Pazar , 9 Ağustos 2020

KORONA VİRUS’ÜN HATIRLATTIKLARI… FİKRET BAŞKAYA

 “ Özgür halk, bu günkünden farklı şeyleri
hâlâ tahayyül edebilen halktır”
.

                                               
Raymond Ruyer*

Korona Virüs [Covit 19] ‘tartışmalarını’ sağlıklı bir zemine taşıyabilmek için, ‘kırılganlık’, ‘beklenmedik
doğal olaylar’,  ‘risk’ ve ‘felaketten’
ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek gerekiyor… Aksi halde, hamasetin ve
egemen söylemen dışına çıkılamaz, havanda su dövmenin ötesine geçilemez…Beklenmedik
doğal olaylar, ortaya çıktıkları anda insanların müdahale edemediği, işte, sel,
kasırga, hortum, volkan patlaması gibi 
olaylardır. Aslında benzer kökenden olmasa da, öldürücü Korona Virüs’ ü
de aynı kategoriye dahil etmek mümkündür. Tabii bu tür olaylar insanlar için
bir tehlike, bir risk oluştururlar… Kırılganlıksa, söz konusu beklenmedik doğa
olaylarının öngörülebilir etkilerini ifade eder… Felaket de, potansiyel riskin
gerçekleşmesi demektir…Bir yanar dağ patlaması öngörülebilir değildir, ama aynı
şeyin tekrarlanabileceğini dikkate alarak hareket etmek gerekir. Eğer
yanardağın eteğine bir kent kurmaya kalkılırsa, bu ‘kırılganlığı’ dikkate
almamak, felakete davetiye çıkarmak olur…Mesela bir coğrafi bölgede kasırgalar,
hortumlar, sel baskınları oluyorsa, bu bir kırılganlık halidir ve tedbir almayı
gerektirir…Eğer tedbir alınmazsa, potansiyel gerçekleşir ve bir felâket tablosu
ortaya çıkar. Söylemek istediğime bir örnek şöyle: 2004 yılında Küba’da İvan
Kasırgası,
bir yıl sonra da, [2005] ABD’de Katrina Kasırgası patlak verdi
ve Florida’yı, Misisissipi’yi, Luiziyana’yı vurdu. İkisinin de şiddeti ‘5’inci
kategorideydi‘, ikisinde de rüzgârın hızı 249 km/saatin üzerindeydi… Küba’da
tek bir ölüm olmadı ama ABD’de 1836 ölü ve 135 kayıp vardı…

Depremin ne zaman olacağı
bilinmez ama ‘olacağı’ bilinebiliyor… Mesela, 
Elazığ’da deprem olacağı biliyordu ve hiçbir şey yapılmadı, kırılganlık
felakete
dönüştü.. Bir şeyler yapması gerekenler ne mi yaptı? Ölenlere
Allahtan rahmet, geride kalanlara sabır diledi…
Fakat haklarını yememek
gerekir, ölenleri şehit ilan ederek durumu kurtardılar
İstanbul’da şiddetli bir deprem bekleniyor. Tedbir almak şurada dursun, çürük
binaların yapılması teşvik ediliyor, çürük binalar için ‘imar affı’
çıkarılıyor, deprem toplanma alanlarına devasa AVM’ler,  lüks oteller, vb. inşa ediliyor… Hızını
alamayan AKP, bir büyük cinayete daha niyetli ve kararlı olduğunu gösteriyor…
Ülke Korona belasıyla cebelleşirken, Kanal İstanbul ihalesi yaparak,
asıl derdinin ne olduğunu gösteriyor… Eğer bir gün deprem olursa, neler
olabileceğini tahmin etmek zor değil… İyi de, olabileceklerin bir sorumlusu olmayacak
mı?

Sağlık hizmetleri özelleştirildi.
Aslında sağlık hizmetlerini özelleştirmek, kâr aracına indirgemek, bir insanlık
suçudur. Her şeyden önce gayri insanîdir… Asla kabul edilebilir değildir…Sağlık
sistemini özelleştirmek demek, sağlık alt-yapısını da çökertmek demektir.
Sağlık sistemi çökertilmiş bir toplum da Korona virüs dahil, hiçbir hastalıkla,
hiçbir pandemiyle gerektiği gibi mücadele edemez…

