe dayanıyordu: Türk. Önceleri dini bir anlam (ör. Müslüman milleti) içeren sözcüğün anlamı genişletilmiş, artık etnik bir anlam (ör. Türk milleti) taşıyor olmuştu. Böylece sözcüğün anlam içeriği muğlaklaştı, kullananın hangi anlamda kullandığı belirsizleşti.

Irkçı-Türkçüler, daha sonra, (Arapça-Osmanlıca karşıtlığından dolayı) Moğolcadan aldıkları ulus sözcüğünü millet sözcüğünün yerine kullanmaya başladılar. Bugün hâlâ millet sözcüğü kullanıldığında kastedilenin ne olduğunu anlamak için bağlama bakılması bir zorunluluktur.

Bu girişten sonra, Erbakan’ın, sanayileşmenin hocası olma ve de bundan 70 sene öncesine (1900’lerin başı, gş) kadar daima Avrupa’nın önünde bulunma savını desteklemek için verdiği örnekleri kısaca gözden geçirebiliriz:

  1. Harun Reşid’den Hediye Saat

ʺMilletimizin tarihinde sanayileşmeʺye verdiği ilk örnek, Abbasi halifesi Harun Reşid (Ebu Cafer er-Reşid, 763-809)’dir. Onun bin yıl önce Avrupalılara vermiş olduğu çalar saat, sanayinin kanıtlarından biridir!

Bu çalar saat gerçekte oldu mu?

Erbakan’ın aktardığı Harun Reşid (763-809) – Charlemagne (Şarlman, 742-814) hikayesi, Hüseyin Hilmi Işık (1911-2001)‘ın  Se’âdet-i  Ebediyye adlı eserinin (140. baskı) 1106. sayfasındaki 383. maddede Hârȗnürreşȋd başlığı altında geçmektedir. Burada Harun Reşid’in Şarlman ile mektuplaştığı ve ona bir duvar saati gönderdiği yazılıdır. Yazıdaki ʺÇalar sâat 516 [m. 1022] de yapıldıʺ cümlesinde verilen tarihin her şeyden önce miladisi yanlıştır; doğrusu 1122’dir.

Aynı yerde geçen,ʺMuhammed bin Alî ibni Sââtî, sâat i’mâlinde mâhir idiʺ sözlerini ele aldığımızda şöyle bir tabloya ulaşıyoruz: Diğer yazılarda Ahmed (ölümü 1294) diye anılan bu kişi bir din adamı olarak yetişmiş, Hanefi fıkıh alimi diye geçiyor; saatçilikle bir ilişkisi olmamış. Bu anlamda, saat imalinde mahir olması pek mümkün görünmüyor. Adındaki ibni Sââtî(saatçinin oğlu) takısından, babasının bir saatçi olduğu anlaşılıyor/çıkarılıyor. Bazı kaynaklarda (ör. İslam Alimleri Ansiklopedisi) babasının astronomi alimi ve tanınmış bir saatçi olduğu yazılıdır. Adı, Ali bin Sa’leb olarak verilen bu kişi hakkında bir bilgiye ulaşamadık.

Son olarak, ʺRakkaslı sâati, ilk olarak papa ikinci Silvestr Endülüs müslimânlarında görerek Avrupaya getirdi. 1003 [m. 1594] de öldüʺ cümlesine bakalım:

Papa II. Silvester (Gerbert von Aurillac, 946–1003)‘in Papalığı, 2 Nisan 999’dan ölümüne, yani 12 Mayıs 1003 yılına kadar sürmüştür. Silvester‘in matematik ve astronomide yetkin olduğu belgelerle kanıtlıdır. Kendisi için, sarkaçlı ve çalar saati icat ettiği de ileri sürülmüştür (ör. Oswald Spengler).  Ancak Işık’ın çalar saatin yapıldığını ileri sürdüğü tarih, bundan yüz yılı aşkın bir süre sonradır. Dolayısıyla Papa II. Silvester’in sarkaçlı saati Endülüs Müslümanlarından görüp getirmesi iddiası, Işık’ın kendi verdiği rakamlardan bakıldığında bile tutarsızdır.

Ayrıca, Işık’ın Harun Reşid maddesinde geçen adlardan Harun Reşid‘in ölümünün 809, Charlemagne’ın 814, Silvester’in 1003 ve İbn-üs-Sâ’âtî’nin 1294 olduğu bilindiğinde, cümlenin sonundaki 1594 tarihinin ne olduğu muammaya dönüşür. Sâ’âtî’nin ölüm tarihini yanlış (1294 yerine 1594) yazdı diye düşünsek de verilen hicrȋ tarihle (1003) miladȋ tarih (1594) uyumludur. Anlaşılan, Işık, miladȋ tarihi (1003) hicrȋ diye yazarak ilk hatasını, sonra onu miladȋye çevirerek de ikinci hatasını yapmıştır.

ANTRPARANTEZ: Erbakan’ın konuşmasında değil, ancak saat üzerine yazılmış bazı yazılarda adı geçenlerden biri de El Cezeri (1136-1206)’dir. Onun çalışmaları, Diyarbakır Ulu Cami’deki güneş saati, su saati ve mum saatinden ibarettir ki, bu, o çağda bilinen, üzerinde çalışılan saat biçimlerine uygundur.

Saat değil belki, ama Şarlman’ın Harun Reşid’den bir fil hediye aldığı Avrupa tarihinde yazılıdır. 798 yılında hediye edilen ve adı Abul Abbas olan bu filin Aachen’a varması 802 tarihini bulmuştur. Hatta fil hediye etme, sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir. Kutsal Roma İmparatoru Kayzer II. Friedrich 1228/29 yıllarında Mısır Sultanından, Fransız Kralı IX. Ludwig de 1252/53 yine Mısır Sultanından fil hediye almıştır.  

Anlaşılacağı üzere, anılan hediye saate ilişkin bir yazı bulamadığımız gibi, bazı kaynaklarda geçen, ilk çarklı saatin Mısır Sultanı tarafından II. Friedrich’e hediye edildiği söylentisini doğrulayacak kaynaklara da ulaşamadık.

Zamanı ölçme anlamında saatin tarihi M.Ö. 4000’lerin Mısır’ına (güneş saati) kadar gitse de, kurmalı saatin (1524) mucidi olarak tarihe geçen kişi, Alman kilit ustası Peter Henlein (1479-1542)’dir. İlk sarkaçlı saat 1656’da, günümüz anlamında ilk çalar saat ise 1787 tarihinde (Levi Hutchins, Amerika) yapıldı. Ayarlanabilir ilk sarkaçlı çalar saati yapan Fransız Antoine Redier, saatin patentini de almıştır aynı zamanda. Mekanik saatler için Çin kaynaklarında geçen tarih 1088 olsa da, kanıtlanabilen tarih ancak M.S. 13. yüzyıla kadar uzanıyor. Günün 24’e bölünmüş saatini yapan ise Giovanni di Dondi’dir (1344).    

Kısacası, güneş saati, su saati, ateş saati (ör. mum), yağ lambası saati, kum saati ve günümüzden yaklaşık 800 yıl öncesine uzanan mekanik saat. Belgelenebilen ilk çarklı saat 1300’lere kadar uzanıyor (Milano, 1306). Yazılı belgelerde, kum saatini 8. yüzyılda bir papazın bulduğu söylenir. Sarkaçlar üzerine yaptığı incelemelerle, sarkaçlı saatin oluşumunu sağlayan mucit olarak Galileo Galilei (1564-1641/1642) gösterilir. Christiaan Huygens tarafından tasarlanan kullanılabilir sarkaçlı saati yapan kişi Salomon Coster’dir (1657). Hal böyleyken, Harun Reşid’in Şarlman (Charlemagne)‘a hediye ettiği iddia edilen saati kim yaptı?

  • Selahaddin Eyyubi’nin Kılıcı

Erbakan, kılıç ile sanayi bağlantısını kurarken, Selahaddin Eyyubi üzerine bir menkıbe anlatır. Buna göre, Eyyubi ince bir tülü havaya atıp kılıcını altına tutar. Erbakan, kendi ağırlığıyla düşmekte olan tülün kılıca değince ikiye bölünmesinden, Almanya’nın çelik üretimiyle tanınan Solingen şehrine geçer. İnandırıcı olması için de, ʺBu şehrin menkibesini araştırırsanız, göreceğiniz hakikat şudur,ʺ der ve sürdürür: ʺSolingen bir ustanın adı. Haçlı ordularına iştirak etmiş bir köylü bu. Gelmiş bizde çeliğe su nasıl verilir, bunu öğrenmiş, seferden dönmüş, Avrupa’da ilk defa çeliğe su vermenin tatbikatını yapmış, demirci olmuşʺ.

Burada, kendileriyle savaşmak için gelmiş bir Haçlıya, çeliğe su vermesini neden öğretmişler ya da o nasıl öğrenmiş diye sormayalım! Onu yerine, Solingen tarihine biraz daha yakından bakalım: Solingen Almanya’da, tarihi 960’lara dayanan bir yerleşim yerinin adıdır. Şehrin 3 ciltlik tarihini (Solingen – Geschichte einer Stadt / Bir Şehrin Tarihi) yazan Heinz Rosenthal’e göre, bu şehrin kültürel ve yerleşimsel geçmişi bilinmemektedir.  

En eski yazılı kaynak, Köln başpiskoposunun 965 tarihli bir yazısında geçen ve  Solingen olduğu tahmin edilen Gut Salagon sözüdür. 1067 kayıtlarında bölgenin adı Solonchon olarak görülmektedir. Çelik üretimi 1250’lerde görülmeye başlamış, bu yerleşim yerinin şehir statüsüne kavuşması 1374 yılını bulmuştur.   

Haçlı Seferleri, Papa II. Urban tarafından yapılan bir çağrıyla (1095) başlamıştı. 1. Haçlı Seferi 1096-1099 yılları arasında olmakla birlikte, Erbakan’ın konuşmasında konu edilen Haçlı Seferi 3. olanıdır (1189-1192). Yukarıdaki bilgilerle bu tarihler arasında bir benzeşme olmadığı açıktır.