Özel bir hastanede temel
kaygı, bir Coca-Cola şirketindekinden farklı değildir. Biri kâr etmek için
Amerikan şerbeti satar, diğeri insanların hastalığından, çektiği acıdan kâr
eder… Orada hasta bir ‘müşteridir’…Özel hastane daha çok hasta ister. Hasta
sayısının sürekli artmasını ister… Artık sağlık hizmeti kâr etmenin bir aracına
dönüştürülmüş durumda… Kamu hastaneleri de  ‘özel sektör’ mantığına, kapitalist mantığa göre
işliyor… Aslında orada da adı konmamış bir özelleştirme var… Ne demek
istediğimi görmek için şu performans saçmalığına bakın yeter… Devlet
Hastanesi denilenlerde her hastaya ayrılan süre sadece 5 dakika… Psikolojik
şikayetle psikiyatristin karşısına çıkan bir hastaya o hekim beş dakikada bir
teşhis koyup- tedavi önerebilir mi? Bir Psikiyatrist hekim bir günde 80 hastaya
bakabilir mi? Bundan daha büyük saçmalık, bundan daha büyük çelişki, bundan
daha büyük akılsızlık olur mu? Bu, tıp etiğine de mugayir değil midir? Daha çok
hasta daha çok kâr demektir çünkü… Kapitalist tıbbın geçerli olduğu yerde, Koruyucu
Hekimliğe
de yer yoktur. Oysa, kırılganlığı azaltmak için koruyucu hekimlik
vazgeçilmezdir… Ultra liberalizmin bir gereği  olarak, sağlık hizmetleri özelleştirildi…
İnsan sağlığı bir kâr aracına dönüştürülürken, Dünya Sağlık Örgütü [WHO]  kılını kıpırdattı mı? Siz o Birleşmiş
Milletler Örgütü şemsiyesi altında oluşturulan sözde ‘uluslararası’ kurumların
ne işe yaradığını sanıyorsunuz? Aslında tüm BM örgütlerinin asıl misyonu ve
varlık nedeni, İkinci Savaş sonrasında oluşan emperyalist statükoyu
‘meşrulaştırmak ve dayatmaktır’… Hepsi emperyalist sömürünün, yağma ve talanın
hizmetindedir… Gerçek durum öyledir ama, prestijleri de pek
yüksektir…
Sağlık hizmetlerini özelleştirmenin ne demeye geldiğini merak
ediyorsanız, ABD’ye, ve AKP Türkiye’sine bakın… ABD’de sağlık hizmetlerine
erişemeyen, sağlık sigortası olmayan 86 milyon insan var… Nüfusunun yaklaşık
üçte biri… Tabii, her birinin serveti küçük bir ülkenin milli gelirinden  fazla olan dolar milyarderleri de boşuna
türemiyor… İki yıl önce Dünyanın en zengini Jeff Bezos’un serveti 150 milyar
dolardı… Servetinin 1 günde 8 milyar dolar arttığı bile oluyor…

AKP, 2002’de iktidara geldiği
günden beri ekonominin temelini aşındırmak için ne gerekiyorsa yaptı. Ülkeyi
sanayisizleştirdi, tarımı çökertti, kamu hizmetlerini budadı, eğitimi ve sağlık
hizmetlerini metalaştırdı-özelleştirdi, kentler yaşanmaz yerler, tuhaf insan
siloları haline geldi, doğal çevre tahribatı tehlikeli bir eşiğe ulaştı, akla
gelen ne varsa özelleştirildi, parayla alınıp-satılan nesneler, ‘ölü metalar’
haline getirildi. Su, enerji, iletişim dahil, insan ve toplum hayatının her
veçhesi metalaştırılıp, birer kâr aracına dönüştürüldü… Herkesin olan, olması
gereken, yaşam kaynakları, yaşam araçları ve alanları olan Müşterekler metalaştırıldı,
özelleştirildi, bir kâr aracına indirgendi ve tasfiye edildi. Oysa müşterekler,
insanları, toplumu bir arada tutan tutkaldır… Onların değerini ancak
kaybettiğinizde anlarsınız… Müştereklerden yoksun bir toplumsal yaşam mümkün
değildir…
Birilerinin sudan kâr etmesi kabul edilebilir bir şey midir? Bundan
büyük saçmalık, bundan büyük ayıp olur mu? O kadar da değil,
içtiğimiz-kullandığımız sudan bir de vergi almanın mantığı nedir? Korona Virüs,
tüm bu kepazelikleri, utanmaz yağma ve talanı, akılsızlıkları, saçmalıkları
anlamaya, bilince çıkarmaya vesile olabilirse, her musibette bir hayır
vardır
deyişi bir karşılık bulacaktır…

Yaşamakta olduklarımız sadece
bizi angaje eden şeyler değil…Tüm “Büyük İnsanlığın” sorunu… Kapitalist sömürü,
yağma ve talan düzeni artık yolun sonuna geldi. Potansiyelini tüketti… Sosyal
kötülüklere ekolojik yıkım eşlik ediyor… Bu aşamadan sonra insanlığa teklif
edebileceği bir şey yok! Artık,  gereğini
yapmak için ayağa kalkmanın gerekli olduğu zaman gelmiş bulunuyor…
Eğer bu
dünyanın ezilen-sömürülen ‘gerçek sahipleri’, tarihsel misyonuna sahip çıkmakta
gecikirse, vahşet ve barbarlık kaçınılmaz olacaktır… Büyük İnsanlık ona razı
olacak mıdır? Aslında sorun öyle sanıldığı kadar zor da değil, bilinç dünyasını
angaje ediyor…İdeolojik köleliği aşabilmekle ilgili… Bilincin özgürleşmesiyle
ilgili… Bütün mesele, ‘güçlünün güçsüzlüğüyle, güçsüzün gücü’ arasındaki
çelişkinin aşılmasına bağlı. Zira bir yanda asıl gücün sahibi olan ama gücünün
farkında olmayanlar ; diğer tarafta da güçlerinin farkında olmayanların
o zaafından yararlanan yeryüzünün egemenleri var…