Solingen bileşik sözcüğü etimolojik olarak da şöyle açıklanıyor: Sol, nemli havza/saha/ toprak; ingen, bölge (Alm. Raum). Burası zaten nemli toprakları olan ormanlık-dağlık vadiler bölgesi olarak biliniyor/anılıyor.

Erbakan’a uyarsak, binli yılların başındaki kılıç yapımını da, saat yapımını da sanayi olarak adlandırmalıyız. Ve döneminin en önemli savaş aracı olan kılıç (tarihi günümüzden 5000 yıl öncesine uzanmakta / Malatya Müzesi) örneğinden hareketle, o çağlarda hemen bütün toplumların sanayileşmiş olduğunu düşünmeliyiz!  

ANTRPARENTEZ: En eski Türk kılıcı diye tanıtılan kılıç, M.S. 6. yüzyıla aittir. Sibirya’nın Kazak köyleri bölgesinde bulunmuştur (Hürriyet, 26.09.1998).

  • II. Mehmed’in Topları

İlk kullanımı Çin’de (13. yy.) yapılan savaş topu, Osmanlılarda (her ne kadar ilk olarak 1389 Kosova savaşında kullanılmış olduğu yazılsa da) asıl ününü Sultan II. Mehmed zamanında İstanbul surlarında yapmıştır. ʺSultan Fatih’in döktürdüğü toplarʺ da ʺsanayileşme tarihimizʺin alt başlığı olarak, Erbakan tarafından örnek gösterilmiştir. II. Mehmed’in kendi katkılarının olduğu söylense de, gerçekte döküm işlerini yapanın Cenevizli Donar Usta ile Macar Urban olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Rumelihisarı’na yerleştirilen ilk büyük topu yapan da, asıl adı ʺvasilikiʺ olan ʺşâhiʺ topu iki parça halinde döken de Urban’dır.

Erbakan tarafından toplara (sanayileşmeye) konu edilen Sultan II. Mehmed’in savaştaki başarısı kadar, barıştaki başarısızlığını da söylemekte yarar olabilir. Gerçi daha çocuktu, ama mühür kendisindeydi! Şeyhülislam Molla Fahreddin Acemi (görev süresi, 1437-1460), Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’nin avlusunda, Mehmed‘in mührüyle yakarak öldürdü Hurifileri. Yine toplar konu iken, aynı toplar Osmanlıda bilimi havaya uçurmak için kullanıldı. 1500’lü yılların en ileri teknolojisiyle, matematikçi ve astronom Takiyüddin bin Maruf-i’nin kurduğu gözlemevi, daha önce kurulma iznini de Sultan III. Murad emriyle, Seyhülislam Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi fetvasıyla ve Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın denizden top atışlarıyla yerle yeksan edildi (22 Ocak 1580).  

  • Defterdar Fabrikası (Feshane) 

1835 tarihinde kurulmuş olan Feshane, adından da anlaşılacağı üzere, fes üretimi yapmaktaydı. Bunun yanında aba ve halı da üretiyordu. Kuruluşunu gerektiren olay ise Yeniçeri Ocağı’nın lağvı (1826) üzerine kurulan Asâkir-i Mensȗre-i Muhammediyye ve bu yeni ordunun kıyafeti meselesiydi. Bu ordunun başlığı olarak belirlenen fesin ithal (yılda 500 bin adet) giderlerini düşürmek için kurulmuş fabrikaydı. Makinelerinden yününe kadar hemen her şey dışarıdan alınmıştı. Feshane-i Amire binasının dökümden olan taşıyıcı kolonları Belçika’da yapılarak İstanbul’a getirilmişti; yün ise (başlangıçta) İspanya’dan alınıyordu.

1843’te modernize edilen fabrikanın makineleri İngiltere, Fransa, ve Belçika’dan getirilmişti. 1866 yangınından sonra fabrika daha modern makinelerle yeniden kuruldu.

  • Hereke Fabrika-i Hümayunu

Ağırlıklı olarak askeri amaca yönelik üretim yapan Feshane’ye koşut, 1843’te kurulan Hereke fabrikası da sarayların döşemelik ve perde ihtiyacının yanında ordunun tekstil ihtiyacını karşılıyordu. Bu fabrikanın makineleri ise Fransız Jakar tezgahlarıydı. Bu tezgahlar adını, mucidi (1801) olan Joseph-Marie Jacquard (1752-1834)‘dan almaktaydı. Fabrika, daha sonra, pamuklu ve ipekli dokumadan yünlü dokumaya geçmiştir.

Uzun bir teknolojik evrim sonucu gelişen dokuma makinesinin, 1843 gibi geç bir tarihte, bu seyrin dışındaki bir coğrafya olan Osmanlı’ya getirilmesinde övünülecek bir yan olmasa gerektir.

  • Hicaz Demiryolu

Asıl amacı bölgede denetimin sağlanmasını kolaylaştırmak olan Hicaz Demiryolu teklifinin, Ahmed İzzet Efendi’den geldiği söylenmektedir (1891). O sırada Cidde Evkaf Müdürü olan İzzet Efendi sunduğu raporda, Şam’dan başlayarak Medine’ye kadar getirilecek bir demiryolunun Hicaz’a yönelecek dış saldırılarla bölgede çıkabilecek isyanlara karşı önemli bir savunma vasıtası oluşturacağını, aynı zamanda hac yolculuklarını da büyük ölçüde kolaylaştıracağını yazmaktaydı. Bu sonuncusu işin ticari boyutuydu.

Heinrich August Meissner (1862-1940), İmparatorluktaki en büyük bayındırlık işlerinden biri olan Hicaz Demiryolu inşaatını yönetmek için davet edildi ve demiryolunun teknik işlerinin idaresi kendisine verildi (1901). Demiryolu yapımında ʺon yedisi Türk, on ikisi Alman, beşi İtalyan, beşi Fransız, ikisi Avusturyalı, biri Belçikalı ve biri Rum olmak üzere kırk üç mühendis (Dünya Bülteni, 25.01.2019)ʺ çalışıyordu. Burada çalışan 43 mühendisin 17’si Osmanlı olmasına karşın, birçok makalede, ʺyabancılardan çok Türk mühendislerʺin çalıştığı yazılıdır.

1 Eylül 1900 tarihinde yapılan resmî bir törenden sonra demiryolu yapımına başladı. Meissner, 1900‘den 1908‘e kadar olan sekiz yıl içinde, Şam‘dan Medine‘ye kadarki ana hattı, Yezreel Vadisi Demiryolu da dahil olmak üzere, inşa etmeyi başardı.

Almanya’dan Krauss-Maffei (bugün KraussMaffei Group) lokomotifi alınmış; Doç. Dr. Said Öztürk’ün yazdığına göre, ʺHicaz Demiryolu ile ilgili harcamaların yarıdan çoğu yurt dışından getirilen malzemeye gitmişti

Osmanlı’da 1856‘da başlayan demiryolu çalışmalarında başlıca imtiyazlar İngiltere, Fransa ve Almanya’ya verilmişti ve bu süre içinde yapılan demiryolu uzunluğu 8619 kilometreydi.

  • ʺUçak Bile İmâl Edildiʺ

Bu söylemin ardında yatan gerçeklik de başkadır. Sadece lisansları üzerinden baktığımızda bile durum şöyledir:

Alman Junkers ile 1925’te kurulan TOMTAŞ (Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi)‘ın anlaşması sonucu, Kayseri’de bir uçak fabrikası kurulmuştur (1926): Yüzde 49’luk Junkers hissesi, Junkers lisansı ve Almanya’dan gelen malzemeyle! TOMTAŞ, 1928 yılında Türk Tayyare Cemiyeti’ne geçmiştir.

Osman Yalçın’ın ʺTürk Hava Harp Sanayi Tarihi (Ankara-2008)ʺ başlıklı doktora tezinde yazdıklarına göre, lisans sözleşmeleri, sırasıyla; Junkers, The Curtiss Aeroplane and Motor Company Inc., Gothaer Waggon Fabrik A.G., Panstwowe Zaklady Lotnicze ve Phillips and Powis Aircraft Ltd. şirketleriyle yapılmıştır. 

Daha sonra kurulan Etimesgut Uçak Fabrikası (1939-1941)‘nın 1944’te ürettiği Miles Magister uçakları, De Havilland lisansı (İngiltere) kullanıyordu; THK-1, THK-2 gibi uçaklar da İngiltere’nin Gipsy-Major motorlarını taşıyordu. Yazılanlardan anladığımız; THK-1 askeri planörü o kadar kötü üretilmişti ki, test uçuşu yapmaya bile değer görülmedi. Ama olsun, ʺartık yerli uçağı ve yerli motoru yapıyorduk (Soner Yalçın, 9 Ocak 2018)ʺ.

Bunun yanında, Vecihi Hürkuş’un da özel uçak yapımı girişimleri (1923) vardı; 1930’da fabrikasını kurmuştu. Alan-Demirağ işbirliğiyle bir uçak fabrikası da Beşiktaş’ta kuruldu (1937).

GÜMÜŞ MOTOR

Yıl, 1956. Gümüş motorun kurulmasının konuşulduğu toplantının ev sahibi Mustafa Efendi‘ydi. İlk para (1000 lira) yatıran kişi olduğu söylenen, Nakşȋ Gümüşhanevȋ Tarikatı (Halidiyye) Şeyhlerinden Mehmet Zahit Kotku iletarikatın müdavimlerinden Necmettin Erbakan gibi bazı tanıdık simalar da toplantıda hazır bulunmaktaydı. Milli Nizam Partisi’nin kurulması fikri de, tarikatın 1952’de şeyhliğine gelen (İstanbul İskenderpaşa’da üslendikleri, İskenderpaşa Cemaati) Kotku’ya aitmiş. Gümüşhanevi’den dolayı, kurulan motor fabrikasının adı Gümüş oldu. Erbakan’ın kitabından yararlandığı Hüseyin Hilmi Işık da takma ad olarak M. Sıddık Gümüş’ü kullanıyordu.

Gümüş Motor’un yerli ve milliliği söyleminin arkasında yatan neydi?

Bunun yanıtı, Sedat Özgür’ün Tohum Dergisi için yaptığı derlemede (sanayigazetesi.com.tr) şöyle: ʺFabrikanın kurulması için gereken paranın yabancılara döviz olarak ödenmesi gerekir. Dönemin Başbakan’ı Adnan Menderes Gümüş Motor’a 1 milyon 300 bin liranın dövize çevrilmesi konusunda yadımcı olur.ʺ  (Milli gazete, Gümüş motorun kurulma aşamasındaki Hükümet yardımını 1.300.000 lira olarak vermektedir!) Yerli-millilik ile yabacılara döviz ödemenin karşıtlığı, okuyucuya tuhaf gelebilir. İşin aslı, motor fabrikasının dışarıdan alınan makineler ve Skoda lisansıyla ʺkomple bir motor fabrikası (sanayigazetesi)ʺ olarak kurulduğudur. Yerli-milli söylemi ise eğreti olarak tutuşturulmuştur. Bunu, fabrikanın kurulması açısından iyi ya da kötü anlamında değil, yapılan işin şişirilerek farklı gösterilmeye çalışılması açısından kritik etmekteyiz. (Fabrika, Şeker Şirketi’nin eline geçtikten sonra Almanya’nın Hatz firmasıyla lisans sözleşmesi yapmıştır. Bunun aracılığını da Erbakan’ın yaptığına dair yazılar vardır.)

Özgür’ün yazısında olan (başka yazılarda da geçen) önemli bir yan daha bulunmaktadır. Yazıldığına göre; kuruluş maliyetinin 1956 yılında 6-7 milyon lira olması düşünülen fabrikanın maliyeti, 1958 devalüasyonu sonucu, 20-25 milyonu bulmuştur. Bu rakam, daha o tarihlerde tarikat çevresinde birikmiş sermayenin büyüklüğünü göstermektedir. Daha kolay anlaşılsın diye yazacak olursak, Sosyal Sigortalar Kurumu İstatistikleri ve İstanbul Ticaret Odası Geçinme İndeksi verilerine göre, 1956 yılında günlük işçi ücreti ortalama 8.24 (8 lira 24 kuruş) liradır.

Alât-ı Sabite Vergisi

Erbakan’ın konuşmasından, o yıllarda yürürlükte bir Alât-ı Sabite Vergisi olduğunu öğreniyoruz. Buna göre, kanun; el aletleriyle yapılan üretimi vergiden muaf tutarken, makine üretimini vergilendirmektedir. (İnternet taramasında, sözü edilen vergiye ilişkin Resmi Gazete nüshasına ulaşamadık.) Erbakan’ın anılan vergi üzerine sözleri şöyledir: ʺBurada Gümüş Motor’dan kıymetli kardeşlerim var… hepsi bilecekler. Siz filmde pek görmediniz, bir yerde krank taşlanıyor. Geldiler bize, bu krank taşlamayı yere bağlamayın dediler. Biz de bir müddet bağlamadık. Niye? Civataları sıkmazsan vergi vermiyorsun, sıktın mı vereceksin. (Alkışlar).ʺ

Konuşmanın bu bölümünden anlaşılan, Erbakan ve arkadaşlarının yere sabitlemeleri gereken makineleri, vergi ödememek için sabitlemedikleridir. İlk bakışta vergiden kaçınma gibi görünen bu uygulama, aslında bir kaçınma, yani kanunun tanıdığı vergi indirimi olanaklarından yararlanma (vergide optimize) değil, aldatma amacıyla yapılan kasıtlı eylemdir. Ceza yasasına göre de dolandırıcılıktır. (Kanunların sermayeye tanıdığı vergi indirimi olanakları ayrıca tartışılmalıdır.)

İşin bir de ahlaki boyutu var tabii. Vergiye tabi olmamak için girişilen bu hilenin kamu gelirlerini azaltıcı bir etki yaptığı açıktır. Hilenin, ʺadil düzenʺ lafzıyla siyasete oynayanlarca yapılması ve de adil düzenciler tarafından alkışlanması, onların eylem ile söylemleri arasındaki uçurumu göstermesi açısından önemlidir. Sadece kişisel kârlarını artırmak için başvurdukları bu (ve benzeri) yöntemlerin semeresinin büyüklüğü, Erbakan’ın mirası meselesinde kamuoyu önüne serilmişti.

Erbakan’ın mal varlığı!

Erbakan’ın mal varlığı, miras bölüşümü aile içi kavgaya dönüşünce dikkatleri üzerinde toplamıştı. Haberlere göre, Erbakan, ilk mal varlığı beyanını 1969 yılında (bağımsız) milletvekili seçildiğinde yapmıştı. Buna göre; İstanbul Fatih’te bir apartman dairesi, bir araba, çok az Gümüş Motor hissesi ve 3200 liralık milletvekili aylığı vardı. Bundan 25 yıl sonra (1994) yaptığı mal beyanında ise, ʺİstanbul, Balıkesir ve Ankara’da toplam 17 bin 673 metrekare büyüklüğünde 7 adet arsa, Ankara, İstanbul ve İzmit’de 6 adet daire, Balıkesir Altınoluk’da 40 bin metrekare arazi ve bu arazi üzerinde 216 metrekarelik villa, 3 yazlık ev, 421 bin dolar, 532 bin İsviçre frangı, 611 bin Alman markı, 148 kilo da külçe altın sahibi olduğunu bildirdi (Akşam, 17 Mart 2012).ʺ Şevket Kazan’a göre ise, Erbakan’ın toplam servetinin altın cinsinden karşılığı 148 kilo altındır ve kişinin 50 yıllık tasarrufudur (Doğan Akın, T24, 16 Mart 2012)! Oysa Hürriyet’in 21 Ağustos 2008 tarihli haberinde de, Erbakan’ın 1994’te verdiği mal beyanındaki serveti ayrıntılı olarak yazılmış ve 148 kilo altın, ayrı bir kalem olarak verilmişti

Akşam’ın haberindeki iki mal beyanı arasındaki zaman aralığı 25 yıl olduğuna göre, 50 yıllık birikim söyleminin inandırıcılığı olamaz. A. Dilipak’ın Erbakan’ın mal varlığının bir kısmının kendi üzerinde olduğunu söylemesi de düşündürücüdür. Yine Akşam’ın haberinde, Erbakan’ın TBMM Mal Varlığı Araştırma Komisyonu‘na bulunduğu mal varlığı bildiriminde, 12 milyon dolarlık Kanlıca yalısı ile Ankara Demetevler’deki 11 katlı binadan söz etmediği yazılıdır.

Sanayileşme deyince…

Antik Yunan matematikçisi ve mühendisi İskenderiyeli Heron’un ilk buharlı makinesiyle (M.S. yaklaşık 50 yılları) başlayan sürecin, Watt tarafından sanayiye uyarlanması ile hız kazanması sonucu, sanayide sıçrama olmuştur. Denis Papin (1647-1713), Thomas Savery (1650-1715), Thomas Newcomen (1663-1729), James Watt (1736-1819), Richard Trevithick (1771-1833)…

Özellikle Watt’ın buhar makinesinde yaptığı atılım sonucu (pamuklu) dokuma sanayisi ivme kazanmış ve yaygınlaşmaya başlamıştır. John Kay, James Hargreaves, Richard Trevithick, Samuel Crompton, Edmund Cartwright…

Genellikle 1760-1830 tarihleri arasındaki dönem olarak kabul edilen sanayi devrimi, ister Newcomen’ın, isterse de Watt’ın buluşu başlangıç alınsın, sanayileşmenin doğum yeri İngiltere’dir.

Ağır Sanayi Hamlesini Başlatma Masalı

Yazının girişinde de belirtildiği gibi, Osmanlı’nın son döneminde bazı ağır sanayi kuruluşları görülmeye başlanmıştı. Madencilik, dokuma, demiryolları, demir döküm vb. örnek olarak sayılabilir. Sadece, 19. yüzyılın ilk yarısında Tokat‘ın bakır kalhanelerinde 1000 kadar işçinin çalıştığı ve 1000 ton kadar bakır üretildiği bilinmektedir. 

Her şeyin kendinle başladığını ileri sürmek Türkiye’nin siyasi geleneğidir. Çünkü bu, burjuva politikacıların basit bir propaganda taktiğidir. Dolayısıyla Erbakan’ın, ağır sanayi hamlesini kendisinin başlatmış olduğu söylemi, bu geleneğin devamıdır. Burada Erbakan‘ın kendi kişisel sözlüğünde ağır sanayinin ne anlama geldiğini bilmediğimizden, örneğin Kardemir’i (1937), Erdemir‘i (1960) kuranların neyi başlattığını anlayamayız!

Ve hatta, eğer Erbakan’ın Gümüş Motor‘u ilk yerli-milli motor idiyse, Yavuz Motor (1991), neden ʺTürkiye’nin İlk Yerli ve Milli Özel Dizel Motor Fabrikasıʺ olarak tanıtılıyor? Gümüş Motor da ʺTürkiye’nin ilk dizel motor fabrikasıʺ idi ve de özeldi! Ya, BMC Yönetim Kurulu Üyesi Taha Yasin Öztürk’ün “Türkiye’nin ilk yerli ve milli motoru çalışmaya hazır (NTV, 13.01.2019)” sözlerine ne demeli? Bitmedi: ʺTürkiye’nin ilk yerli ve milli motoru teslim edildi: TEI-PD170ʺ başlıklı haber 15 Ocak 2020 tarihini taşıyor (kamu3.com).

Osmanlıdan Kalma Savaş Sanayisi Takıntıları

Erbakan’ın eski devirlerden kılıç ve top ile, yakın dönemden Defterdar, Hereke gibi askeri amaçlarla üretime başlayan işletmeleri örnek göstermesi bilinçlidir. Örnekleri saraya ve savaşa hizmeti temsil eder. Çünkü o, militarist düşünme geleneğinin bir sürdürücüsüydü. Bu, onun konuşmasındaki, ʺBir memlekete sanayi memleketidir demek, orada sanayiye ait yetişmiş, tecrübeli erkânı harpler vardır demektir.ʺ sözleri ve sözlerinin devamında Hitler’i örnek vermesinden kolayca anlaşılabilir.

Ayrıca, ardıllarının bugünkü söylem ve eylemlerine bakıldığında, Osmanlı’da olduğu gibi, onun devamı olan Türkiye’de de savaş sanayisi takıntısının aynen devam ettiği görülecektir. Sürekli ʺiç ve dış düşmanlarʺ gerilimi üzerinden kendine yaşam alanı oluşturan devlet, bu yolla bir yandan silah sanayisine ayırdığı devasa bütçeyi, diğer yandan da silahlı çatışmaları/savaşları meşrulaştırıyor. Bu ʺoyununʺ günümüzde daha tehlikeli boyutlara ulaştığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, devlet yöneticilerinin bir kısmı aynı zamanda silah sanayi yatırımcıları/üreticileridir.

Erbakan’ın Adil Düzeni

Yaşantısı boyunca sermayenin/sermayedarın temsilcisi olan Erbakan, 1967’de, en önemli ticari ve sanayi örgütlerinden biri olan TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) Genel Sekreterliğine, 1969’da da Genel Başkanlığına seçilmişti. O yıllarda daha çok Müslüman KOBİ (Küçük ve Orta Büyüklükte İşletme)’lerin sözcülüğünü yaparken, KOBİ’lerin bir kısmının büyümesiyle, 1990’lardan itibaren büyük sermayenin sözcüsü oldu.

Böyle bir sürecin ürünü olan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği)’ın da Erbakan’ın tavsiyesiyle kurulduğu söyleniyordu (1990). Kurumun ilk başkanlığına ise üçüncü nesil sanayici Erol Mehmet Yarar getirilmişti. Asıl mesele, sömürü pastasından Müslüman iş çevrelerinin yeterince pay alamamsıydı. Alttan alta biriken ve Müslüman iş çevreleri elinde yoğunlaşan sermayeye alan açılması gerekiyordu. Suyun başını TÜSİAD tutuğundan ve pastayı bölüşmeye yanaşmayacağından, alternatif TÜSİAD olan MÜSİAD kuruldu. Birbirlerini koruma-kollamayla güçlenecekler ve zamanla bir biçimde TÜSİAD’ın tekelinde bulunan uluslararası sermaye ağına dahil olacaklardı. Erbakan bir sohbette, bakkal Mehmetlerden işadamı Mehmetler yarattıklarını söylüyordu. Bunun doğru olmadığı bir yana (Erol Yarar üçüncü nesil sanayici, yani ailesi üç nesildir sanayiciydi), gerçeklik payı da yok değildi! Şöyle ki, yüzükten gemiciğe uzanan yolunda Recep Tayyip Erdoğan da MÜSİAD sürecinin aktif unsurlarındandı. Kimileri sermaye ortaya koymaktaydı, kimileri de kamu olanaklarını!..  Müslüman (-ların elinde bulunan) sermaye, nasıl kartopunun çığa dönüşmesi gibi büyüyordu, bu arada milyonlarca emekçinin kanı nasıl emiliyordu, iktisadi bir değerlendirmenin konusu olarak şimdilik kenarda kalsın.

Sermaye dostu ve temsilcisi olan Erbakan’dan emek/emekçi yararına bir beklentiye girmek, tabanındaki yoksullar açısından önemli bir çıkmazdı. Sadece, Erbakan’ın içinde bulunduğu sermayenin çıkar kurumları bile bunu anlamaya yetmeliydi. Tarihsel gerçek şudur ki, -adı ne olursa olsun- kapitalist örgütsel birliklerin ortak yanı, hepsinin, çalışanların katıksız sınıf düşmanı olmasıdır.

Kaldı ki Erbakan, her yerde, -bütün vergi kaçırma yollarına karşın- sermayeden alınan vergiden şikayetçi olduğu halde, çalışanların eline bile geçmeden –stopaj yöntemiyle- kesilen vergilerin aşırılığını ağzına bile almıyordu.

ANTRPARENTEZ: Bu arada Gülen Cemaati’nin 2005’de oluşturduğu TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu)’u da bir kenara yazmakta fayda var. TUSKON’un –şimdi aktif olmayan- sayfasında kendileriyle ilgili bilgilerde şunlar yazılıdır: ʺ… 7 üye federasyon, 211 üye işadamları derneği ve Türkiye’nin her yerinden 55. 000 girişimciyi temsil eden, kar amacı gütmeyen bir çatı sivil toplum kuruluşudur. (…) TUSKON Brüksel, Washington DC, Moskova, Pekin ve Addis Ababa’daki temsilcilik ofisleri ve 140 ülkede bulunan partner kuruluşlarıyla beraber Türkiye’nin yurtiçi ve yurtdışında en güçlü iş ağını oluşturur

MÜSİAD ve TUSKON’un, geç kalmanın sömürü azgınlığını yaşadığı kendi temsilcilerinin dilinden de anlaşılabilir. Erol Yarar’ın, ʺİşçilerin hayırlısı, işverenine itaat edendir.ʺ sözleri buna örnektir.

Erbakan, sanayi sözcüğünü dar anlamda kullanmakta, bilinçli olarak onu sadece hammaddeyi işlemeye indirgemektedir. Oysa, geniş anlamda sanayi, sermaye sahibinin kâr amacıyla yaptığı dönüştürme üretimini ifade eder ki, sanayileşme teriminin ardında yatan anlam da buradan türemiştir. O halde, sanayileşmeden anlaşılan, sermayenin, emek verimliliğini (bunu emek sömürüsünü diye okumak gerekiyor) artırmak için yaptığı teknolojik ilerlemedir. Bu anlamıyla makineleşmeyi, fabrikalaşmayı ve teknolojik gelişmeyi içerir.

Emperyalist dünyada bu ne kadar mümkün olabilir?

Merkez ülkelerde –değişik nedenlerle- artık kârlı bulunmayan (emeğin değerinin görece yüksekliği vb. nedenler) ve/veya istenmeyen (çevreye aşırı zararlı) sanayilerin kaydırılmasıyla ya da kaynağın yerinde/yakınında üretimin daha kârlı olduğu durumlarda, üretimin yerinde yapılması nedenleriyle, geri bıraktırılmış ülkelerde sanayi mümkündür!

Erbakan’ın yerli-milli dediklerinin geneli, başka etkileşimlerle ya da başkalarının lisans ve malzemesiyle yapılmadır. Türkiye, ihtiyacı olan her ne ise onu elbette yapabilir! Ancak, kapitalist-emperyalist sistem içinde kalarak değil. Çünkü, sistem içinde kalarak gelişmiş kapitalist ülkeler seviyesine ulaşmak; kapitalizmin değerlerini (üretim araçlarının özel mülkiyeti, serbest ticaret…) yücelterek demokrasi ve adaleti sağlamak mümkün değildir. Kapitalizm tarihinin bize öğrettiği, bunun aksini söylemenin doğru olamayacağıdır.

Çalışarak, kendi emeklerine karşılık verilen ücretle yaşayanların zengin olması gibi bir durum söz konusu değildir. Bunu anlamak için iktisat tahsili yapmış olmaya da gerek yoktur. Bütün çalışanlar, zenginliğin bir emek hırsızlığı (artı değer sömürüsü) olduğunu bilir. Matematiğin dört temel işlemine hakim olan herkes de, bu hırsızlığın nasıl gerçekleştiğini hesaplayabilir. 

Yazımızı Özetleyecek Olursak

Sanayileşme açısından, Osmanlı’da hiçbir şey yoktu savı ne kadar gerçek dışı ise, 1900’lerin başına kadar her zaman Avrupa’nın önünde olunduğu savı da o kadar gerçek dışıdır.

Menkıbelerle büyümüş/büyütülmüş olan Erbakan’ın, aynı çevrenin insanlarına menkıbe düzmesi kadar doğal bir durum olamaz. Ancak yaşamın acı gerçeğinin bize öğrettiği, toplumsal ilerlemelerin menkıbelerle olmadığıdır!

Yaralı bellek, tarihsel yaşanmışlıkları (gerçekleri) her fırsatta, tarihsel romana çevirme eğilimindedir. Ne de olsa tarihsel romanda, anlatılanların, resmedilenlerin gerçekliğe uyması bir zorunluluk değildir. Bundan dolayı da zaten Türkiye’deki tarih yazımı, büyük oranda tarihsel roman yazımıdır.

En az göstermelik muhalifleri kadar siyasi bir felaket olan Erbakan, Osmanlı‘dan devraldığı işgalci-yayılmacı düşünce yapısını Kıbrıs konusunda göstermişti. Ayrıca, Erbakan Uzunada’da tutuklu bulunduğu dönemde kendisini ziyarete gelen Erkal Zenger’den bazı ricalarda bulunmuştu. 12 Eylül’ün faşist paşalarına iletilecek ricasında, Paşalara yardım etmeye hazır olduğunu, içeride tutulmaması gerektiğini söylemişti. 

Bugün arka tekerleklerin yönüne hayretle bakanlara, ön tekerlekleri göstermeye çalıştık. Bunun başka anlatım yolları da vardır elbette: Örneğin, Keçi nereye çıkarsa oğlak da oraya çıkarmış. Hani teşbihte hata olmaz derler ya, Türkiye siyasetinde görüldüğü üzere, günümüzde oğlaklar keçilerin hayal bile edemeyeceği yerlere de çıkabilmektedir!